Türkiye’de Gelişme ve Toplumsal Uzlaşma
***
Türkiye son 15 yıldır ekonomik, siyasi ve sosyal alanda arzuladığı gelişme performansını yakalayamamıştır. Bunun nedenlerinin tartışılması hem Türk siyasetinin hem de Türk fikir hayatının gündeminde 2001 krizinden beri birinci sırayı almış durumdadır.
Arzuladığımız performansı neden yakalayamadığımız sorusunun cevabını ararken bize en fazla ışık tutacak verilerden biri aynı dönemde daha başarılı performans göstermiş olan benzer ülkelerin tercihleri olacaktır. Bize benzediği halde bizden daha iyi performans göstermiş olan ülkeler hangileridir? İlk akla gelenler muhtemelen İspanya, Portekiz ve Yunanistan olacaktır.
1970’li yılların başında Türkiye ne kişi başına milli gelir gibi nicel kriterler, ne de insan hakları, hayat kalitesi gibi nitel kriterler bakımından İspanya, Portekiz ve Yunanistan’ın fazla gerisinde değildi. Bundan 15 yıl önce de, diğer üç ülke Avrupa Birliği üyesi olduğu halde aramızdaki farklar azdı. Oysa bugün, üç ülke de dünya ekonomik gelişme sıralamasının üst sıralarına tırmanmış iken Türkiye birinci ve üçüncü dünya arasında ortalarda bir yerlerde sıkışmış durumdadır.
Bu konuda sıkça ortaya atılan bir teori bu ülkelerin yüksek performanslarını Avrupa Birliği üyeliğine borçlu olduklarıdır. Ancak bu iddiayı desteklemeyen önemli bazı veriler var elimizde. Birincisi, İspanya ve Portekiz’in hızlı gelişme performansının Avrupa Birliği üyeliğinden on yıl önce başlamış olması. İkincisi, Yunanistan’ın yirmi yıldır Avrupa Birliği üyesi olduğu halde hızlı gelişmeyi sadece son on yılda yakalamış olması. Üçüncüsü de Türkiye’nin aksine, pek çok Doğu Avrupa ülkesinin 1990’ların başında, Avrupa Birliği üyeliği henüz ufukta bile değilken ciddi birer sıçrama yapmış olmaları.
Kanaatimce bütün bu ülkelerin gelişme sürecini hızlandıran temel faktör toplumsal uzlaşmalarını sağlanmış olmalarıdır. Toplumsal uzlaşma kavramını en iyi tanımlayan ifadelerden biri “değişik yönlere koşan insanları birbirlerine engel olmadan bir sistem içinde tutabilmek” olabilir. Bu çerçevede, rejim tartışmasını geride bırakmak isteyen ülkelerin atması gereken ilk adım genellikle çoğulculuk ilkesi üzerinde anlaşmaktır.
İspanya Franco rejimi sonrasında toplumsal uzlaşmayı bir hamlede yakalamayı başarmıştır. Portekiz de Salazar’dan sonra benzer bir performans göstermiştir. Yunanistan Albaylar Cuntasi’nın devrilmesinden sonraki ilk denemede ancak yarı yola gelebilmiş; uzlaşma sürecini on beş sene ağır aksak ilerledikten sonra 1990’ların başında tamamlayabilmiştir. Doğu Avrupa’nın hemen hemen bütün ülkelerinde de komünizmin yıkılmasından sonra hızlı bir şekilde (ve ciddi bir dış destek ve yönlerdirme altında) demokrasi ve serbest piyasa ekonomisi ekseninde yeni bir toplumsal uzlaşmaya ulaşılmıştır.
Toplumsal uzlaşmanın ekonomik, sosyal ve siyasi gelişme üzerinde bu kadar büyük etkisi olmasının nedenlerini dikkatle irdelemekte yarar vardır. Bilimden sanata, ticaretten spora, hukuktan mühendisliğe pek çok alandaki ilerlemelerden açıkça anlaşılıyor ki insan aklı uygun fırsatlar verildiğinde gerçekten mucizeler yaratabilmektedir. Ancak insanlar akıllarını ancak sınırlı sayıda faaliyete odaklayabilirler. Bu nedenle de toplumsal uzlaşmayı yakalayamamış, hala rejim tartışması yapmakta olan ülkelerde bireylerin ekonomik gelişmeye odaklanması çok zor olmaktadır. En değerli insan kaynağını rejim tartışmalarına ayıran bir ülkenin uluslararası rekabetçi ekonomik düzen içinde arzuladığı performansı gösterememesine de şaşmamak gerekir.
Toplumsal uzlaşma ile ekonomik gelişme arasındaki bağlantı insan kaynaklarının etkin kullanımı dışında ikinci bir faktöre de bağlı olabilir: azalan risk maliyetleri. Rejim tartışmasının bittiği bir ülkede bireyler davranışlarına toplumun ne yanıt vereceği konusunda daha kesin öngörülere sahip olma şansını yakalamaktadır. Bu da belirsizliğin azalmasına yol açmaktadır. Ortak bir referans noktasına sahip olan bireyler de birbirlerine daha kolayca güvenebilmektedir. Birbirlerine güvenen ve birey/toplum ilişkilerinin geleceğinden endişe etmeyen bireyler kendilerinin ve ailelerinin maddi gelişimi yolunda daha uzun vadeli planlar yapabilirler. Bireylerin uzun vadeli plan yapabilme imkanları da toplumun uzun vadeli bir optimizasyona ulaşmasını kolaylaştırır.
Bu teorik analiz son yirmi yılda pek çok ülkenin tecrübeleriyle de desteklenmiştir. İspanya, Portekiz ve Yunanistan’ın daha hızlı bir gelişme trendine ulaşmaları toplumsal uzlaşmayı sağlamalarını takip etemiştir. Son yıllarda da Doğu Avrupa ülkeleri İspanya, Portekiz ve Yunanistan’ın açtığı yoldan ilerlemektedir. Avrupa kıtası dışında da Kore, Güney Afrika ve Meksika gibi örnekler göze çarpmaktadır. Bütün bu ülkelerde toplumun büyük kısmının çalışmalarını ekonomik gelişmeye yoğunlaştırması ancak rejim tartışmaları bir yana bırakıldıktan sonra gerçekleşmiştir. Cezayir, Nijerya, Endonezya gibi pek çok ülkede ise toplumsal uzlaşma yokluğundan dolayı ekonomik krizler derin siyasi ve sosyal krizlere yol açmış, zengin doğal kaynaklara rağmen ekonomik gelişme süreci kalıcı olmamıştır.
Toplumsal uzlaşmanın iki yapı taşı vadır: hukuk ve etik. İyi çalışan bir hukuk sistemi ve etik değerlere sahip ülkelerde ekonomik gelişme kısa vadede olmasa bile orta vadede mutlaka hızlanmaktadır. Önce hızlı bir ekonomik gelişmeye odaklanarak hukuk ve etik konularınu ihmal eden ülkelerde ise ekonomik krizler geçici değil kalıcı olmatadır. “Şu anda fakiriz, toplum düzeni, hukuk ve etik gibi meselelerde ancak zenginleşince mesafe katedebiliriz” görüşünün yanlışlığı tarihe bakınca çok net olarak görülmektedir.
Türkiye’nin içinde ve dışındaki hemen herkes Türkiye’nin büyük bir ekonomik potansiyeli olduğunda birleşmektedir. Yukarıda üzerinden geçtiğim teorik analiz ve örneklerden hareketle benim kanaatim bu potansiyelin bir türlü realiteye dönüşememesinin temel nedeninin toplumsal uzlaşmanın sağlanamaması olduğudur.
Milletlerin hayatında 15 yıl çok uzun bir süre değildir. Birkaç nesil sonra geriye bakıldığında 1987-2002 döneminin kayıp yıllar olarak göze çarpması çok önemli bile olmayabilir. Yeter ki bu dönemden gerekli dersleri alalım ve doğru yönde ilerlemeye başlayalım.
Bugün Türkiye’deki bütün farklı düşüncedeki kanaat önderleri bir masanın etrafına oturup uzlaşma çerçevesini çizmek için çalışmaya başlamak zorundadırlar. İspanya’da 1970’lerin ikinci yarısında birkaç ayda yapılan bu iş, Türkiye’de de pekala birkaç ayda yapılabilir. Türk aydınlarının üzerine düşen görev budur. Toplumsal uzlaşmayı bulmak sadece siyasetçilere bırakılamayacak kadar önemli bir iştir. Kendilerinin ve sonraki nesillerin esenliğini düşünen bütün kanaat önderleri için harekete geçme vakti gelmiş durumdadır.
Eğer Türk vatandaşları olarak ekonomik gelişmeyi hızlandırmak istiyorsak birinci önceliğimiz toplumsal uzlaşmayı yakalamak olmalıdır. Bireysel alan – kamusal alan sınırını nasıl çizeceğiz? Kamusal alanı nasıl katılımcı ve demokratik bir şekilde yöneteceğiz? Değişik hayat görüşlerine sahip gruplar hangi ortak paydada buluşacak? Bu soruların cevabını hep birlikte verip, önce Anayasa’mıza ve kanunlarımıza, sonra da tek tek bireysel etiğimize yansıtmak durumundayız.
Ben gelecekten umutluyum. Bence Türk halkı geçmişten gerekli dersleri almıştır ve toplumsal uzlaşmayı aramaya hazırdır. Ancak toplumsal uzlaşma büyük bir tasarım işidir. Amerika Birleşik Devletleri’nin 1780’lerde, Batı Avrupa ülkelerinde İkinci Dünya Savaşından sonra, Doğu Avrupa ülkelerinde de geçtiğimiz birkaç yılda olduğu gibi Türkiye’nin başlıca kanaat önderlerinin bir araya gelerek bu tasarımı yapmalarına ihtiyaç vardır. Türk halkı bu misyonu vermeye artık hazırdır ve görevi almaya hazır olan tasarımcılarını beklemektedir.
***
Türkiye son 15 yıldır ekonomik, siyasi ve sosyal alanda arzuladığı gelişme performansını yakalayamamıştır. Bunun nedenlerinin tartışılması hem Türk siyasetinin hem de Türk fikir hayatının gündeminde 2001 krizinden beri birinci sırayı almış durumdadır.
Arzuladığımız performansı neden yakalayamadığımız sorusunun cevabını ararken bize en fazla ışık tutacak verilerden biri aynı dönemde daha başarılı performans göstermiş olan benzer ülkelerin tercihleri olacaktır. Bize benzediği halde bizden daha iyi performans göstermiş olan ülkeler hangileridir? İlk akla gelenler muhtemelen İspanya, Portekiz ve Yunanistan olacaktır.
1970’li yılların başında Türkiye ne kişi başına milli gelir gibi nicel kriterler, ne de insan hakları, hayat kalitesi gibi nitel kriterler bakımından İspanya, Portekiz ve Yunanistan’ın fazla gerisinde değildi. Bundan 15 yıl önce de, diğer üç ülke Avrupa Birliği üyesi olduğu halde aramızdaki farklar azdı. Oysa bugün, üç ülke de dünya ekonomik gelişme sıralamasının üst sıralarına tırmanmış iken Türkiye birinci ve üçüncü dünya arasında ortalarda bir yerlerde sıkışmış durumdadır.
Bu konuda sıkça ortaya atılan bir teori bu ülkelerin yüksek performanslarını Avrupa Birliği üyeliğine borçlu olduklarıdır. Ancak bu iddiayı desteklemeyen önemli bazı veriler var elimizde. Birincisi, İspanya ve Portekiz’in hızlı gelişme performansının Avrupa Birliği üyeliğinden on yıl önce başlamış olması. İkincisi, Yunanistan’ın yirmi yıldır Avrupa Birliği üyesi olduğu halde hızlı gelişmeyi sadece son on yılda yakalamış olması. Üçüncüsü de Türkiye’nin aksine, pek çok Doğu Avrupa ülkesinin 1990’ların başında, Avrupa Birliği üyeliği henüz ufukta bile değilken ciddi birer sıçrama yapmış olmaları.
Kanaatimce bütün bu ülkelerin gelişme sürecini hızlandıran temel faktör toplumsal uzlaşmalarını sağlanmış olmalarıdır. Toplumsal uzlaşma kavramını en iyi tanımlayan ifadelerden biri “değişik yönlere koşan insanları birbirlerine engel olmadan bir sistem içinde tutabilmek” olabilir. Bu çerçevede, rejim tartışmasını geride bırakmak isteyen ülkelerin atması gereken ilk adım genellikle çoğulculuk ilkesi üzerinde anlaşmaktır.
İspanya Franco rejimi sonrasında toplumsal uzlaşmayı bir hamlede yakalamayı başarmıştır. Portekiz de Salazar’dan sonra benzer bir performans göstermiştir. Yunanistan Albaylar Cuntasi’nın devrilmesinden sonraki ilk denemede ancak yarı yola gelebilmiş; uzlaşma sürecini on beş sene ağır aksak ilerledikten sonra 1990’ların başında tamamlayabilmiştir. Doğu Avrupa’nın hemen hemen bütün ülkelerinde de komünizmin yıkılmasından sonra hızlı bir şekilde (ve ciddi bir dış destek ve yönlerdirme altında) demokrasi ve serbest piyasa ekonomisi ekseninde yeni bir toplumsal uzlaşmaya ulaşılmıştır.
Toplumsal uzlaşmanın ekonomik, sosyal ve siyasi gelişme üzerinde bu kadar büyük etkisi olmasının nedenlerini dikkatle irdelemekte yarar vardır. Bilimden sanata, ticaretten spora, hukuktan mühendisliğe pek çok alandaki ilerlemelerden açıkça anlaşılıyor ki insan aklı uygun fırsatlar verildiğinde gerçekten mucizeler yaratabilmektedir. Ancak insanlar akıllarını ancak sınırlı sayıda faaliyete odaklayabilirler. Bu nedenle de toplumsal uzlaşmayı yakalayamamış, hala rejim tartışması yapmakta olan ülkelerde bireylerin ekonomik gelişmeye odaklanması çok zor olmaktadır. En değerli insan kaynağını rejim tartışmalarına ayıran bir ülkenin uluslararası rekabetçi ekonomik düzen içinde arzuladığı performansı gösterememesine de şaşmamak gerekir.
Toplumsal uzlaşma ile ekonomik gelişme arasındaki bağlantı insan kaynaklarının etkin kullanımı dışında ikinci bir faktöre de bağlı olabilir: azalan risk maliyetleri. Rejim tartışmasının bittiği bir ülkede bireyler davranışlarına toplumun ne yanıt vereceği konusunda daha kesin öngörülere sahip olma şansını yakalamaktadır. Bu da belirsizliğin azalmasına yol açmaktadır. Ortak bir referans noktasına sahip olan bireyler de birbirlerine daha kolayca güvenebilmektedir. Birbirlerine güvenen ve birey/toplum ilişkilerinin geleceğinden endişe etmeyen bireyler kendilerinin ve ailelerinin maddi gelişimi yolunda daha uzun vadeli planlar yapabilirler. Bireylerin uzun vadeli plan yapabilme imkanları da toplumun uzun vadeli bir optimizasyona ulaşmasını kolaylaştırır.
Bu teorik analiz son yirmi yılda pek çok ülkenin tecrübeleriyle de desteklenmiştir. İspanya, Portekiz ve Yunanistan’ın daha hızlı bir gelişme trendine ulaşmaları toplumsal uzlaşmayı sağlamalarını takip etemiştir. Son yıllarda da Doğu Avrupa ülkeleri İspanya, Portekiz ve Yunanistan’ın açtığı yoldan ilerlemektedir. Avrupa kıtası dışında da Kore, Güney Afrika ve Meksika gibi örnekler göze çarpmaktadır. Bütün bu ülkelerde toplumun büyük kısmının çalışmalarını ekonomik gelişmeye yoğunlaştırması ancak rejim tartışmaları bir yana bırakıldıktan sonra gerçekleşmiştir. Cezayir, Nijerya, Endonezya gibi pek çok ülkede ise toplumsal uzlaşma yokluğundan dolayı ekonomik krizler derin siyasi ve sosyal krizlere yol açmış, zengin doğal kaynaklara rağmen ekonomik gelişme süreci kalıcı olmamıştır.
Toplumsal uzlaşmanın iki yapı taşı vadır: hukuk ve etik. İyi çalışan bir hukuk sistemi ve etik değerlere sahip ülkelerde ekonomik gelişme kısa vadede olmasa bile orta vadede mutlaka hızlanmaktadır. Önce hızlı bir ekonomik gelişmeye odaklanarak hukuk ve etik konularınu ihmal eden ülkelerde ise ekonomik krizler geçici değil kalıcı olmatadır. “Şu anda fakiriz, toplum düzeni, hukuk ve etik gibi meselelerde ancak zenginleşince mesafe katedebiliriz” görüşünün yanlışlığı tarihe bakınca çok net olarak görülmektedir.
Türkiye’nin içinde ve dışındaki hemen herkes Türkiye’nin büyük bir ekonomik potansiyeli olduğunda birleşmektedir. Yukarıda üzerinden geçtiğim teorik analiz ve örneklerden hareketle benim kanaatim bu potansiyelin bir türlü realiteye dönüşememesinin temel nedeninin toplumsal uzlaşmanın sağlanamaması olduğudur.
Milletlerin hayatında 15 yıl çok uzun bir süre değildir. Birkaç nesil sonra geriye bakıldığında 1987-2002 döneminin kayıp yıllar olarak göze çarpması çok önemli bile olmayabilir. Yeter ki bu dönemden gerekli dersleri alalım ve doğru yönde ilerlemeye başlayalım.
Bugün Türkiye’deki bütün farklı düşüncedeki kanaat önderleri bir masanın etrafına oturup uzlaşma çerçevesini çizmek için çalışmaya başlamak zorundadırlar. İspanya’da 1970’lerin ikinci yarısında birkaç ayda yapılan bu iş, Türkiye’de de pekala birkaç ayda yapılabilir. Türk aydınlarının üzerine düşen görev budur. Toplumsal uzlaşmayı bulmak sadece siyasetçilere bırakılamayacak kadar önemli bir iştir. Kendilerinin ve sonraki nesillerin esenliğini düşünen bütün kanaat önderleri için harekete geçme vakti gelmiş durumdadır.
Eğer Türk vatandaşları olarak ekonomik gelişmeyi hızlandırmak istiyorsak birinci önceliğimiz toplumsal uzlaşmayı yakalamak olmalıdır. Bireysel alan – kamusal alan sınırını nasıl çizeceğiz? Kamusal alanı nasıl katılımcı ve demokratik bir şekilde yöneteceğiz? Değişik hayat görüşlerine sahip gruplar hangi ortak paydada buluşacak? Bu soruların cevabını hep birlikte verip, önce Anayasa’mıza ve kanunlarımıza, sonra da tek tek bireysel etiğimize yansıtmak durumundayız.
Ben gelecekten umutluyum. Bence Türk halkı geçmişten gerekli dersleri almıştır ve toplumsal uzlaşmayı aramaya hazırdır. Ancak toplumsal uzlaşma büyük bir tasarım işidir. Amerika Birleşik Devletleri’nin 1780’lerde, Batı Avrupa ülkelerinde İkinci Dünya Savaşından sonra, Doğu Avrupa ülkelerinde de geçtiğimiz birkaç yılda olduğu gibi Türkiye’nin başlıca kanaat önderlerinin bir araya gelerek bu tasarımı yapmalarına ihtiyaç vardır. Türk halkı bu misyonu vermeye artık hazırdır ve görevi almaya hazır olan tasarımcılarını beklemektedir.

0 Comments:
Post a Comment
<< Home