Türk Solunun Felsefi ve Siyasi Pozisyonu Hakkında Düşünceler
***
Siyasi arenanın belki daha önce hiç görülmemiş bir karışıklık içinde bulunduğu şu günlerde, Türk sol hareketinin durumu üzerinde etraflıca düşünmek kanaatimce liberal veya muhafazakar olsun,laik veya İslamcı olsun, bütün Türk siyaset ve sosyoloji meraklılarının önemli bir görevi olmalıdır. Türk solunun kırk yıldır bir türlü iktidara gelememesi ve Doğu Avrupa sosyalist rejimlerinin çok kısa bir sürede beklenmedik bir şekilde çökmesi Türk solunun geçmiş ve geleceğinin dikkatle irdelemesini gerekli kılıyor. Bu yazıda ,bir yandan sol düşüncenin dünyada ve Türkiye’de geçirdiği evrimi gözden geçirmek, bir yandan da Türk solunun ekonomik paylaşım sistemi ve devletin toplum içindeki yeri hakkındaki tercihlerinin sonuçlarını irdelemek istiyorum.
Sol düşünce son iki yüz yıldır önce Avrupa’da sonra da dünyanın diğer yerlerinde, mevcut rejimlerin eksik ve yanlış taraflarının sağlam taraflarından daha fazla olduğunu ve insanlara daha adil ve mutlu bir yaşam sağlanması için sosyal sistemde önemli değişiklikler yapılması gerektiğini savunan görüştür. Buna karşılık “sağ” olarak adlandırılan görüşler ,eksik ve yanlışları olsa da, mevcut düzen içinde kalarak yapılacak iyileştirmelerin rejim değişikliğinden daha faydalı olacağını savunagelmişlerdir. Zaman içerisinde söylemleri ve eylemleri köklü değişikliklere uğramış olsa da , dünya sol hareketinin temel felsefesini toplumculuk, evrensel insani değerlere saygı ve sosyal adalet olarak özetleyebiliriz. Geçmişte birçok sosyalist ve komünist rejimin uygulamaları bu yönden sapmıştır; ama sol felsefenin ideolojik temelleri hemen hemen hiç değişmemiştir.
Tarih boyunca sol hareketlerin siyasi sistem içerisindeki konumunu devletin ekonomik ve sosyal yaşam üzerindeki rolüne ilişkin tercihleri belirleyegelmiştir. Dünya siyasi sahnesine baktığımız zaman sol hareketin son iki yüz yıl boyunca iki önemli safhadan geçtiğini görürüz.19’uncu yüzyılı kapsayan 1.safhada büyük ölçüde devlet mekanizmasının ve güç odaklarının dışında olan sol hareketler sivil toplumcu, devlete açıkça muhalif, halkçı ve ademi merkeziyetçiydiler. 1815-1914 arasında Avrupa’nın pek çok ülkesinde sosyalistler , liberal ve milliyetçi partilerle kader birliği yaptılar. Sosyalist felsefenin gençlik dönemi olarak görülebilecek bu yıllarda sol düşünürlerde “devletin bir araç olduğu ve devleti elinde tutan sınıflar tarafından diğer sınıfların alehine kullanıldığı” görüşü hakimdi. Bu yıllarda ne kapitalist ne de sosyalist düşünürlerde devletin toplum hayatında ya da ekonomik hayatta öncü bir rol oynayabileceği görüşü yoktu. 20’inci yüzyılın ilk yarısında sırasıyla Birinci Dünya Savaşı, Büyük Ekonomik Buhran ve İkinci Dünya Savaşı dünya felsefi sahnesini kökünden değiştirdi ve sol hareketin gelişme çizgi-sinde 2.safhayı getirdi. 20.yüzyılın ilk yarısı boyunca 19.yüzyılda hür birey iradesine duyulan inanç büyük ölçüde yitirildi.
Başını ünlü kapitalist iktisatçı John Maynar Keynes’in çektiği yazar, düşünür ve araştırmacıların etkisiyle ekonomide “seyirci devlet” anlayışı yerini “düzenleyici devlet” anlayışına bıraktı. Devletin diğer devletlerle savaşmak ya da kurulu düzenin kurumlarını savunmak yerine, sosyal ve ekonomik hayatta önemli bir rol oynaması gereği kabul gördü. Bu yaklaşım ilginç bir şekilde muhalif sol aydınlar kadar muhafazakar iktidar sahipleri tarafından da benimsendi ve sonuç olarak 19’uncu yüzyılın “ekonomik liberalizm” ilkeleri birer birer yıkıldı.
Temelleri 1870’lerde Almanya’daki “refah devleti” uygulamalarıyla atılan toplumcu ekonomik politikalar önce Fransa’ya, sonra İngiltere’ye, sonunda da Amerika Birleşik Devletlerine yayıldı. Toplumculuğun öncü ideoloji haline gelmesiyle birlikte ,devletin toplumun genel menfaatlerini savunan bir kurum olduğu anlayışı kabul gördü. Devlet kavramıyla kamu kavramı tarihte daha önce görülmemiş oranda bütünleşti. İkinci Dünya Savaşı sonrası dünya siyasi tarihi kamu menfaatlerine ağırlık veren ve makro ekonomiyi sıkı sıkıya denetleyen devletlerin çağı oldu. Bu temel değişikliğin önemli bir etkisi devlet bürokrasisinin gitgide büyüyerek yeni bir sosyal sınıf haline gelmesi oldu.
Vatandaşların toplam gelir ve refahını artırmayı görev bilen devletler bu konuya eğilen komiteler, bakanlıklar, bankalar, şirketler kurdular. Bir yandan bu kurumlarda milyonlarca insan istihdam edilirken; öte yandan üniversite ve diğer araştırma kurumlarında hayatlarını devletin hangi doğru müdahalelerle insanların hayatlarını iyileştirebileceğini tespit etmeye adayan bir entellektüeller zümresi ortaya çıktı.
20’inci yüzyılın sonuna yaklaşıldığında toplumcu devlet örgütlenmesinin getirdiği gelişmeler ilginç bir kısır döngüye yol açtı. Devletin ekonomik ve sosyal yönlendirme mekanizmalarında çalışan bürokrat ve kamu işçileri gitgide kendi verdikleri kararlarla kendilerini besleyen bir nitelik kazandılar. Pek çok ülkede devlet bütçesinin hemen hemen tamamı maaşlar, sosyal yardım ve sosyal güvenlik harcamalarına ayrılır oldu. Topluma yön verici bir kurum olması hedeflenen devlet ,sonunda fazla büyüyerek ,başlangıçta hedeflenen fonksiyonlarını kaybetti. Bir yandan etkinliğini yitirirdi, diğer yandan da toplumun ekonomik üretim kapasitesi üzerinde büyük bir yük oluşturmaya başladı. 19’uncu yüzyıl ve öncesinde görülen, küçük fakat güçlü grupların devleti ele geçirip kendi menfaatleri lehine kullanmaları sorununun yerini, devlet içindeki siyasetçi ve bürokrat sınıfın kendi çıkarlarını korumak için devletin gelir ve kaynak dağıtım mekanizmalarını kullanmaları sorunu aldı.
1996 Türkiye’sine baktığımızda, hem 19’uncu yüzyıl, hem de 20’inci yüzyıl Avrupasıyla benzerlikler görüyoruz. Ancak, maalesef günümüzdeki Türk siyasal yapısı hem 19’uncu yüzyıl, hem de 20’inci yüzyıl Avrupa’sındaki devlet anlayışının olumsuz yönlerinin bir sentezinden oluşuyor. 19’uncu yüzyıl devletleri küçük ve masrafsızdılar.Ancak sosyal ve ekonomik alanda toplum hayatını iyileştirici görevler ifa etmekten de acizdiler. 20’inci yüzyıl devletleri ise faydalı birtakım işleri başarmalarına rağmen aşırı büyük, dağınık ve pahalıdırlar. Türkiye Cumhuriyeti devleti şu anda hem büyük, dağınık ve pahalı, hem de toplum içerisinde dengeleyici ve yön gösterici bir fonksiyondan çok uzaktır. Devletimiz 20’inci yüzyılda gelişmiş ülkelerin geçirdiği saydamlaşma, demokratikleşme ve halka inme aşamalarından geçmeden ,çok sayıda insan istihdam eder konuma gelmiştir. Bu nedenle bir yandan büyüklüğü ve ağırlığıyla ekonominin gelişme potansiyelini sınırlamakta, öte yandan da toplumun genelinden iktidar partisinin taraftarlarına adaletsiz kaynak transferine aracılık etmektedir. Vergi toplamak, eğitim vermek, çevreyi korumak, adalet ve asayişi sağlamak, vatandaşlarının onur ve menfaatlerini ülke dışında korumak gibi asli vazifelerini yapamamaktadır. Türk siyasetinin gündemini ithalat, ihracat, faizler, döviz kurları ve teşvikler işgal ederken eğitim, sağlık, çevre ve bayındırlık meseleleri arka planda kalmaktadır.
Devlet mekanizmalarının toplum içindeki konum, görev ve yetkilerinin en önemli siyasi tartışma konusunu oluşturduğu şu günlerde, ideolojileri itibariyle devlete sahip çıkma ve devleti etkin ve yararlı bir şekilde örgütleme iddiası içinde olan sol partilerin git gide güç kaybetmeleri demokrasimiz açısından sağlıksız bir gelişmedir. Entellektüel birikimlerinin sağ partilerden üstün olduğunu savunagelen sol partilerin bugünkü ortamda devletin toplum içindeki ekonomik rolünü ıslah edecek bir toplum projesi ortaya koyamamalarının nedenlerinin dikkatle araştırılması gerekir.
Kanımca bu eksikliğin nedenlerini 1946’dan 1990’a kadar Türk siyasetinin ana temasını oluşturan CHP/DP mücadelesinin temel özelliklerinde aramak gerekir. CHP/DP mücadelesinde iki tarafın söylem ve icraatlarını birbirinden ayıran farklar genellikle ekonomik üretim ve paylaşım düzeninin kuralları ya da devletin toplum içindeki konumu konularında olmamıştır. Yıllar boyunca Türkiye’yi idare etmiş olan değişik hükümetlerin politikalarına bakıldığında uluslararası entellektüel akımlara paralel bir sağ/sol ya da bireyci/toplumcu karşıtlığına rastlamak hemen hemen olanaksızdır.
Türkiye’deki kamu iktisadi teşekküllerinin çoğunu liberal görüşlü Demokrat Parti ve Adalet Partisi yaratmış, devletin personel sayısı da en çok devleti küçültme hedefini dilinden düşürmeyen merhum Turgut Özal döneminde artmıştır. Buna karşılık sosyal demokrat hareketimiz özel sektörü teşvik etmekte merkez sağ partilerden aşağı kalmamış, toprak reformunu bir türlü gerçekleştirememiş ve insan hak ve hürriyetlerini savunmada yeterince mesafe katedememiştir. Gerçekten de sağ ve sol eğilimli siyasetçilerimize baktığımızda, sadece cuma namazına gidenler-gitmeyenler, Anadolu şivesiyle konuşmaktan utananlar-utanmayanlar ve Kürtce kaset ve plak satılmasına karşı olanlar-olmayanlar gibi basit farklılıklara rastlayabiliyoruz. Belirgin bir politika farklılığı olmayınca da populizmi daha rahat kullanan, pragmatizme daha sıkı sarılan ve halkla bütünleşmeyi başarabilen merkez sağ partiler daha başarılı olmuşlardır. İlginçtir ki, bugün toplumsal sınıflar arası ekonomik paylaşım mücadelesi, sağ ve sol partiler arasındaki rekabet yerine sağ partilerin kendi aralarındaki rekabete yansıtılmaktadır. Bir zamanlar populizm, devlet kapitalizmi, anti-komünizm ve dine karşı tolerans noktalarında birleşen ANAP ve DYP tabanları bugün çetin bir ekonomik paylaşım ve siyasi güç mücadelesine girmişken, sol partiler geleneksel tabanlarının bir kısmının HADEP, MHP ve Refah Partisi’ne kaçmasını önleyememişlerdir.
Türk solunun devlet örgütlenmesi ve ekonomik politika alanındaki tutumunun zaafına en ilginç örneklerden birini özelleştirme konusu oluşturur. Türk sosyal demokrat partileri yıllardır felsefi, siyasi ve hukuki alanda özelleştirmeye ellerindeki bütün olanakları kullanarak karşı çıkagelmişlerdir. Türk devlet sisteminin bugünkü yapısına bakıldığında bu tutumun nedenini anlamak oldukça güçtür. “Kamu” ve “toplum yararı” konusunun pek de yerleşmemiş olduğu ülkemizde devlet malı iktidarda olan partinin yöneticilerinin tasarrufundadır. Hatta, adeta başbakanın şahsi malı olarak kullanılmaktadır. Bu durumda ne kadar adaletsiz de olsa bir özelleştirmenin Türk vatandaşlarının menfaatlerine aykırı bir karar olduğunu söylemek kanımca biraz fazla iddialı bir tutumdur. Bunun yerine ,sosyal demokrat partilerimiz büyük sanayi ve altyapı tesislerinin mülkiyetinin halka daha adaletli şekilde yayılmasına yönelik bir alternatif özelleştirme arayışı içine girebilirlerdi.
Sol düşüncenin temeli toplumda sosyal adaleti sağlamaktır. Eğer bir ülkede devlet mekanizması sosyal adaleti bozucu bir yönde çalışıyorsa, sosyal demokrat partilerin görevi, devletin gücünü azaltmaya çalışarak, devleti kontrol eden çıkar gruplarına karşı “kamu” yararını savunmaktır. Devlet sektöründeki sanayi ve altyapı şirketleri itibarlı ve profesyonel yabancı şirketlere, yerli sermayeye ya da işçi sendikalarına satılarak, hatta Doğu Avrupa’da olduğu gibi, vatandaşlara bedava hisse dağıtılarak bile şimdiki durumdan daha adaletli bir mülkiyet düzeni sağlanabilir. Fakat bugün sol partilerimiz özelleştirme konusunda ilginç fikirler ortaya atarak siyasi gündemi ele geçirmek yerine ,sağ partilerin kararlarına karşı hukuk sahasında mücadele vermekle yetindikleri için marjinalize olmakta ve Türk halkını alternatifsiz bırakmaktadırlar.
Türkiye Cumhuriyeti devletinin içinde bulunduğu sorunlar karşısında , sağ partilerin karşısına kapsamlı,tutarlı ve gerçekçi bir alternatif çıkaramamış olan günümüzün Türk sosyal demokrat ve demokratik sol partileri oldukça zor durumdadır.Türk solunun iki taraflı bir kuşatma altında olduğu söylenebilir; bir yandan Atatürk ve CHP’nin mirasına sahip çıktıkları için devletle bütünleşmiş görüntüsünü vermektedirler.Bu nedenle, ne devlet otoritesinden ve siyasi baskılardan şikayetçi olan gruplardan destek görmekte, ne de devlet kapitalizmi anlayışından yaralanamayan esnaf, küçük ölçekli girişimci, serbest meslek sahibi ve köylülerden yeterince oy alabilmektedirler.Öte yandan, iktidara uzun süre sahip olamadıkları için de merkez sağ partilerin kırk yıldır uyguladıkları devlet kapitalizmine seyirci kalmaktadırlar.
1980’lerde Anavatan Partisi lideri rahmetli Turgut Özal’ın bu çizgisi bu konuda en ilginç örneği teşkil etmektedir.Özal, bir yandan devletin kaynaklarını partisinin taraftarları için seferber ederken ,öte yandan devletin bütün olumsuzluklarının faturasını sol partilere, özellikle de SHP’ye yükleyebilmiştir. Kırk yıldır devlet otoritesinden pek bir yarar sağlayamamakta olan sol partilerin, bugün bütün günahlarıyla birlikte devleti savunur pozisyona düşmeleri kanaatimce önemli bir strateji yanlışlığına işaret etmektedir.
Türk sosyal demokrat hareketinin bugün yaşadığı zorlukların temelinde siyasi partiler arası fikir mücadelesinde alınan zayıf pozisyonlar kadar tabandaki örgütlenme yapısı da önemli role sahiptir. Sosyal demokrat partiler iktidara talip olmak için nasıl örgütlenmeliler sorusunun cevabını Refah Partisinin son yıllarda izlediği stratejide bulmak mümkündür. Refah Partisi toplumcu tarafları güçlü olan bir parti olmasına rağmen devletten uzak görünen ve kendisini düzen karşıtı olarak sunan bir parti olagelmiştir.Aynı zamanda da, dünya sosyalist partilerinin 19.yüzyıldan 20.yüzyıla geçerken yaşadıkları kitleselleşme hareketine benzer bir değişim sürecinden geçmektedir. Gücünü büyük ölçüde sivil toplum örgütlerinden alan Refah Partisi bugün tarikatla-rıyla, sendikalarıyla, sosyal yardım dernekleriyle, okullarıyla, gazete ve televizyonlarıyla Türk sol hareketinin hiçbir zaman sahip olmadığı bir bütünlük göstermektedir.
Halkla ve sivil toplum örgütleriyle iç içe olmak bir yandan vatandaşların önemli ihtiyaç ve sıkıntılarının süratli bir şekilde parti mekanizmalarına yansımasını sağlar, bir yandan da vatandaşların partinin siyasi felsefesi ve ekonomik programı hakkında eğitilmesini kolaylaştırır. Dünyanın pek çok ülkesinde sosyal demokrat partiler sivil toplum hareketleriyle çok yakın ilişkiler, hatta organik bağlar içinde olduğu halde, Cumhuriyet Halk Partisi tarihi boyunca sendikalardan ve meslek örgütlerinden kopuk olmuştur. Örneğin 1978-79 iktidar döneminde Cumhuriyet Halk Partisi Disk’ten de büyük sermayeden olduğu kadar şiddetli muhalefet görmüştür. Türk sosyal demokrat hareketinin bu zaafının en önemli nedenlerinden biri, kanımca 1980 öncesi Cumhuriyet Halk Partisi’nin muhalif sivil toplum hareketlerinden değil de ,İttihat ve Terakki çizgisinden doğmuş olmasıdır.
Türk solu iktidar olarak doğduğu için sokaktaki vatandaşın dertlerine tercüman olmayı başaramamaktadır. Halkçılık sosyalizmin dinamosudur ve de CHP’nin altı okundan biridir ama Türk sol hareketi yeterince halkçı olamamıştır. Bu çerçevede dikkat çekici bir husus İngiliz, Fransız ve İspanyol sol partilerinin üst düzey yöneticilerinin pek çoğu toplumun orta ya da alt gelir gruplarından gelmesine karşılık Türk solunun liderlerinin iyi eğitimli, yüksek statü sahibi, kentli ailelerden gelmesidir. “Halk” içinden gelmeyen bir siyasetçinin felsefi görüşleri ne kadar halkçı olursa olsun seçmenlerle bağlantı kurmasının nispeten daha zor olacağı aşikardır.
Türkiye’de mütevazi ekonomik durumdaki ailelerden ya da İstanbul ve Ankara’ya uzak köy ve kasabalardan gelen yetenekli gençleri siyasi mekanizmaya ve toplumsal örgütlenmenin üst katmanlarına taşıma görevinin sosyal demokratlar yerine Refah Partisi tarafından icra ediliyor olması önemle üzerinde durulması gereken bir noktadır.
Türkiye’de sosyal demokrat hareketin seçmen tabanı esas itibarıyle aydınlar, profesyoneller, bürokratlar ve sanayi işçilerinden oluşur. Fakat Türkiye’de 20.yüzyıl Batı Avrupa demokrasilerinden farklı olarak toplumun bu gruplarının oy tabanı hiçbir zaman demokratik bir seçimle iktidarı ele geçirecek düzeye ulaşamamıştır. Çok partili düzene geçildiğinden beri ,Türk sosyal demokrat partileri halkın çoğunluğunu oluşturan esnaf ve köylülere yeterince yönelememiştir. Türkiye gibi sanayileşme sürecini tamamlamadan hizmet sektörünün ekonomideki ağırlığı tırmanışa geçen bir ülkede iktidar adayı olan bir partinin ya popülist bir programla köylülere ve şehirli küçük esnafa hitap etmesi ya da serbest rekabeti teşvik edici ve devletin yetkilerini sınırlayıcı politikalarla girişimcilere ve büyük sermayeye yönelmesi gerekir. Türk solu bu iki metodu da merkez sağdaki rakiplerine bırakarak kendini muhalefete mahkum edegelmiştir. Dolayısıyla ekonomik alandaki misyonunu elli yıldır tam olarak yerine getirmemekte olan Türk solu, bugün tabanını Refah Partisine kaybetmesine şasırmamalıdır. Unutulmamalıdır ki ,bir siyasi görüş ancak içinde bulunduğu ülkenin demografik ve ekonomik yapısına uygun stratejiler üretmek yoluyla iktidar olabilir.
Türkiye ve Dünya’dan verdiğimiz çeşitli örneklerden açıkça anlaşılmaktadır ki, Türk sosyal demokrat hareketi siyasi felsefenin iki temel konusu olan toplumsal gruplar arası ekonomik paylaşım mücadelesi ve devletin toplum içindeki rolü konularında üzerine düşen siyasi görevi başarılı şekilde yerine getirememiştir. Türk sol kanadının bu konulardaki siyasi pozisyonu hem uluslararası sol düşüncenin tarihi gelişme çizgisi paralelinde incelendiğinde hem de Türkiye’nin bugünkü toplumsal durumu içinde değerlendirildiğinde önemli sorunlar göze çarpmaktadır. Bu durum siyasi sistemimiz açısından büyük bir şanssızlıktır. Sol hareket uzun yıllardır ,ordudan büyük sermayeye, köylüden esnafa, hatta NATO müttefiklerine kadar pekçok grup tarafından “tehlikeli” olarak algılandığı, bu gruplara kendini anlatamadığı için bugün Türk insanının tercih şansı acemi bir devlet kapitalizmi ile teokrasi arasında sıkışmıştır. Türkiye Cumhuriyeti devleti 19.yüzyıl ve 20.yüzyıl devlet örgütlenme şekillerinin olumsuz yanlarını bünyesinde toplayan bir karmaşa haline dönüşmüştür. Bu durumun en önemli nedenlerinden biri Türk solunun pragmatik ve gerçekçi bir ekonomik çizgiye oturamamasıdır. Bugün gerçekten de Atatürk’ün ortaya koyduğu şekilde felsefi bazda vatansever, toplumcu, demokrat, laik, insan haklarına ve hukuka saygılı, ama uygulamada pragmatik, dünya siyasi ve ekonomik koşulları ile Türkiye demografisinin getirdiği gerçekleri kabullenmiş ve bu alanlarda yenilikçi çözümler üreten bir siyasi harekete ihtiyaç vardır. Türk solunun bu pozisyonu doldurması hem kendi siyasi başarısı için hem de Türkiye Cumhuriyeti’nin geleceğinin güvence altına alınması için zorunludur.
***
Siyasi arenanın belki daha önce hiç görülmemiş bir karışıklık içinde bulunduğu şu günlerde, Türk sol hareketinin durumu üzerinde etraflıca düşünmek kanaatimce liberal veya muhafazakar olsun,laik veya İslamcı olsun, bütün Türk siyaset ve sosyoloji meraklılarının önemli bir görevi olmalıdır. Türk solunun kırk yıldır bir türlü iktidara gelememesi ve Doğu Avrupa sosyalist rejimlerinin çok kısa bir sürede beklenmedik bir şekilde çökmesi Türk solunun geçmiş ve geleceğinin dikkatle irdelemesini gerekli kılıyor. Bu yazıda ,bir yandan sol düşüncenin dünyada ve Türkiye’de geçirdiği evrimi gözden geçirmek, bir yandan da Türk solunun ekonomik paylaşım sistemi ve devletin toplum içindeki yeri hakkındaki tercihlerinin sonuçlarını irdelemek istiyorum.
Sol düşünce son iki yüz yıldır önce Avrupa’da sonra da dünyanın diğer yerlerinde, mevcut rejimlerin eksik ve yanlış taraflarının sağlam taraflarından daha fazla olduğunu ve insanlara daha adil ve mutlu bir yaşam sağlanması için sosyal sistemde önemli değişiklikler yapılması gerektiğini savunan görüştür. Buna karşılık “sağ” olarak adlandırılan görüşler ,eksik ve yanlışları olsa da, mevcut düzen içinde kalarak yapılacak iyileştirmelerin rejim değişikliğinden daha faydalı olacağını savunagelmişlerdir. Zaman içerisinde söylemleri ve eylemleri köklü değişikliklere uğramış olsa da , dünya sol hareketinin temel felsefesini toplumculuk, evrensel insani değerlere saygı ve sosyal adalet olarak özetleyebiliriz. Geçmişte birçok sosyalist ve komünist rejimin uygulamaları bu yönden sapmıştır; ama sol felsefenin ideolojik temelleri hemen hemen hiç değişmemiştir.
Tarih boyunca sol hareketlerin siyasi sistem içerisindeki konumunu devletin ekonomik ve sosyal yaşam üzerindeki rolüne ilişkin tercihleri belirleyegelmiştir. Dünya siyasi sahnesine baktığımız zaman sol hareketin son iki yüz yıl boyunca iki önemli safhadan geçtiğini görürüz.19’uncu yüzyılı kapsayan 1.safhada büyük ölçüde devlet mekanizmasının ve güç odaklarının dışında olan sol hareketler sivil toplumcu, devlete açıkça muhalif, halkçı ve ademi merkeziyetçiydiler. 1815-1914 arasında Avrupa’nın pek çok ülkesinde sosyalistler , liberal ve milliyetçi partilerle kader birliği yaptılar. Sosyalist felsefenin gençlik dönemi olarak görülebilecek bu yıllarda sol düşünürlerde “devletin bir araç olduğu ve devleti elinde tutan sınıflar tarafından diğer sınıfların alehine kullanıldığı” görüşü hakimdi. Bu yıllarda ne kapitalist ne de sosyalist düşünürlerde devletin toplum hayatında ya da ekonomik hayatta öncü bir rol oynayabileceği görüşü yoktu. 20’inci yüzyılın ilk yarısında sırasıyla Birinci Dünya Savaşı, Büyük Ekonomik Buhran ve İkinci Dünya Savaşı dünya felsefi sahnesini kökünden değiştirdi ve sol hareketin gelişme çizgi-sinde 2.safhayı getirdi. 20.yüzyılın ilk yarısı boyunca 19.yüzyılda hür birey iradesine duyulan inanç büyük ölçüde yitirildi.
Başını ünlü kapitalist iktisatçı John Maynar Keynes’in çektiği yazar, düşünür ve araştırmacıların etkisiyle ekonomide “seyirci devlet” anlayışı yerini “düzenleyici devlet” anlayışına bıraktı. Devletin diğer devletlerle savaşmak ya da kurulu düzenin kurumlarını savunmak yerine, sosyal ve ekonomik hayatta önemli bir rol oynaması gereği kabul gördü. Bu yaklaşım ilginç bir şekilde muhalif sol aydınlar kadar muhafazakar iktidar sahipleri tarafından da benimsendi ve sonuç olarak 19’uncu yüzyılın “ekonomik liberalizm” ilkeleri birer birer yıkıldı.
Temelleri 1870’lerde Almanya’daki “refah devleti” uygulamalarıyla atılan toplumcu ekonomik politikalar önce Fransa’ya, sonra İngiltere’ye, sonunda da Amerika Birleşik Devletlerine yayıldı. Toplumculuğun öncü ideoloji haline gelmesiyle birlikte ,devletin toplumun genel menfaatlerini savunan bir kurum olduğu anlayışı kabul gördü. Devlet kavramıyla kamu kavramı tarihte daha önce görülmemiş oranda bütünleşti. İkinci Dünya Savaşı sonrası dünya siyasi tarihi kamu menfaatlerine ağırlık veren ve makro ekonomiyi sıkı sıkıya denetleyen devletlerin çağı oldu. Bu temel değişikliğin önemli bir etkisi devlet bürokrasisinin gitgide büyüyerek yeni bir sosyal sınıf haline gelmesi oldu.
Vatandaşların toplam gelir ve refahını artırmayı görev bilen devletler bu konuya eğilen komiteler, bakanlıklar, bankalar, şirketler kurdular. Bir yandan bu kurumlarda milyonlarca insan istihdam edilirken; öte yandan üniversite ve diğer araştırma kurumlarında hayatlarını devletin hangi doğru müdahalelerle insanların hayatlarını iyileştirebileceğini tespit etmeye adayan bir entellektüeller zümresi ortaya çıktı.
20’inci yüzyılın sonuna yaklaşıldığında toplumcu devlet örgütlenmesinin getirdiği gelişmeler ilginç bir kısır döngüye yol açtı. Devletin ekonomik ve sosyal yönlendirme mekanizmalarında çalışan bürokrat ve kamu işçileri gitgide kendi verdikleri kararlarla kendilerini besleyen bir nitelik kazandılar. Pek çok ülkede devlet bütçesinin hemen hemen tamamı maaşlar, sosyal yardım ve sosyal güvenlik harcamalarına ayrılır oldu. Topluma yön verici bir kurum olması hedeflenen devlet ,sonunda fazla büyüyerek ,başlangıçta hedeflenen fonksiyonlarını kaybetti. Bir yandan etkinliğini yitirirdi, diğer yandan da toplumun ekonomik üretim kapasitesi üzerinde büyük bir yük oluşturmaya başladı. 19’uncu yüzyıl ve öncesinde görülen, küçük fakat güçlü grupların devleti ele geçirip kendi menfaatleri lehine kullanmaları sorununun yerini, devlet içindeki siyasetçi ve bürokrat sınıfın kendi çıkarlarını korumak için devletin gelir ve kaynak dağıtım mekanizmalarını kullanmaları sorunu aldı.
1996 Türkiye’sine baktığımızda, hem 19’uncu yüzyıl, hem de 20’inci yüzyıl Avrupasıyla benzerlikler görüyoruz. Ancak, maalesef günümüzdeki Türk siyasal yapısı hem 19’uncu yüzyıl, hem de 20’inci yüzyıl Avrupa’sındaki devlet anlayışının olumsuz yönlerinin bir sentezinden oluşuyor. 19’uncu yüzyıl devletleri küçük ve masrafsızdılar.Ancak sosyal ve ekonomik alanda toplum hayatını iyileştirici görevler ifa etmekten de acizdiler. 20’inci yüzyıl devletleri ise faydalı birtakım işleri başarmalarına rağmen aşırı büyük, dağınık ve pahalıdırlar. Türkiye Cumhuriyeti devleti şu anda hem büyük, dağınık ve pahalı, hem de toplum içerisinde dengeleyici ve yön gösterici bir fonksiyondan çok uzaktır. Devletimiz 20’inci yüzyılda gelişmiş ülkelerin geçirdiği saydamlaşma, demokratikleşme ve halka inme aşamalarından geçmeden ,çok sayıda insan istihdam eder konuma gelmiştir. Bu nedenle bir yandan büyüklüğü ve ağırlığıyla ekonominin gelişme potansiyelini sınırlamakta, öte yandan da toplumun genelinden iktidar partisinin taraftarlarına adaletsiz kaynak transferine aracılık etmektedir. Vergi toplamak, eğitim vermek, çevreyi korumak, adalet ve asayişi sağlamak, vatandaşlarının onur ve menfaatlerini ülke dışında korumak gibi asli vazifelerini yapamamaktadır. Türk siyasetinin gündemini ithalat, ihracat, faizler, döviz kurları ve teşvikler işgal ederken eğitim, sağlık, çevre ve bayındırlık meseleleri arka planda kalmaktadır.
Devlet mekanizmalarının toplum içindeki konum, görev ve yetkilerinin en önemli siyasi tartışma konusunu oluşturduğu şu günlerde, ideolojileri itibariyle devlete sahip çıkma ve devleti etkin ve yararlı bir şekilde örgütleme iddiası içinde olan sol partilerin git gide güç kaybetmeleri demokrasimiz açısından sağlıksız bir gelişmedir. Entellektüel birikimlerinin sağ partilerden üstün olduğunu savunagelen sol partilerin bugünkü ortamda devletin toplum içindeki ekonomik rolünü ıslah edecek bir toplum projesi ortaya koyamamalarının nedenlerinin dikkatle araştırılması gerekir.
Kanımca bu eksikliğin nedenlerini 1946’dan 1990’a kadar Türk siyasetinin ana temasını oluşturan CHP/DP mücadelesinin temel özelliklerinde aramak gerekir. CHP/DP mücadelesinde iki tarafın söylem ve icraatlarını birbirinden ayıran farklar genellikle ekonomik üretim ve paylaşım düzeninin kuralları ya da devletin toplum içindeki konumu konularında olmamıştır. Yıllar boyunca Türkiye’yi idare etmiş olan değişik hükümetlerin politikalarına bakıldığında uluslararası entellektüel akımlara paralel bir sağ/sol ya da bireyci/toplumcu karşıtlığına rastlamak hemen hemen olanaksızdır.
Türkiye’deki kamu iktisadi teşekküllerinin çoğunu liberal görüşlü Demokrat Parti ve Adalet Partisi yaratmış, devletin personel sayısı da en çok devleti küçültme hedefini dilinden düşürmeyen merhum Turgut Özal döneminde artmıştır. Buna karşılık sosyal demokrat hareketimiz özel sektörü teşvik etmekte merkez sağ partilerden aşağı kalmamış, toprak reformunu bir türlü gerçekleştirememiş ve insan hak ve hürriyetlerini savunmada yeterince mesafe katedememiştir. Gerçekten de sağ ve sol eğilimli siyasetçilerimize baktığımızda, sadece cuma namazına gidenler-gitmeyenler, Anadolu şivesiyle konuşmaktan utananlar-utanmayanlar ve Kürtce kaset ve plak satılmasına karşı olanlar-olmayanlar gibi basit farklılıklara rastlayabiliyoruz. Belirgin bir politika farklılığı olmayınca da populizmi daha rahat kullanan, pragmatizme daha sıkı sarılan ve halkla bütünleşmeyi başarabilen merkez sağ partiler daha başarılı olmuşlardır. İlginçtir ki, bugün toplumsal sınıflar arası ekonomik paylaşım mücadelesi, sağ ve sol partiler arasındaki rekabet yerine sağ partilerin kendi aralarındaki rekabete yansıtılmaktadır. Bir zamanlar populizm, devlet kapitalizmi, anti-komünizm ve dine karşı tolerans noktalarında birleşen ANAP ve DYP tabanları bugün çetin bir ekonomik paylaşım ve siyasi güç mücadelesine girmişken, sol partiler geleneksel tabanlarının bir kısmının HADEP, MHP ve Refah Partisi’ne kaçmasını önleyememişlerdir.
Türk solunun devlet örgütlenmesi ve ekonomik politika alanındaki tutumunun zaafına en ilginç örneklerden birini özelleştirme konusu oluşturur. Türk sosyal demokrat partileri yıllardır felsefi, siyasi ve hukuki alanda özelleştirmeye ellerindeki bütün olanakları kullanarak karşı çıkagelmişlerdir. Türk devlet sisteminin bugünkü yapısına bakıldığında bu tutumun nedenini anlamak oldukça güçtür. “Kamu” ve “toplum yararı” konusunun pek de yerleşmemiş olduğu ülkemizde devlet malı iktidarda olan partinin yöneticilerinin tasarrufundadır. Hatta, adeta başbakanın şahsi malı olarak kullanılmaktadır. Bu durumda ne kadar adaletsiz de olsa bir özelleştirmenin Türk vatandaşlarının menfaatlerine aykırı bir karar olduğunu söylemek kanımca biraz fazla iddialı bir tutumdur. Bunun yerine ,sosyal demokrat partilerimiz büyük sanayi ve altyapı tesislerinin mülkiyetinin halka daha adaletli şekilde yayılmasına yönelik bir alternatif özelleştirme arayışı içine girebilirlerdi.
Sol düşüncenin temeli toplumda sosyal adaleti sağlamaktır. Eğer bir ülkede devlet mekanizması sosyal adaleti bozucu bir yönde çalışıyorsa, sosyal demokrat partilerin görevi, devletin gücünü azaltmaya çalışarak, devleti kontrol eden çıkar gruplarına karşı “kamu” yararını savunmaktır. Devlet sektöründeki sanayi ve altyapı şirketleri itibarlı ve profesyonel yabancı şirketlere, yerli sermayeye ya da işçi sendikalarına satılarak, hatta Doğu Avrupa’da olduğu gibi, vatandaşlara bedava hisse dağıtılarak bile şimdiki durumdan daha adaletli bir mülkiyet düzeni sağlanabilir. Fakat bugün sol partilerimiz özelleştirme konusunda ilginç fikirler ortaya atarak siyasi gündemi ele geçirmek yerine ,sağ partilerin kararlarına karşı hukuk sahasında mücadele vermekle yetindikleri için marjinalize olmakta ve Türk halkını alternatifsiz bırakmaktadırlar.
Türkiye Cumhuriyeti devletinin içinde bulunduğu sorunlar karşısında , sağ partilerin karşısına kapsamlı,tutarlı ve gerçekçi bir alternatif çıkaramamış olan günümüzün Türk sosyal demokrat ve demokratik sol partileri oldukça zor durumdadır.Türk solunun iki taraflı bir kuşatma altında olduğu söylenebilir; bir yandan Atatürk ve CHP’nin mirasına sahip çıktıkları için devletle bütünleşmiş görüntüsünü vermektedirler.Bu nedenle, ne devlet otoritesinden ve siyasi baskılardan şikayetçi olan gruplardan destek görmekte, ne de devlet kapitalizmi anlayışından yaralanamayan esnaf, küçük ölçekli girişimci, serbest meslek sahibi ve köylülerden yeterince oy alabilmektedirler.Öte yandan, iktidara uzun süre sahip olamadıkları için de merkez sağ partilerin kırk yıldır uyguladıkları devlet kapitalizmine seyirci kalmaktadırlar.
1980’lerde Anavatan Partisi lideri rahmetli Turgut Özal’ın bu çizgisi bu konuda en ilginç örneği teşkil etmektedir.Özal, bir yandan devletin kaynaklarını partisinin taraftarları için seferber ederken ,öte yandan devletin bütün olumsuzluklarının faturasını sol partilere, özellikle de SHP’ye yükleyebilmiştir. Kırk yıldır devlet otoritesinden pek bir yarar sağlayamamakta olan sol partilerin, bugün bütün günahlarıyla birlikte devleti savunur pozisyona düşmeleri kanaatimce önemli bir strateji yanlışlığına işaret etmektedir.
Türk sosyal demokrat hareketinin bugün yaşadığı zorlukların temelinde siyasi partiler arası fikir mücadelesinde alınan zayıf pozisyonlar kadar tabandaki örgütlenme yapısı da önemli role sahiptir. Sosyal demokrat partiler iktidara talip olmak için nasıl örgütlenmeliler sorusunun cevabını Refah Partisinin son yıllarda izlediği stratejide bulmak mümkündür. Refah Partisi toplumcu tarafları güçlü olan bir parti olmasına rağmen devletten uzak görünen ve kendisini düzen karşıtı olarak sunan bir parti olagelmiştir.Aynı zamanda da, dünya sosyalist partilerinin 19.yüzyıldan 20.yüzyıla geçerken yaşadıkları kitleselleşme hareketine benzer bir değişim sürecinden geçmektedir. Gücünü büyük ölçüde sivil toplum örgütlerinden alan Refah Partisi bugün tarikatla-rıyla, sendikalarıyla, sosyal yardım dernekleriyle, okullarıyla, gazete ve televizyonlarıyla Türk sol hareketinin hiçbir zaman sahip olmadığı bir bütünlük göstermektedir.
Halkla ve sivil toplum örgütleriyle iç içe olmak bir yandan vatandaşların önemli ihtiyaç ve sıkıntılarının süratli bir şekilde parti mekanizmalarına yansımasını sağlar, bir yandan da vatandaşların partinin siyasi felsefesi ve ekonomik programı hakkında eğitilmesini kolaylaştırır. Dünyanın pek çok ülkesinde sosyal demokrat partiler sivil toplum hareketleriyle çok yakın ilişkiler, hatta organik bağlar içinde olduğu halde, Cumhuriyet Halk Partisi tarihi boyunca sendikalardan ve meslek örgütlerinden kopuk olmuştur. Örneğin 1978-79 iktidar döneminde Cumhuriyet Halk Partisi Disk’ten de büyük sermayeden olduğu kadar şiddetli muhalefet görmüştür. Türk sosyal demokrat hareketinin bu zaafının en önemli nedenlerinden biri, kanımca 1980 öncesi Cumhuriyet Halk Partisi’nin muhalif sivil toplum hareketlerinden değil de ,İttihat ve Terakki çizgisinden doğmuş olmasıdır.
Türk solu iktidar olarak doğduğu için sokaktaki vatandaşın dertlerine tercüman olmayı başaramamaktadır. Halkçılık sosyalizmin dinamosudur ve de CHP’nin altı okundan biridir ama Türk sol hareketi yeterince halkçı olamamıştır. Bu çerçevede dikkat çekici bir husus İngiliz, Fransız ve İspanyol sol partilerinin üst düzey yöneticilerinin pek çoğu toplumun orta ya da alt gelir gruplarından gelmesine karşılık Türk solunun liderlerinin iyi eğitimli, yüksek statü sahibi, kentli ailelerden gelmesidir. “Halk” içinden gelmeyen bir siyasetçinin felsefi görüşleri ne kadar halkçı olursa olsun seçmenlerle bağlantı kurmasının nispeten daha zor olacağı aşikardır.
Türkiye’de mütevazi ekonomik durumdaki ailelerden ya da İstanbul ve Ankara’ya uzak köy ve kasabalardan gelen yetenekli gençleri siyasi mekanizmaya ve toplumsal örgütlenmenin üst katmanlarına taşıma görevinin sosyal demokratlar yerine Refah Partisi tarafından icra ediliyor olması önemle üzerinde durulması gereken bir noktadır.
Türkiye’de sosyal demokrat hareketin seçmen tabanı esas itibarıyle aydınlar, profesyoneller, bürokratlar ve sanayi işçilerinden oluşur. Fakat Türkiye’de 20.yüzyıl Batı Avrupa demokrasilerinden farklı olarak toplumun bu gruplarının oy tabanı hiçbir zaman demokratik bir seçimle iktidarı ele geçirecek düzeye ulaşamamıştır. Çok partili düzene geçildiğinden beri ,Türk sosyal demokrat partileri halkın çoğunluğunu oluşturan esnaf ve köylülere yeterince yönelememiştir. Türkiye gibi sanayileşme sürecini tamamlamadan hizmet sektörünün ekonomideki ağırlığı tırmanışa geçen bir ülkede iktidar adayı olan bir partinin ya popülist bir programla köylülere ve şehirli küçük esnafa hitap etmesi ya da serbest rekabeti teşvik edici ve devletin yetkilerini sınırlayıcı politikalarla girişimcilere ve büyük sermayeye yönelmesi gerekir. Türk solu bu iki metodu da merkez sağdaki rakiplerine bırakarak kendini muhalefete mahkum edegelmiştir. Dolayısıyla ekonomik alandaki misyonunu elli yıldır tam olarak yerine getirmemekte olan Türk solu, bugün tabanını Refah Partisine kaybetmesine şasırmamalıdır. Unutulmamalıdır ki ,bir siyasi görüş ancak içinde bulunduğu ülkenin demografik ve ekonomik yapısına uygun stratejiler üretmek yoluyla iktidar olabilir.
Türkiye ve Dünya’dan verdiğimiz çeşitli örneklerden açıkça anlaşılmaktadır ki, Türk sosyal demokrat hareketi siyasi felsefenin iki temel konusu olan toplumsal gruplar arası ekonomik paylaşım mücadelesi ve devletin toplum içindeki rolü konularında üzerine düşen siyasi görevi başarılı şekilde yerine getirememiştir. Türk sol kanadının bu konulardaki siyasi pozisyonu hem uluslararası sol düşüncenin tarihi gelişme çizgisi paralelinde incelendiğinde hem de Türkiye’nin bugünkü toplumsal durumu içinde değerlendirildiğinde önemli sorunlar göze çarpmaktadır. Bu durum siyasi sistemimiz açısından büyük bir şanssızlıktır. Sol hareket uzun yıllardır ,ordudan büyük sermayeye, köylüden esnafa, hatta NATO müttefiklerine kadar pekçok grup tarafından “tehlikeli” olarak algılandığı, bu gruplara kendini anlatamadığı için bugün Türk insanının tercih şansı acemi bir devlet kapitalizmi ile teokrasi arasında sıkışmıştır. Türkiye Cumhuriyeti devleti 19.yüzyıl ve 20.yüzyıl devlet örgütlenme şekillerinin olumsuz yanlarını bünyesinde toplayan bir karmaşa haline dönüşmüştür. Bu durumun en önemli nedenlerinden biri Türk solunun pragmatik ve gerçekçi bir ekonomik çizgiye oturamamasıdır. Bugün gerçekten de Atatürk’ün ortaya koyduğu şekilde felsefi bazda vatansever, toplumcu, demokrat, laik, insan haklarına ve hukuka saygılı, ama uygulamada pragmatik, dünya siyasi ve ekonomik koşulları ile Türkiye demografisinin getirdiği gerçekleri kabullenmiş ve bu alanlarda yenilikçi çözümler üreten bir siyasi harekete ihtiyaç vardır. Türk solunun bu pozisyonu doldurması hem kendi siyasi başarısı için hem de Türkiye Cumhuriyeti’nin geleceğinin güvence altına alınması için zorunludur.

0 Comments:
Post a Comment
<< Home