Hindistan'ın Atom Bombası
***
Geçtiğimiz hafta dünya Hindistan’ın gerçekleştirdiği nükleer denemeler ile sarsıldı. 1974 yılında ilk nükleer denemesini gerçekleştiren, ancak o zamandan beri açıkça nükleer silah sahibi ülkeler arasına girme gayretine girmemiş olan Hindistan yirmi dört yıl sürdürdüğü pasif nükleer politikayı bir kenara bırakmış gözüküyor.
Hindistan’ın nükleer denemesi kadar, dünyanın bu nükleer denemeye gösterdiği tepkiler de dikkat çekicidir. Hemen hemen bütün dünya ülkeleri Hindistan’ı hararetli şekilde kınarken uluslararası örgütler Hindistan’a yapmakta oldukları yardımları askıya aldılar ve aralarında Amerika Birleşik Devletleri ve Japonya’nın da bulunduğu bazı devletler Hindistan’a ekonomik ambargo uygulama kararı verdiler.
Hindistan’ın şu noktada verdiği nükleer kulübe girme kararı yerinde midir? Bu soruyu cevaplamaya çalışırken Hindistan’ın içinde bulunduğu ekonomik ve siyasi durumu inceleyelim: Hindistan dünyanın en kalabalık demokrasisidir. Bağımsızlığına kavuştuğu 1946 yılından beri Hindistan kişi başına milli gelir oranının düşüklüğüne rağmen iki yıllık bir sıkıyönetim dönemi dışında demokratik rejimini muhafaza etmeyi başarmıştır. Hindistan ülke içi siyasi sahnedeki bu küçümsenmeyecek başarısına rağmen uluslararası planda fazla varlık gösterememiştir. 1950 ve 60’lı yıllarda bağlantısızlar hareketinin liderliğini yapan Hindistan dünya siyaset sahnesinde marjinalleşmekten kurtulamamıştır. Bunun en önemli nedeni de ekonomik alandaki düş kırıklığı yaratan performansıdır. Kapitalizm ve komünizm arasında bir “üçüncü yol” takip etme iddiasıyla kırk yıl ilginç bir bürokratik/sosyalist mantık ile idare edilen Hindistan ekonomik büyüme yarışında hem Çin’in, hem Güneydoğu Asya ülkelerinin, hem de Pakistan, Mısır ya da Fas gibi benzer yapıdaki ülkelerin gerisinde kalmıştır. Hindistan’ın 1950’den bugüne ortalama kişi başına milli gelir artış hızı yıllık yüzde bir mertebesinin üzerine çıkamamıştır.
Bir milyara yaklaşan nüfusu ve dünyanın başka hiçbir ülkesinde görülmeyen bir çeşitliliği içinde barındırmasına rağmen Hindistan bağımsızlığını kazanmasından beri tek bir hanedan tarafından idare edilmiştir. Jawaharlal Nehru, kızı Indira Gandhi ve torunu Rajiv Gandhi sırasıyla uzun dönemler başbakanlık yapmışlar, yüz yıla yaklaşan tarihi ve engin tecrübesine rağmen Kongre Partisi içine düştüğü gerileme sürecinden çıkabilmek için Rajiv Gandhi’nin hayatında hiç siyasetle uğraşmamış İtalyan eşi Sonya’dan medet umar hale düşmüştür.
Ülkenin ekonomik gelişme yarışında geri kalmış olması ve iç ve dış siyasi cephede yaşanan sorunlar Hindistan’ı yeni arayışlara itmiştir. Bu yılkı genel seçimler sonucu ülke yönetimine ilk defa Kongre Partisi’ne rakip olabilecek ciddi, örgütlü ve programlı bir parti gelmiştir: Bharatiya Janata Partisi. BJP esasen Türkiye’deki MSP/Refah/Fazilet hareketinin hemen hemen aynısıdır. Aralarındaki tek fark Hindistan’da Hinduizmin milli bir din olması nedeniyle BJP’nin dini eğilimine ek olarak milliyetçiliği de içermesidir. BJP son iki seçim döneminde de iktidara gelirse Hindistan’ı nükleer potansiyelini resmen nükleer güce dönüştüreceğini açıkça söylemiştir. BJP’nin bu söylemine Hint toplumunun bütün kademelerinden büyük destek gelmiştir. Ekonomik alanda mucize yaratma ya da problemli ilişkileri olan komşuları Pakistan ve Çin’e karşı bir kazanım sağlama olanağından yoksun olan Hindistan dünyanın büyük ülkeleri arasına kısa yoldan girebilmek için nükleer silah üretme yolunu seçmiştir.
Kanımızca nükleer kulübe girmiş olmanın Hindistan’a getireceği pek bir fayda yoktur. Bunun en güzel örneği Rusya’nın komünizm altında yaşadığı yetmiş yıllık tecrübedir. İkinci Dünya Savaşı sonunda Avrupa’da birbirleriyle savaşan devletlerden kazananların da kaybedenlerin de bitap düşmesi, Çin’in Japonya, Japonya’nın da ABD tarafından perişan edilmesi, ABD’nin tek süper devlet rolüne alışmada gecikmesi ve ABD’nin nükleer silah tekeline sahip olmasından korkan bilim adamlarının nükleer sırları el altından Rusya’ya vermeleri sonucu Rusya birdenbire ikinci süper devlet haline gelmiştir. Dünya kamuoyunda esen sosyalist rüzgarların desteği komünist propaganda mekanizmasının iyi çalışması ve Rus halkının silah zoruyla pek çok fedakarlığa zorlanması sonucu da bu süper devlet konumu kırk yıl sürmüştür. Ancak süper devlet olmak Rusya halkına hiç bir şey kazandırmamıştır. Sahip olunan siyasi ağırlık ve bunun kaynağı olan nükleer silahlar kırk yıl süren baskı rejimi, sürgünler, kuyruklar ve yoklukların açısını hiç bir şekilde hafifletmemiştir. Ekonomik alandaki kayıplara psikolojik alandaki kayıpları da eklemek gerekir. Bugün Rus halkı milli gurur vesilesi olarak komünist döneme bakmamaktadır. Hatta bu dönem içinde gerçekleştirilen uzay programı, eğitim ve sağlık hamleleri ve kadın haklarındaki kazanımlar bile tarihte hak ettikleri yeri kendilerine eşlik eden ekonomik sıkıntılar nedeniyle alamamaktadır.
Ucuz yoldan süper güç olmaya çalışmaktan zarar etmek sadece Rusya gibi orta gelir seviyesindeki ülkelere mahsus bir durum değildir; pek çok gelişmiş ülke de bu hataya düşmüştür. İkinci Dünya Savaşı’nda kazanan tarafta bulundukları için kendilerini süper güç zanneden İngiltere ve Fransa’nın İsrail ile birlikte 1956’da Sina yarımadasını işgal etmeleri ve ABD ve özellikle Rusya’nın tepkisi sonunda “özür dileriz, bir daha yapmayız” diyerek çekilmek zorunda kalmalarının yol açtığı skandal da hala hafızalardadır. Rusya, İngiltere ve Fransa’nın başına gelenleri görmüş olan ve zamanında bu ülkeleri çeşitli vesilelerle şiddetle eleştirmiş olan Hindistan’ın da aynı hataları tekrarlaması üzüntü verici bir olaydır. Bu noktada herkesin ümidi Hindistan’ın nükleer tercihlerinin Güney Asya’da gereksiz bir silahlanma yarışına yol açmamasıdır.
Hindistan’ın Çin ve Pakistan karşısında kendisini rahat hissetmek icin nükleer silahlara başvurmasının Pakistan’dan da benzeri bir tepki doğuracağı beklenmektedir. Halbuki bu iki ülkenin kaynaklarını silahlanmaya yatırması kendi vatandaşları açısından hiç de hayırlı değildir. Güneydoğu Asya’nın son otuz yıldaki ekonomik başarısı Latin Amerika’nin 1990’larda tekrar kendini toplarlaması, Doğu Avrupa ülkelerinin demir perdeyi atarak gelişmiş ülkeler dünyasına geri dönmek için süratle ilerlemeleri ve Yunanistan, Türkiye, Fas ve Tunus gibi Akdeniz ülkelerinin kendi ölçülerinde “çağ atlamaya” çalıştıkları bir dönemde Hindistan ve Pakistan’in kaynaklarını tarım, sanayi, hizmetler ve bilgi devrimine yatırmaları beklenirdi. Esasen Hindistan’da son beş yılda süratli ekonomik gelişmenin işaretleri görülmeye başlamıştı. Ülke tekstil, kimya ve bilgisayar sektörlerinde ucuz işçilik ile az sayıda fakat çok kaliteli teknik elemanlarını birleştirerek dünya pazarlarında rekabet eder hale gelmişti. Devletin ekonomi üzerindeki kontrolleri azaltılırken dünyanın diğer yörelerinden Hindistan’a sermaye akışı başlamıştı. Güneydoğu Asya’daki krizin gelişmiş ülkelerdeki yatırımcıları daha önceden bu ülkelere yönlendirdikleri kaynaklarla şimdi ne yapacaklarını düşünmeye ittiği bir dönemde Hindistan cazip bir alternatif haline gelmişti. Hindistan’in nükleer tercihinin dünya ülkelerinden gördüğü tepki sonrasında bu fırsatın kaçıp kaçmadığını zaman gösterecek.
Ancak Hindistan’ın nükleer denemelerini eleştirirken Batı tepkisinin de yerinde olduğunu söylemek haksızlık olur. Batı ülkelerinin Doğu ülkelerine karşı her zaman önyargılı ve art niyetli olduğu yönündeki komplo teorilerini ciddiye almasak bile Batı dünyasının son birkaç gündür gösterdiği tepkileri yadırgamamak zordur. Kanımızca Batı dünyası nükleer denemeler öncesinde dolaylı olarak Hindistan’a çok yanlış bir mesaj vermiştir. Hatırlanacağı üzere geçtiğimiz yıl “dünya büyük ve zengin ülkeler kulübü” olarak adlandırılabilecek olan G-7 grubuna Rusya da dahil edilmişti. 1980’lerin başında ABD, İngiltere, Fransa, Almanya ve Japonya arasında G-5 olarak kurulan bu danışma mekanizması daha sonra Kanada ve İtalya’yı da içine alacak şekilde genişletilmişti. Ancak bu gruba Rusya’nın dahil edilmesi oldukça ilginçtir. Demokratik gelenekler kriter kabul edilirse bu yedi ülkeden sonra en büyük ekonomiye sahip ülkeler İspanya, Hollanda ve Avustralya olurdu. Demokratik gelenekler yerine stratejik önem kriter alınırsa da Rusya’ya paralel olarak Brezilya, Güney Afrika, Kore ve Çin akla gelebilirdi. Ancak bu ülkeler değil Rusya’nın seçilmiş olması önemli bir gerçeğe işaret etmektedir: Rusya’nın nükleer gücü nedeniyle ikinci (ya da bir buçuğuncu) süper güç olarak kabul edilmesi. Bu noktada genel askeri güç değil nükleer gücün esas alındığı da çok açıktır, zira Çeçenler ile mücadelede gösterdiği performans sonrasında Rusya’nın dünyanın herhangi bir yerinde bir konvansiyonel güç gösterisi ortaya koyma olanağı olmadığı ortaya çıkmıştır. Kısacası nükleer silah stokları Rusya’yı üçüncü sınıf bir gelişmekte olan ülke konumundan alıp dünyanın önde gelen ekonomik devleri ile aynı masaya oturabilir hale getirmektedir. Dünya siyasi sahnesinde Çin’in Brezilya’dan, Fransa’nın da Almanya’dan daha fazla ciddiye alınmasının da aynı değerlendirmeden kaynaklandığı söylenebilir. Bu işaretleri iyi okuyan Hindistan’ın da nükleer kapasitesini açığa vurmuş olmasını şaşkınlıkla karşılamamak gerekir.
Dünya kamuoyunda tepkilere yol açan bir nokta da nükleer denemeler konusunda Hindistan’daki BJP hükümetinin sağ gösterip sol vurmuş olmasıdır. BJP liderleri seçim kampanyasında ateşli nutuklar çekmelerine rağmen iktidara geldikten sonra nükleer kulübe girme konusunda temkinli demeçler vermişlerdi. Ancak dünya kamuoyunu rahatlatan demeçlerinin üzerinden bir ay geçmeden seçim meydanlarında verdikleri sözü tutmuşlardır. Bu konuda en enerjik eleştiriler Amerika Birlesik Devletleri Dışişleri Bakanlığı ’ndan gelmiştir. Ancak son 30 yılın siyasi olaylarına göz atıldığında ABD Dışişleri Bakanlığı’nın Hindistan’ı iki yüzlülükle suçlamasını insana ister istemez gülünç gelmektedir. Dünya kamuoyunun tepkisini çekmesi kesin olan fakat kendi stratejik çıkarları açısından zorunlu gördüğü bir hamle yapmak üzere olan bir ülkenin planlarını davul zurna ile dünyaya ilan etmesi beklenemez. ABD’nin dünya kamuoyunu karşısına alma pahasına girdiği Vietnam macerasını 1962’den 1966-67’ye kadar oldukça gizli kapaklı sürdürdüğü hatırlardadır. Yine aynı şekilde ABD’nin Rusya’yı üzerinde stratejik istihbarat konusunda mat etmesini sağlayan U-2 uçaklarının varlığı da bir tanesi düşürülmeden açıklanmamıştı. ABD’nin açıkça karşı çıkacağını bilen Hindistan nükleer silah programını açıkça ilan etme projesini gerçekleştirmeden önce ABD ile istişare etseydi, belki de karşı karşıya kalacağı yoğun tepki nedeniyle denemelerin eşiğinden döndürülebilirdi. Bu ihtimali düşünen Hindistan başbakanı dünyaya emri vaki yapmayı tercih etmiştir.
Hindistan’ın kararında etkili olmuş olabilecek bir faktör de Birleşmiş Milletler Örgütü’nün yeniden yapılanma planlarıdır. Bu çerçevede güvenlik konseyindeki daimi üye sayısının beşten yedi, sekiz yada dokuza çıkartılma olasılığından bahsedilmektedir. Bu yarışta İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki ekonomik savaşın galipleri Almanya ve Japonya önde görünmektedir. Ancak dünya nüfusunun altıda birini oluşturan bir dokuz yüz milyon Hindu’nun da konseyde daimi bir üyeye sahip olmaları gerektiği sıkça ortaya atılan bir görüştür. Buna paralel olarak bir milyar ikiyüz Müslüman’ı da kimin temsil edeceği sorusu ortaya çıkabilir. Hindistan’a karşılık verme içgüdüsünün yanı sıra dünya Müslüman’larının stratejik alandaki temsilcisi olma iddiasının da Pakistan’ın nükleer kulübe girme kararı vermesine yol açması mümkündür.
Hindistan’ın nükleer silah sahibi ülkeler grubuna girmesinin dünya stratejik dengelerini değiştireceği açıktır. Yüzyıllar, hatta bin yıllardır barışçı eğilimleriyle tanınan Hint halkının askeri politikada aniden bu kadar aktif rol alması herkesi şaşırtmıştır. Ancak Pakistan’ın gayri resmi, Çin’in de resmi olarak benzer teknolojilere sahip oldukları düşünülürse Hindistan’ın yeni konumunun gereğince dengelenmesi olası görünmektedir. Son yıllarda kırk yıllık bir kayıptan sonra dünya ile entegrasyon ve ekonomik büyüme trenini yakaladığı izlenimini veren Hindistan’ın nükleer deneme tercihiyle doğru mu yanlış mı yaptığının yargısını tarih verecektir.
***
Geçtiğimiz hafta dünya Hindistan’ın gerçekleştirdiği nükleer denemeler ile sarsıldı. 1974 yılında ilk nükleer denemesini gerçekleştiren, ancak o zamandan beri açıkça nükleer silah sahibi ülkeler arasına girme gayretine girmemiş olan Hindistan yirmi dört yıl sürdürdüğü pasif nükleer politikayı bir kenara bırakmış gözüküyor.
Hindistan’ın nükleer denemesi kadar, dünyanın bu nükleer denemeye gösterdiği tepkiler de dikkat çekicidir. Hemen hemen bütün dünya ülkeleri Hindistan’ı hararetli şekilde kınarken uluslararası örgütler Hindistan’a yapmakta oldukları yardımları askıya aldılar ve aralarında Amerika Birleşik Devletleri ve Japonya’nın da bulunduğu bazı devletler Hindistan’a ekonomik ambargo uygulama kararı verdiler.
Hindistan’ın şu noktada verdiği nükleer kulübe girme kararı yerinde midir? Bu soruyu cevaplamaya çalışırken Hindistan’ın içinde bulunduğu ekonomik ve siyasi durumu inceleyelim: Hindistan dünyanın en kalabalık demokrasisidir. Bağımsızlığına kavuştuğu 1946 yılından beri Hindistan kişi başına milli gelir oranının düşüklüğüne rağmen iki yıllık bir sıkıyönetim dönemi dışında demokratik rejimini muhafaza etmeyi başarmıştır. Hindistan ülke içi siyasi sahnedeki bu küçümsenmeyecek başarısına rağmen uluslararası planda fazla varlık gösterememiştir. 1950 ve 60’lı yıllarda bağlantısızlar hareketinin liderliğini yapan Hindistan dünya siyaset sahnesinde marjinalleşmekten kurtulamamıştır. Bunun en önemli nedeni de ekonomik alandaki düş kırıklığı yaratan performansıdır. Kapitalizm ve komünizm arasında bir “üçüncü yol” takip etme iddiasıyla kırk yıl ilginç bir bürokratik/sosyalist mantık ile idare edilen Hindistan ekonomik büyüme yarışında hem Çin’in, hem Güneydoğu Asya ülkelerinin, hem de Pakistan, Mısır ya da Fas gibi benzer yapıdaki ülkelerin gerisinde kalmıştır. Hindistan’ın 1950’den bugüne ortalama kişi başına milli gelir artış hızı yıllık yüzde bir mertebesinin üzerine çıkamamıştır.
Bir milyara yaklaşan nüfusu ve dünyanın başka hiçbir ülkesinde görülmeyen bir çeşitliliği içinde barındırmasına rağmen Hindistan bağımsızlığını kazanmasından beri tek bir hanedan tarafından idare edilmiştir. Jawaharlal Nehru, kızı Indira Gandhi ve torunu Rajiv Gandhi sırasıyla uzun dönemler başbakanlık yapmışlar, yüz yıla yaklaşan tarihi ve engin tecrübesine rağmen Kongre Partisi içine düştüğü gerileme sürecinden çıkabilmek için Rajiv Gandhi’nin hayatında hiç siyasetle uğraşmamış İtalyan eşi Sonya’dan medet umar hale düşmüştür.
Ülkenin ekonomik gelişme yarışında geri kalmış olması ve iç ve dış siyasi cephede yaşanan sorunlar Hindistan’ı yeni arayışlara itmiştir. Bu yılkı genel seçimler sonucu ülke yönetimine ilk defa Kongre Partisi’ne rakip olabilecek ciddi, örgütlü ve programlı bir parti gelmiştir: Bharatiya Janata Partisi. BJP esasen Türkiye’deki MSP/Refah/Fazilet hareketinin hemen hemen aynısıdır. Aralarındaki tek fark Hindistan’da Hinduizmin milli bir din olması nedeniyle BJP’nin dini eğilimine ek olarak milliyetçiliği de içermesidir. BJP son iki seçim döneminde de iktidara gelirse Hindistan’ı nükleer potansiyelini resmen nükleer güce dönüştüreceğini açıkça söylemiştir. BJP’nin bu söylemine Hint toplumunun bütün kademelerinden büyük destek gelmiştir. Ekonomik alanda mucize yaratma ya da problemli ilişkileri olan komşuları Pakistan ve Çin’e karşı bir kazanım sağlama olanağından yoksun olan Hindistan dünyanın büyük ülkeleri arasına kısa yoldan girebilmek için nükleer silah üretme yolunu seçmiştir.
Kanımızca nükleer kulübe girmiş olmanın Hindistan’a getireceği pek bir fayda yoktur. Bunun en güzel örneği Rusya’nın komünizm altında yaşadığı yetmiş yıllık tecrübedir. İkinci Dünya Savaşı sonunda Avrupa’da birbirleriyle savaşan devletlerden kazananların da kaybedenlerin de bitap düşmesi, Çin’in Japonya, Japonya’nın da ABD tarafından perişan edilmesi, ABD’nin tek süper devlet rolüne alışmada gecikmesi ve ABD’nin nükleer silah tekeline sahip olmasından korkan bilim adamlarının nükleer sırları el altından Rusya’ya vermeleri sonucu Rusya birdenbire ikinci süper devlet haline gelmiştir. Dünya kamuoyunda esen sosyalist rüzgarların desteği komünist propaganda mekanizmasının iyi çalışması ve Rus halkının silah zoruyla pek çok fedakarlığa zorlanması sonucu da bu süper devlet konumu kırk yıl sürmüştür. Ancak süper devlet olmak Rusya halkına hiç bir şey kazandırmamıştır. Sahip olunan siyasi ağırlık ve bunun kaynağı olan nükleer silahlar kırk yıl süren baskı rejimi, sürgünler, kuyruklar ve yoklukların açısını hiç bir şekilde hafifletmemiştir. Ekonomik alandaki kayıplara psikolojik alandaki kayıpları da eklemek gerekir. Bugün Rus halkı milli gurur vesilesi olarak komünist döneme bakmamaktadır. Hatta bu dönem içinde gerçekleştirilen uzay programı, eğitim ve sağlık hamleleri ve kadın haklarındaki kazanımlar bile tarihte hak ettikleri yeri kendilerine eşlik eden ekonomik sıkıntılar nedeniyle alamamaktadır.
Ucuz yoldan süper güç olmaya çalışmaktan zarar etmek sadece Rusya gibi orta gelir seviyesindeki ülkelere mahsus bir durum değildir; pek çok gelişmiş ülke de bu hataya düşmüştür. İkinci Dünya Savaşı’nda kazanan tarafta bulundukları için kendilerini süper güç zanneden İngiltere ve Fransa’nın İsrail ile birlikte 1956’da Sina yarımadasını işgal etmeleri ve ABD ve özellikle Rusya’nın tepkisi sonunda “özür dileriz, bir daha yapmayız” diyerek çekilmek zorunda kalmalarının yol açtığı skandal da hala hafızalardadır. Rusya, İngiltere ve Fransa’nın başına gelenleri görmüş olan ve zamanında bu ülkeleri çeşitli vesilelerle şiddetle eleştirmiş olan Hindistan’ın da aynı hataları tekrarlaması üzüntü verici bir olaydır. Bu noktada herkesin ümidi Hindistan’ın nükleer tercihlerinin Güney Asya’da gereksiz bir silahlanma yarışına yol açmamasıdır.
Hindistan’ın Çin ve Pakistan karşısında kendisini rahat hissetmek icin nükleer silahlara başvurmasının Pakistan’dan da benzeri bir tepki doğuracağı beklenmektedir. Halbuki bu iki ülkenin kaynaklarını silahlanmaya yatırması kendi vatandaşları açısından hiç de hayırlı değildir. Güneydoğu Asya’nın son otuz yıldaki ekonomik başarısı Latin Amerika’nin 1990’larda tekrar kendini toplarlaması, Doğu Avrupa ülkelerinin demir perdeyi atarak gelişmiş ülkeler dünyasına geri dönmek için süratle ilerlemeleri ve Yunanistan, Türkiye, Fas ve Tunus gibi Akdeniz ülkelerinin kendi ölçülerinde “çağ atlamaya” çalıştıkları bir dönemde Hindistan ve Pakistan’in kaynaklarını tarım, sanayi, hizmetler ve bilgi devrimine yatırmaları beklenirdi. Esasen Hindistan’da son beş yılda süratli ekonomik gelişmenin işaretleri görülmeye başlamıştı. Ülke tekstil, kimya ve bilgisayar sektörlerinde ucuz işçilik ile az sayıda fakat çok kaliteli teknik elemanlarını birleştirerek dünya pazarlarında rekabet eder hale gelmişti. Devletin ekonomi üzerindeki kontrolleri azaltılırken dünyanın diğer yörelerinden Hindistan’a sermaye akışı başlamıştı. Güneydoğu Asya’daki krizin gelişmiş ülkelerdeki yatırımcıları daha önceden bu ülkelere yönlendirdikleri kaynaklarla şimdi ne yapacaklarını düşünmeye ittiği bir dönemde Hindistan cazip bir alternatif haline gelmişti. Hindistan’in nükleer tercihinin dünya ülkelerinden gördüğü tepki sonrasında bu fırsatın kaçıp kaçmadığını zaman gösterecek.
Ancak Hindistan’ın nükleer denemelerini eleştirirken Batı tepkisinin de yerinde olduğunu söylemek haksızlık olur. Batı ülkelerinin Doğu ülkelerine karşı her zaman önyargılı ve art niyetli olduğu yönündeki komplo teorilerini ciddiye almasak bile Batı dünyasının son birkaç gündür gösterdiği tepkileri yadırgamamak zordur. Kanımızca Batı dünyası nükleer denemeler öncesinde dolaylı olarak Hindistan’a çok yanlış bir mesaj vermiştir. Hatırlanacağı üzere geçtiğimiz yıl “dünya büyük ve zengin ülkeler kulübü” olarak adlandırılabilecek olan G-7 grubuna Rusya da dahil edilmişti. 1980’lerin başında ABD, İngiltere, Fransa, Almanya ve Japonya arasında G-5 olarak kurulan bu danışma mekanizması daha sonra Kanada ve İtalya’yı da içine alacak şekilde genişletilmişti. Ancak bu gruba Rusya’nın dahil edilmesi oldukça ilginçtir. Demokratik gelenekler kriter kabul edilirse bu yedi ülkeden sonra en büyük ekonomiye sahip ülkeler İspanya, Hollanda ve Avustralya olurdu. Demokratik gelenekler yerine stratejik önem kriter alınırsa da Rusya’ya paralel olarak Brezilya, Güney Afrika, Kore ve Çin akla gelebilirdi. Ancak bu ülkeler değil Rusya’nın seçilmiş olması önemli bir gerçeğe işaret etmektedir: Rusya’nın nükleer gücü nedeniyle ikinci (ya da bir buçuğuncu) süper güç olarak kabul edilmesi. Bu noktada genel askeri güç değil nükleer gücün esas alındığı da çok açıktır, zira Çeçenler ile mücadelede gösterdiği performans sonrasında Rusya’nın dünyanın herhangi bir yerinde bir konvansiyonel güç gösterisi ortaya koyma olanağı olmadığı ortaya çıkmıştır. Kısacası nükleer silah stokları Rusya’yı üçüncü sınıf bir gelişmekte olan ülke konumundan alıp dünyanın önde gelen ekonomik devleri ile aynı masaya oturabilir hale getirmektedir. Dünya siyasi sahnesinde Çin’in Brezilya’dan, Fransa’nın da Almanya’dan daha fazla ciddiye alınmasının da aynı değerlendirmeden kaynaklandığı söylenebilir. Bu işaretleri iyi okuyan Hindistan’ın da nükleer kapasitesini açığa vurmuş olmasını şaşkınlıkla karşılamamak gerekir.
Dünya kamuoyunda tepkilere yol açan bir nokta da nükleer denemeler konusunda Hindistan’daki BJP hükümetinin sağ gösterip sol vurmuş olmasıdır. BJP liderleri seçim kampanyasında ateşli nutuklar çekmelerine rağmen iktidara geldikten sonra nükleer kulübe girme konusunda temkinli demeçler vermişlerdi. Ancak dünya kamuoyunu rahatlatan demeçlerinin üzerinden bir ay geçmeden seçim meydanlarında verdikleri sözü tutmuşlardır. Bu konuda en enerjik eleştiriler Amerika Birlesik Devletleri Dışişleri Bakanlığı ’ndan gelmiştir. Ancak son 30 yılın siyasi olaylarına göz atıldığında ABD Dışişleri Bakanlığı’nın Hindistan’ı iki yüzlülükle suçlamasını insana ister istemez gülünç gelmektedir. Dünya kamuoyunun tepkisini çekmesi kesin olan fakat kendi stratejik çıkarları açısından zorunlu gördüğü bir hamle yapmak üzere olan bir ülkenin planlarını davul zurna ile dünyaya ilan etmesi beklenemez. ABD’nin dünya kamuoyunu karşısına alma pahasına girdiği Vietnam macerasını 1962’den 1966-67’ye kadar oldukça gizli kapaklı sürdürdüğü hatırlardadır. Yine aynı şekilde ABD’nin Rusya’yı üzerinde stratejik istihbarat konusunda mat etmesini sağlayan U-2 uçaklarının varlığı da bir tanesi düşürülmeden açıklanmamıştı. ABD’nin açıkça karşı çıkacağını bilen Hindistan nükleer silah programını açıkça ilan etme projesini gerçekleştirmeden önce ABD ile istişare etseydi, belki de karşı karşıya kalacağı yoğun tepki nedeniyle denemelerin eşiğinden döndürülebilirdi. Bu ihtimali düşünen Hindistan başbakanı dünyaya emri vaki yapmayı tercih etmiştir.
Hindistan’ın kararında etkili olmuş olabilecek bir faktör de Birleşmiş Milletler Örgütü’nün yeniden yapılanma planlarıdır. Bu çerçevede güvenlik konseyindeki daimi üye sayısının beşten yedi, sekiz yada dokuza çıkartılma olasılığından bahsedilmektedir. Bu yarışta İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki ekonomik savaşın galipleri Almanya ve Japonya önde görünmektedir. Ancak dünya nüfusunun altıda birini oluşturan bir dokuz yüz milyon Hindu’nun da konseyde daimi bir üyeye sahip olmaları gerektiği sıkça ortaya atılan bir görüştür. Buna paralel olarak bir milyar ikiyüz Müslüman’ı da kimin temsil edeceği sorusu ortaya çıkabilir. Hindistan’a karşılık verme içgüdüsünün yanı sıra dünya Müslüman’larının stratejik alandaki temsilcisi olma iddiasının da Pakistan’ın nükleer kulübe girme kararı vermesine yol açması mümkündür.
Hindistan’ın nükleer silah sahibi ülkeler grubuna girmesinin dünya stratejik dengelerini değiştireceği açıktır. Yüzyıllar, hatta bin yıllardır barışçı eğilimleriyle tanınan Hint halkının askeri politikada aniden bu kadar aktif rol alması herkesi şaşırtmıştır. Ancak Pakistan’ın gayri resmi, Çin’in de resmi olarak benzer teknolojilere sahip oldukları düşünülürse Hindistan’ın yeni konumunun gereğince dengelenmesi olası görünmektedir. Son yıllarda kırk yıllık bir kayıptan sonra dünya ile entegrasyon ve ekonomik büyüme trenini yakaladığı izlenimini veren Hindistan’ın nükleer deneme tercihiyle doğru mu yanlış mı yaptığının yargısını tarih verecektir.

0 Comments:
Post a Comment
<< Home