Türkiye'nin Dünya İle Bütünleşmesi
***
Globalizasyon terimi son on yıldır bütün dünya ülkelerininin hem ekonomik hem de siyasi gündeminin en ön sıralarını işgal etti. Haberleşme teknolojisinde atılan dev adımların dünyanın her köşesinde yaşayan insanları kolayca ve süratli bir şekilde birbirlerine bağlaması sonucunda içine kapanık toplumların hayatta kalma şansı gitgide azaldı. Açıklık, saydamlık ve dünya ile bütünleşme prensipleri ekonomik alanda kaçınılmaz, siyasi alanda da oldukça yaygın hale geldi.
Türkiye dünya ile bütünleşmenin neresinde? İlk bakışta bu soruya çok olumlu bir cevap vermek mümkün olabilir, zira Türk toplumu 1980'lerden beri son derece önemli birkaç adım attı:
1. Türk insanı dünyada rahatça dolaşmaya ve kendi dışındaki kültürel ve ekonomik sistemleri yerinde görerek öğrenmeye başladı.
2 . İthalat ve ihracatın üretim ve tüketim içindeki payı katlanarak arttı. Buna ek olarak sermaye giriş çıkışında önemli seviyede, emek giriş çıkışında da sınırlı çapta gelişmeler kaydedildi.
3. Telefon ve televizyon gibi modern teknoloji araçları Türk insanının ezici bir çoğunluğunun evine girerek hayatın ayrılmaz bir parçası haline geldi.
Yukarıda özetlediğimiz olaylar, 1990'lar Türkiye'sinin 1970'ler Türkiye'sinden neden çok daha ileride olduğunu göstermektedir. Ancak kanımızca bu gözlemler tablonun hepsini yansıtmıyor. Öncelikle, Türkiye'nin 1990'larda yaptığı dünyaya açılma hamlesini baştan sona bir yenilik olarak değil, kısmen de 2. Dünya Savaşı sonrasında Türkiye'nin mahkum olduğu içine kapanıklık çemberinin aşılması olarak yorumlamak gerekir. Cumhuriyetin ilk yıllarında Türkiye'nin dış dünya ile bütünleşmesi o dönemin bütün maddi imkansızlıklarına rağmen bugünkü ile karşılaştırılabilecek seviyedeydi. Bir yandan 1920'lerin dünyasını etkileyen küreselleşme akımları, öte yandan da Osmanlı'dan devralınan çok uluslu imparatorluk mirası genç cumhuriyetin yakın komşuları ve batı dünyası ile çok kısa zamanda derin ilişkiler kurmasını sağlamıştı. Atatürk'’ün liderliğindeki yönetimin, kendinden önceki ittihat ve terakki iktidarinin aksine dış politikada mantığı duygusallığın önüne geçirmesi de bu ilişkilerin gelişmesini hızlandırmıştı.
Ancak Türkiye 1930'lardaki küresel buhran, 2.Dünya Savaşı ve ardından gelen soğuk savaş dönemlerinde gitgide içine kapanmıştır. Bunun bir nedeni komşularının çoğunluğunun demir perde ülkeleri ile bunları taklit etmeye çalışan Arap rejimlerinin oluşturması, diğer nedeni de Türk halkı ve komşu ülkeler halkları arasında önemli seviyede ticari ilişkiler bulunmamasıydı. Bu yıllarda bölgede misyon ve vizyonuna karar vermeyen Türkiye dış politikada ağırlığı mecburen Amerika ve Almanya gibi önde gelen batı ülkeleriyle ilişkilere verdi. Ancak bölgede ayağını yere sağlam basamayan ve dünya kültürel ve felsefi gelişme zinciri içinde nereye oturduğuna tam karar veremeyen Türkiye'nin batı ile ilişkileri de gitgide batıyı anlamaya çalışmak ve başarılı yönlerini Türkiye'ye uyarlamaktan uzaklaşıp büyük bir hayranlık seli ile büyük bir kıskançlık ve yabancılaşma duygusu arasında gidip gelen bir çizgiye oturdu. Türkiye bu talihsiz ruh halinden ancak 1980'lerden itibaren kurtulmaya başladı.
Dünya ile entegrasyonun Türkiye'ye neler kazandıracağı sorusuna cevap verebilmek için 1930'lardan 1980'lere kadar süren 1950'lerde görülen istisnai dışa açılma performansı hariç içine kapanıklık döneminin Türkiye'ye neler kaybettirdiğini incelemek gerekir. Bu dönemde Türkiye siyasi alanda iki önemli fırsatı değerlendiremedi: Önce 1970'li yılların başında hasbelkader yakalanan Avrupa Ekonomik Topluluğuna girme fırsatını kaçırdı, daha sonra da Doğu Asya ülkelerinin geçirdiği ekonomik ve teknolojik transformasyonu takip etmeyi başaramadı. Cumhuriyet döneminde batı dünyası ile ilişkilerde Yunanistan'ın batı dünyası ile olan ilişkilerini mihenk taşı edinen Türkiye 1920'lerin sonu ve 1950'lerin ortasında iki kez Yunanistan'ın önüne geçebildi, ancak 1960'lardan sonra gitgide geri kaldı. Ekonomik reform cephesinde ise özelleştirme, liberalleşme ve dışa açılma fikirlerini gelismekte olan ülkelerin pek çoğundan önce yakalama başarısını gösteren Türkiye, bu kavramları bir türlü uygulamaya koyamayarak sanayileşme yarışında da atılım yapamadı.
Türkiye'nin dünya ile entegrasyon çabası yıllar boyunca kararlılıkla devam etmesine karşın, bu süreci önemli ölçüde yavaşlatan birkaç eksiklik göze çarpmaktadır:
1. Türkiye siyasi ve ekonomik konularda yeterince insiyatif kullanmamaktadır . İkili ilişkilerinde genelde pasif kalmakta, karşı tarafın hamlelerine reaksiyon göstermekle yetinmektedir. Yunanistan'ın Ege'deki tahriklerine, İran'in rejim ihrac etme gayretlerine karşı gündemi belirleme imkanının kendisine geçmesini sağlayacak adımlar atamamaktadır.
2. Türkiye'nin dış tanıtımı oldukça yetersizdir. Dünyada, özellikle de Avrupa kıtası dışındaki ülkelerde Türkiye siyasi, kültürel ve ekonomik ağırlığından beklenecek oranda tanınmamaktadır. Türkiye Cumhuriyeti, kendi vatandaşlarının dünyanın diğer ülkelerindeki şahsi ilişkilerini toplumsal bir artı değere dönüştürememektedir.
3. Türkiye'nin dış politikası periyodik olarak mantık ve pozitivizm çizgisinden ayrılıp duygusal bir çerçeveye sapmaktadır. Bu talihsiz dönemlerde kamuoyu, iyimserlik ve kötümserlik arasında hızla gidip gelmekte, davranışlarını dünya gerçeklerine göre değil o anki ümit yada dileklerine göre ayarlamaktadır. Bunun en güzel örneği son birkaç yıldır Rusya ile olan ilişkilerde gözlenmistir. Başlangıçta Türkiye Rusya ile rasyonal bir şekilde oturup müzakere etmek ve batı dünyasını yanına çekmeye gayret etmek yerine gerçekten uzak büyük söylemler ortaya atmış ve 'masaya yumruk vurma' edebiyatı yapmıştır. Bu çizgi sonuç getirmeyince Türkiye Amerika'nın da teşvikiyle olaya daha hesaplı yaklaşmaya başlamış ve başlangıçta kaçırdığı fırsatlardan pek çoğunu tekrar yakalayabilmiştir.
Dünya siyasi sahnesindeki çeşitli ülkeleri gözlemlediğimizde etkinlik ve saygınlığın her zaman ekonomik ve askeri gücü ile atbaşı gitmediğini görüyoruz. Örneğin İsveç oldukça küçük bir ülke olmasına rağmen, Malezya kişi başına gelir seviyesinde bizden pek farklı olmamasına rağmen, İran ise sürtüşmeci ve çağdışı bir rejime sahip olmasına rağmen dış politika oyununu doğru oynamaları sayesinde dünyada güçleriyle orantılı olmayan bir ağırlık sahibi olmuşlardır. Buna karşılık İtalya,Fransa ile aynı büyüklükte bir ekonomi olmasına rağmen siyasi etkinlikte Fransa ile boy ölçüşememektedir. Polonya'nın Amerika ile etnik bağları belki de İsrail kadar güçlü olmasına rağmen bundan pek faydalanamamıştır. Meksika da oldukça büyük nüfusu ve kendisiyle aynı dili konuşan yakın ülkeleler grubuna rağmen Kore'nin gösterdiği dışa açılma hamlesini gerçekleştirememiştir. Bir üllkenin siyasi ve ekonomik güçlü ne olursa olsun, bunu en iyi şekilde kullanan bir dış politika çizgisi geliştirmesi gerekir. Bu durumu bir kağıt oyununa benzetebiliriz. Bir oyuncunun eline hangi kartların geleceği şansa bağlıdır, ancak kartlar ne olursa olsun bunları en iyi şekilde oynamak uzun vadede başarılı oyuncular ile başarısız oyuncuları birbirinden ayıran farktır. Bu noktada Türkiye'yi az önce bahsettiğimiz örnekteki beklentilerin üzerine çıkan İsveç, Malezya ve İran çizgisinde değil, beklentilerin altında kalan İtalya ve Polonya Çizgisindedir.
Türkiye dünyadaki yerinin ne olacağını kendisi belirlemeye mecburdur. Geleceğinin çerçevesini çizmeyi başkalarının eline bırakan toplumlar başarısızlığı davet etmektedirler. Türkiye önem verdiği konularda ağırlığını baştan kararlı bir şekilde koyarsa istedigi sonuçları alması ihtimali artacaktır. Sonuçta uluslararası ilişkiler bir alış veriş sistemidir. Bütün dünya ülkelerini birleştiren ortak bir nokta vardır, o da ekonomik çıkarlardır. Dünya tarihi gösteriyor ki ekonomik çıkarlarını dikkatlice hesaplayan ve uluslararası ortamda diğer ülkelerle rasyonalite sınırları içinde karşılılıklı tartışan ve uzlaşma yolları arayan ülkeler istediklerini elde etmekte başarılı olmaktadırlar.
Dünyayı tanımak ve dünyayla bütünleşmenin bir şartı da kendini iyi tanımaktır. Türkiye gerçekçi özeleştiri yapmakta ciddi şekilde zorlanmaktadır. Gerek batı ülkelerinin gerekse bazı Müslüman ülkelerin çeşitli siyasal ve kültürel konularda Türkiye'ye ve Türklere karşı önyargılı davrandığı söylenebilir. Ancak batı dünyasını dürüst olmamakla suçlayan Türk toplumunun kendi kendine karşı da yeterince dürüst olduğunu söylemek zordur. Türkiye insan hakları ihlallerinden enflasyona kadar kendi toplum bünyesine zarar veren pekçok olay hakkında çözüme yönelik adımlar atmayı batı dünyasından uyarılar gelene kadar ertelemektedir. Kendi iç sorunlarını kendi başına çözme kararlılığı yeterince güçlü olmayan bir Türkiye'nin dünya ile entegrasyonu ve başka ülkelerle olan ilişkilerinde hakkını araması zorlaşmaktadır. Karşı tarafın tutumu ne olursa olsun Türkiye'nin çıkarları önce kendi iç sorunlarını kendi iradesiyle çözmek, sonra da dış ilişkilere duygusal değil mantıksal olarak yaklaşmaktır.
Gözden geçirmeye çalıştığımız bütün olumsuzluklara rağmen Türkiye'nin dünya ile bütünleşmede büyük mesafe kaydettiği bir gerçektir. Bunu hem Türkiye içindeki hem de Türkiye dışındaki gözlemciler sıkça ifade etmektedirler. Aynı trendi Türkiye'nin dış ticaret, turizm ve sermaye akışı rakamlarından da gözlemek mümkündür. Bugün Türkiye ekonominin her sektöründe dünya ile rekabet edebilecek ürünler ortaya koyabilmektedir. Çeşitli sanayi kuruluşlarımız Avrupa'da kalite ödülleri kazanmaktadır. Ülkemizin insanları televizyon, telefon, bilgisayar, uçak gibi modern teknolojinin sunduğu nimetleri batılı cağdaşları kadar rahat ve etkin kullanabilmektedir. Türk insanı dil bilmekte, ekonomik fırsatlar gerektirdiği zaman çekinmeden Pekin'den Kahire'ye, Moskova'dan Paris'e dünyanın her noktasına giderek iş takip edebilmektedir.
Fakat buna rağmen dünya finans piyasalarında Türkiye'nin işgal etmekte olan yere baktığımızda hayal kırıklığına uğruyoruz. Neden? Sonuçta dünya finans piyasaları karşılıklı güven kurumlarından oluşur. Bir ülkeye sermaye akışı dünya yatırımcılarının o üllkeye olan güvenini gösterir. Türkiye bütün bilgi, deneyim ve dinamizmine rağmen bu alanda zorlanmaktadır. Bu konuda en büyük problemi kamu sektöründeki oluşturmaktadır. Türkiye'ye bakan yabancı gözlemciler halkın dinamizme ek olarak yüksek enflasyon, hesapsız devlet bütçesi, gelir dağılımı eşitsizliği ve insan hakları ihlallerini görmektedirler. Makro seviyedeki problemler de ister istemez Türk vatandaşlarının, özel sektör şirketlerinin ve sivil toplum örgütlerinin dünya ile entegrasyonunu zorlaştırmaktadır.
Türkiye dünyaya entegrasyonda pek çok basamağı geride bırakmıştır. Önümüzde kalan en önemli basamak devlet yönetimimizi dünya standartlarına ulaştırmaktır. Türkiye'nin hem dış politika sahnesinde üllke çıkarlarını korumak için, hem ülke ekonomisinin gelişme temposunu sürdürebilmesi için, hem de teknoloji ve çağdaşlaşma fırsatlarının değerlendirilebilmesi için güçlü bir devlete ihtiyacı vardır. Fakat güçlü devlet, büyük devlet değildir. Güçlü devlet, az konuya eğilen, fakat eğildiği konuları sonuçlandıran devlettir. Çesitli nedenlerden dolayı dünya ile bütünleşme yarışında devlet,özel sektörün çok gerisinde kalmıştır. Bu durumda Türk toplumunun dünya ile bütünleşme hedefinine giden yolda adımlarını hızlandirabilmesi için devletin siyasi işlevlerinin saydamlaştırılması ve ekonomideki rolün azaltılması son derece faydalı olacaktır. Devletin görev alanının daraltılması ve devlet mekanizmalarının daha etkin hale getirilmesi, devletin dünya ile bütünleşme yolunda belki de en önemli görevi olan eğitim konusuna konsantre olabilmesine yardımcı olacaktır.
***
Globalizasyon terimi son on yıldır bütün dünya ülkelerininin hem ekonomik hem de siyasi gündeminin en ön sıralarını işgal etti. Haberleşme teknolojisinde atılan dev adımların dünyanın her köşesinde yaşayan insanları kolayca ve süratli bir şekilde birbirlerine bağlaması sonucunda içine kapanık toplumların hayatta kalma şansı gitgide azaldı. Açıklık, saydamlık ve dünya ile bütünleşme prensipleri ekonomik alanda kaçınılmaz, siyasi alanda da oldukça yaygın hale geldi.
Türkiye dünya ile bütünleşmenin neresinde? İlk bakışta bu soruya çok olumlu bir cevap vermek mümkün olabilir, zira Türk toplumu 1980'lerden beri son derece önemli birkaç adım attı:
1. Türk insanı dünyada rahatça dolaşmaya ve kendi dışındaki kültürel ve ekonomik sistemleri yerinde görerek öğrenmeye başladı.
2 . İthalat ve ihracatın üretim ve tüketim içindeki payı katlanarak arttı. Buna ek olarak sermaye giriş çıkışında önemli seviyede, emek giriş çıkışında da sınırlı çapta gelişmeler kaydedildi.
3. Telefon ve televizyon gibi modern teknoloji araçları Türk insanının ezici bir çoğunluğunun evine girerek hayatın ayrılmaz bir parçası haline geldi.
Yukarıda özetlediğimiz olaylar, 1990'lar Türkiye'sinin 1970'ler Türkiye'sinden neden çok daha ileride olduğunu göstermektedir. Ancak kanımızca bu gözlemler tablonun hepsini yansıtmıyor. Öncelikle, Türkiye'nin 1990'larda yaptığı dünyaya açılma hamlesini baştan sona bir yenilik olarak değil, kısmen de 2. Dünya Savaşı sonrasında Türkiye'nin mahkum olduğu içine kapanıklık çemberinin aşılması olarak yorumlamak gerekir. Cumhuriyetin ilk yıllarında Türkiye'nin dış dünya ile bütünleşmesi o dönemin bütün maddi imkansızlıklarına rağmen bugünkü ile karşılaştırılabilecek seviyedeydi. Bir yandan 1920'lerin dünyasını etkileyen küreselleşme akımları, öte yandan da Osmanlı'dan devralınan çok uluslu imparatorluk mirası genç cumhuriyetin yakın komşuları ve batı dünyası ile çok kısa zamanda derin ilişkiler kurmasını sağlamıştı. Atatürk'’ün liderliğindeki yönetimin, kendinden önceki ittihat ve terakki iktidarinin aksine dış politikada mantığı duygusallığın önüne geçirmesi de bu ilişkilerin gelişmesini hızlandırmıştı.
Ancak Türkiye 1930'lardaki küresel buhran, 2.Dünya Savaşı ve ardından gelen soğuk savaş dönemlerinde gitgide içine kapanmıştır. Bunun bir nedeni komşularının çoğunluğunun demir perde ülkeleri ile bunları taklit etmeye çalışan Arap rejimlerinin oluşturması, diğer nedeni de Türk halkı ve komşu ülkeler halkları arasında önemli seviyede ticari ilişkiler bulunmamasıydı. Bu yıllarda bölgede misyon ve vizyonuna karar vermeyen Türkiye dış politikada ağırlığı mecburen Amerika ve Almanya gibi önde gelen batı ülkeleriyle ilişkilere verdi. Ancak bölgede ayağını yere sağlam basamayan ve dünya kültürel ve felsefi gelişme zinciri içinde nereye oturduğuna tam karar veremeyen Türkiye'nin batı ile ilişkileri de gitgide batıyı anlamaya çalışmak ve başarılı yönlerini Türkiye'ye uyarlamaktan uzaklaşıp büyük bir hayranlık seli ile büyük bir kıskançlık ve yabancılaşma duygusu arasında gidip gelen bir çizgiye oturdu. Türkiye bu talihsiz ruh halinden ancak 1980'lerden itibaren kurtulmaya başladı.
Dünya ile entegrasyonun Türkiye'ye neler kazandıracağı sorusuna cevap verebilmek için 1930'lardan 1980'lere kadar süren 1950'lerde görülen istisnai dışa açılma performansı hariç içine kapanıklık döneminin Türkiye'ye neler kaybettirdiğini incelemek gerekir. Bu dönemde Türkiye siyasi alanda iki önemli fırsatı değerlendiremedi: Önce 1970'li yılların başında hasbelkader yakalanan Avrupa Ekonomik Topluluğuna girme fırsatını kaçırdı, daha sonra da Doğu Asya ülkelerinin geçirdiği ekonomik ve teknolojik transformasyonu takip etmeyi başaramadı. Cumhuriyet döneminde batı dünyası ile ilişkilerde Yunanistan'ın batı dünyası ile olan ilişkilerini mihenk taşı edinen Türkiye 1920'lerin sonu ve 1950'lerin ortasında iki kez Yunanistan'ın önüne geçebildi, ancak 1960'lardan sonra gitgide geri kaldı. Ekonomik reform cephesinde ise özelleştirme, liberalleşme ve dışa açılma fikirlerini gelismekte olan ülkelerin pek çoğundan önce yakalama başarısını gösteren Türkiye, bu kavramları bir türlü uygulamaya koyamayarak sanayileşme yarışında da atılım yapamadı.
Türkiye'nin dünya ile entegrasyon çabası yıllar boyunca kararlılıkla devam etmesine karşın, bu süreci önemli ölçüde yavaşlatan birkaç eksiklik göze çarpmaktadır:
1. Türkiye siyasi ve ekonomik konularda yeterince insiyatif kullanmamaktadır . İkili ilişkilerinde genelde pasif kalmakta, karşı tarafın hamlelerine reaksiyon göstermekle yetinmektedir. Yunanistan'ın Ege'deki tahriklerine, İran'in rejim ihrac etme gayretlerine karşı gündemi belirleme imkanının kendisine geçmesini sağlayacak adımlar atamamaktadır.
2. Türkiye'nin dış tanıtımı oldukça yetersizdir. Dünyada, özellikle de Avrupa kıtası dışındaki ülkelerde Türkiye siyasi, kültürel ve ekonomik ağırlığından beklenecek oranda tanınmamaktadır. Türkiye Cumhuriyeti, kendi vatandaşlarının dünyanın diğer ülkelerindeki şahsi ilişkilerini toplumsal bir artı değere dönüştürememektedir.
3. Türkiye'nin dış politikası periyodik olarak mantık ve pozitivizm çizgisinden ayrılıp duygusal bir çerçeveye sapmaktadır. Bu talihsiz dönemlerde kamuoyu, iyimserlik ve kötümserlik arasında hızla gidip gelmekte, davranışlarını dünya gerçeklerine göre değil o anki ümit yada dileklerine göre ayarlamaktadır. Bunun en güzel örneği son birkaç yıldır Rusya ile olan ilişkilerde gözlenmistir. Başlangıçta Türkiye Rusya ile rasyonal bir şekilde oturup müzakere etmek ve batı dünyasını yanına çekmeye gayret etmek yerine gerçekten uzak büyük söylemler ortaya atmış ve 'masaya yumruk vurma' edebiyatı yapmıştır. Bu çizgi sonuç getirmeyince Türkiye Amerika'nın da teşvikiyle olaya daha hesaplı yaklaşmaya başlamış ve başlangıçta kaçırdığı fırsatlardan pek çoğunu tekrar yakalayabilmiştir.
Dünya siyasi sahnesindeki çeşitli ülkeleri gözlemlediğimizde etkinlik ve saygınlığın her zaman ekonomik ve askeri gücü ile atbaşı gitmediğini görüyoruz. Örneğin İsveç oldukça küçük bir ülke olmasına rağmen, Malezya kişi başına gelir seviyesinde bizden pek farklı olmamasına rağmen, İran ise sürtüşmeci ve çağdışı bir rejime sahip olmasına rağmen dış politika oyununu doğru oynamaları sayesinde dünyada güçleriyle orantılı olmayan bir ağırlık sahibi olmuşlardır. Buna karşılık İtalya,Fransa ile aynı büyüklükte bir ekonomi olmasına rağmen siyasi etkinlikte Fransa ile boy ölçüşememektedir. Polonya'nın Amerika ile etnik bağları belki de İsrail kadar güçlü olmasına rağmen bundan pek faydalanamamıştır. Meksika da oldukça büyük nüfusu ve kendisiyle aynı dili konuşan yakın ülkeleler grubuna rağmen Kore'nin gösterdiği dışa açılma hamlesini gerçekleştirememiştir. Bir üllkenin siyasi ve ekonomik güçlü ne olursa olsun, bunu en iyi şekilde kullanan bir dış politika çizgisi geliştirmesi gerekir. Bu durumu bir kağıt oyununa benzetebiliriz. Bir oyuncunun eline hangi kartların geleceği şansa bağlıdır, ancak kartlar ne olursa olsun bunları en iyi şekilde oynamak uzun vadede başarılı oyuncular ile başarısız oyuncuları birbirinden ayıran farktır. Bu noktada Türkiye'yi az önce bahsettiğimiz örnekteki beklentilerin üzerine çıkan İsveç, Malezya ve İran çizgisinde değil, beklentilerin altında kalan İtalya ve Polonya Çizgisindedir.
Türkiye dünyadaki yerinin ne olacağını kendisi belirlemeye mecburdur. Geleceğinin çerçevesini çizmeyi başkalarının eline bırakan toplumlar başarısızlığı davet etmektedirler. Türkiye önem verdiği konularda ağırlığını baştan kararlı bir şekilde koyarsa istedigi sonuçları alması ihtimali artacaktır. Sonuçta uluslararası ilişkiler bir alış veriş sistemidir. Bütün dünya ülkelerini birleştiren ortak bir nokta vardır, o da ekonomik çıkarlardır. Dünya tarihi gösteriyor ki ekonomik çıkarlarını dikkatlice hesaplayan ve uluslararası ortamda diğer ülkelerle rasyonalite sınırları içinde karşılılıklı tartışan ve uzlaşma yolları arayan ülkeler istediklerini elde etmekte başarılı olmaktadırlar.
Dünyayı tanımak ve dünyayla bütünleşmenin bir şartı da kendini iyi tanımaktır. Türkiye gerçekçi özeleştiri yapmakta ciddi şekilde zorlanmaktadır. Gerek batı ülkelerinin gerekse bazı Müslüman ülkelerin çeşitli siyasal ve kültürel konularda Türkiye'ye ve Türklere karşı önyargılı davrandığı söylenebilir. Ancak batı dünyasını dürüst olmamakla suçlayan Türk toplumunun kendi kendine karşı da yeterince dürüst olduğunu söylemek zordur. Türkiye insan hakları ihlallerinden enflasyona kadar kendi toplum bünyesine zarar veren pekçok olay hakkında çözüme yönelik adımlar atmayı batı dünyasından uyarılar gelene kadar ertelemektedir. Kendi iç sorunlarını kendi başına çözme kararlılığı yeterince güçlü olmayan bir Türkiye'nin dünya ile entegrasyonu ve başka ülkelerle olan ilişkilerinde hakkını araması zorlaşmaktadır. Karşı tarafın tutumu ne olursa olsun Türkiye'nin çıkarları önce kendi iç sorunlarını kendi iradesiyle çözmek, sonra da dış ilişkilere duygusal değil mantıksal olarak yaklaşmaktır.
Gözden geçirmeye çalıştığımız bütün olumsuzluklara rağmen Türkiye'nin dünya ile bütünleşmede büyük mesafe kaydettiği bir gerçektir. Bunu hem Türkiye içindeki hem de Türkiye dışındaki gözlemciler sıkça ifade etmektedirler. Aynı trendi Türkiye'nin dış ticaret, turizm ve sermaye akışı rakamlarından da gözlemek mümkündür. Bugün Türkiye ekonominin her sektöründe dünya ile rekabet edebilecek ürünler ortaya koyabilmektedir. Çeşitli sanayi kuruluşlarımız Avrupa'da kalite ödülleri kazanmaktadır. Ülkemizin insanları televizyon, telefon, bilgisayar, uçak gibi modern teknolojinin sunduğu nimetleri batılı cağdaşları kadar rahat ve etkin kullanabilmektedir. Türk insanı dil bilmekte, ekonomik fırsatlar gerektirdiği zaman çekinmeden Pekin'den Kahire'ye, Moskova'dan Paris'e dünyanın her noktasına giderek iş takip edebilmektedir.
Fakat buna rağmen dünya finans piyasalarında Türkiye'nin işgal etmekte olan yere baktığımızda hayal kırıklığına uğruyoruz. Neden? Sonuçta dünya finans piyasaları karşılıklı güven kurumlarından oluşur. Bir ülkeye sermaye akışı dünya yatırımcılarının o üllkeye olan güvenini gösterir. Türkiye bütün bilgi, deneyim ve dinamizmine rağmen bu alanda zorlanmaktadır. Bu konuda en büyük problemi kamu sektöründeki oluşturmaktadır. Türkiye'ye bakan yabancı gözlemciler halkın dinamizme ek olarak yüksek enflasyon, hesapsız devlet bütçesi, gelir dağılımı eşitsizliği ve insan hakları ihlallerini görmektedirler. Makro seviyedeki problemler de ister istemez Türk vatandaşlarının, özel sektör şirketlerinin ve sivil toplum örgütlerinin dünya ile entegrasyonunu zorlaştırmaktadır.
Türkiye dünyaya entegrasyonda pek çok basamağı geride bırakmıştır. Önümüzde kalan en önemli basamak devlet yönetimimizi dünya standartlarına ulaştırmaktır. Türkiye'nin hem dış politika sahnesinde üllke çıkarlarını korumak için, hem ülke ekonomisinin gelişme temposunu sürdürebilmesi için, hem de teknoloji ve çağdaşlaşma fırsatlarının değerlendirilebilmesi için güçlü bir devlete ihtiyacı vardır. Fakat güçlü devlet, büyük devlet değildir. Güçlü devlet, az konuya eğilen, fakat eğildiği konuları sonuçlandıran devlettir. Çesitli nedenlerden dolayı dünya ile bütünleşme yarışında devlet,özel sektörün çok gerisinde kalmıştır. Bu durumda Türk toplumunun dünya ile bütünleşme hedefinine giden yolda adımlarını hızlandirabilmesi için devletin siyasi işlevlerinin saydamlaştırılması ve ekonomideki rolün azaltılması son derece faydalı olacaktır. Devletin görev alanının daraltılması ve devlet mekanizmalarının daha etkin hale getirilmesi, devletin dünya ile bütünleşme yolunda belki de en önemli görevi olan eğitim konusuna konsantre olabilmesine yardımcı olacaktır.

0 Comments:
Post a Comment
<< Home