Yeni Dünya Düzeni ve Aktif Dış Politika
***
Bu günlerde Türkiye’nin Dünya’daki yeri konusunda hararetli tartışmalar eksik olmuyor. Amerika sempatizanları, Avrupa Birliği taraftarları, Orta Doğu ve İslam kardeşliği taraftarları, Orta Asya meraklıları, Doğu Avrupa ile kader birliği içinde olduğumuzu düşünenler; irili ufaklı pekçok dünya görüşü Türk dış politikasında kendine yer edinmeye çalışıyor. İç politika sahnesindeki çalkantılar dış politikaya da ister istemez yansıyor. Buna bir de dünya ekonomik ve siyasi konjonktürünün süratle değişmesi eklenince Türk dış politikasında ilginç günler yaşanıyor. Bu yazımızda Türkiye Cumhuriyeti’nin dış politika tartışmalarında öne çıkan iki önemli konuya eğileceğiz:
1. Yeni dünya siyasi ve ekonomik düzeni içinde Türkiye’nin yeri 2. Türkiye’nin aktif bir dış politika izlemesi gereği.
Komünizmin çöküşü ve demir perdenin kalkması hiç şüphesiz Türkiye’nin dünya siyasi düzeni içindeki yerini derinden etkiledi. Bu noktada Türk dış politikasının yakın geçmişine kısaca göz atmak yararlı olacaktır. Ülkemizin son yetmiş yıldır bir ‘ada psikolojisi’ içinde yaşamakta olduğu söylenebilir. Bir yandan Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşünden kaynaklanan küskünlük duyguları, bir yandan da yeni cumhuriyetin geçirdiği kapsamlı inkılaplar Türkiye’de içe dönük bir ortam yarattı. Yeni cumhuriyet tam bu durumdan sıyrılmaya hazırlanırken patlayan dünya ekonomik buhranı ve ardından gelen İkinci Dünya Savaşı Türkiye’nin gerek bölge ülkeleri, gerekse dünya ile entegrasyonunu imkansız hale getirdi. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra kurulan soğuk savaş düzeninde de Türkiye batı ve doğu blokları arasındaki sınır üzerinde yer aldı. Etrafı bir yandan Rusya ve Bulgaristan gibi Varşova Paktı ülkeleri, öte yandan da Suriye ve Irak gibi sosyalizm sempatizanı otoriter rejimlerle çevrili olan Türkiye ekonomik ve siyasi ilişkilerini Amerika, Fransa, Almanya veya Pakistan gibi kendisinden çok uzakta olan ülkelerle kurmak durumunda kaldı. Bu şekilde bölge ile ilişkileri kopuk durumda kalan Türkiye Osmanlı İmparatorluğu zamanından kalan kozmopolit ve aktif dış politika geleneklerini sürdüremedi.
1990’larda sosyalist rejimlerin çökmesi Türkiye’nin karşı karşıya bulunduğu jeopolitik gerçekleri kökünden değiştirdi. Öncelikle Rus tehdidinin hafiflemesi Türk dış siyasetini serbestleştirdi. Henüz rayına oturmuş olmaktan uzak olsa bile komşularımızla ilişkilerimiz bloklar arası çatışma eksenine sıkışıp kalmaktan çıkıp ikili, karşılıklı alışverişe dayanan bir zemine kaymaya başladı. Türkiye Yunanistan ile ekonomik ilişkilerini, İran ile felsefi ayrılıklarını, Suriye ile stratejik anlaşmazlıklarını doğu/batı bölünmesi çerçevesi dışında bağımsız olarak irdeleyebilir hale geldi. Aynı anda Avrupa’da da entegrasyon sürecinin hızlanması Türkiye’nin Avrupa karşısındaki konumunu da dikkatle incelemesini gerekli kıldı. Orta Asya ülkelerinin Sovyet boyunduruğundan kurtulması da Türk dış politikasının ilgi sahasını genişletti. Özetlemeye çalıştığımız bu değişim sürecin bundan sonra da hızlanarak devam etmesi kaçınılmazdır.
Türk dış politikasını incelerken dikkat edilmesi gereken husus Türkiye’nin Dünya’daki yerinin bir sınıflama ve tercih meselesi olmadığı gerçeğidir. Dünyada kamplaşmalar dönemi geride kalmıştır: Gerekli olan bütün cephelerde aynı anda fakat ayrı ayrı Türkiyenin çıkarlarını gözetmektir. Bütün dünya ülkeleri ile hem ekonomik hem de siyasi ilişkilerimizi geliştirme çabaları birbirlerini tamamlayıcı niteliktedir. Avrupa ekonomik ve siyasi sisteminde yer almak, Balkanlarla ticaret hacmini geliştirmek, Rusya ve Orta Asya Türki Cumhuriyetleri’nde gerçekleşmekte olan transformasyondan en iyi şekilde yararlanmak, İran, Irak ve Suriye gibi komşularımızla mümkün olduğu kadar rasyonel ilişkiler kurmak, Amerika ile siyasi ve askeri işbirliğini pekiştirmek, Uzak Doğu ülkelerine açılmak gibi yolların hepsi de Türkiye için önemli ve gereklidir. Amerika ile yakın ilişkiler içinde olmak İran ile doğal gaz konusunda işbirliğine engel olmamalı,Avrupa Birliği’ne girme çabası içine girmemiz de Balkanlar’ı ihmal etmemize sebep olmamalıdır. Bu konuda gelişmiş veya gelişmekte olan bazı ülkelerin dış politiklarından ders alabiliriz: Örneğin Almanya, Çin, Rusya, İran, ABD ve Fransa ile aynı anda çok geniş kapsamlı ekonomik ilişkiler içindedir. Amerika Birleşik Devletleri bugün süper güç konumunu koruyabilmek için dünya devletleri arasında arabulucu ve katalizor konumuna sahip çıkmaktadır. Hindistan Rusya ile askeri işbirliğine giderken Amerikan sermayesini uzun vadeli yatırımlar için ülkesine çekebilmektedir.
Son yıllarda Türkiye içinde dünyanın değişik bölgeleriyle entegre olma çabası içine girmiş insanların sayısının artması sevindirici bir gelişmedir. Bu noktada gerekli olan bu insanların çoğulcu bir ortam içinde birarada barındırmanın yollarını bulmaktır. Örneğin, İslam dünyasını iyi tanıyanlarla batı dünyasını iyi anlayanlar Orta Doğu petrollerinin dünyaya satılması sürecinde Türkiye’ye iyi bir yer kazandırma konusunda işbirliği yapabilirlerse hepimiz kazanırız. Dünyanın aynı anda ekonomik entegrasyon ve siyasi bölünmeye gittiği bir ortamda Türkiye kültürel çeşitliliğini iyi kullanmalıdır. Batı ile doğu arasında köprü olma söylemi artık efsane değil ekonomik ve siyasi bir gerçek olmalıdır. Bu konuda İstanbul’un dinamizmini çok iyi değerlendirilmeli, Hong Kong ve Singapur’un başarıyla gerçekleştirdiği uluslararası kozmopolit ticaret merkezi modelinden ders almalıyız.
Aktif ve başarılı bir dış politika oluşturulması sürecinde üzerinde durulması gereken bir başka önemli konu da güncel ekonomik ve siyasi olayları hızlı olarak değerlendirip bu olaylarla uzun vadeli milli çıkarları bağdaştırabilmektir. Bu konuda henüz yeterince başarılı olamadığımız üzücü bir gerçektir. Örneğin Çekoslovakya, Yugoslavya ve Sovyetler Birliği’nin dağıldığı, İskoçya’nın İngiltere’den, Katalonya’nın İspanya’dan, Quebec’in Kanada’dan etnik nedenlerle ayrılmaya çalıştığı, Kuzey ve Güney Kore, Doğu ve Batı Almanya, Hong Kong ve Çin gibi aynı etnik gruplara dayanan devletlerin birleşme yolunda olduğu bir dünya konjonktüründe Kıbrıs davamızı dünya kamuoyu önünde savunamamamız utanç verici bir durumdur. Kıbrıs konusunda kendi çözüm önerilerimizi oluşturup Dünya’ya anlatmak yerine Kıbrıs Rum Yönetimi ve Yunanistan’ın insiyatiflerine reaksiyon gösterme ve Amerika ve İngiltere’nin önerilerine evet yada hayır yanıtını vermekle yetiniyoruz.
Rus petrollerinin taşınması konusundaki tavrımız da Kıbrıs davasından pek farklı değildir. İrade ve kararlılık yokluğu sebebiyle bu konuda da kısa zamanda dostlarımızı küstürüp düşmanlarımızı güldürmeyi başardığımız görülüyor. Azerbaycan’dan başlayıp Çeçenya veya Karabağ’dan geçen, Doğu Anadolu üzerinden Yumurtalık limanına inen yüzlerce kilometrelik bir boru hattı yapmayı öneriyoruz, ancak bunun fizibilite ve finansmanını sağlayamıyoruz. Bu çözümü bizden başka kabul eden kimse çıkmayınca biraz esneklik gösterip verimli ve uzlaşmacı alternatif çözümler ortaya atmak yerine masa yumruklama edebiyatı yapıyoruz. Bu olayı ekonomik bir fenomenden yerine onur meselesi haline dönüştürdüğümüz için köşeye sıkışıp kalıyoruz. Örneğin, Yunanistan ve Bulgaristan’ın önerdiği Karadeniz-Ege boru hattını Trakya’da yapmanın kar-zarar hesabını yapmıyoruz. Böyle bir boru hattının varlığının Ege Denizi’ni uluslararası hale getirip Yunanistan’la aramızdaki siyasi sorunlara ne gibi bir etki yapacağını tartışmıyoruz.
Bu noktada özellikle vurgulamak istiyoruz ki aktif ve tutarlı bir dış politika oluşturulması konusundaki sorumluluğun çoğu dış işleri bürokratlarımızın değil siyasetçilerimizindir. Bürokratlarımız ellerindeki sınırlı imkanlarla ellerinden geleni yapıyorlar, ancak siyasetçilerin Türk dış politikasını uzun vadeli bir stratejik çerçeveye oturtamaması, hatta bu konuda gayret bile sarfetmemesi ülkemize pahalıya mal oluyor.
Çok karmaşık bir jeopolitik konuma sahip olan Türkiye’nin etkin, enerjik ve tutarlı bir dış politika izlemesi hayati öneme sahip bir zorunluluktur. Siyasetçilerimizin dış ilişkiler üzerinde uzun vadeli stratejik plan oluşturmaları mecburiyeti Türk halkına olduğu kadar diğer bölge haklarına, dünyaya ve tarihe karşı da önemli bir sorumluluklarıdır. Zira Türkiye güçlü bir devlettir. Bölgede önemli bir devlettir. Tarihsel birikimi sağlam bir devlettir. Çevremizdeki Orta Çağ rejimleri ile karşılaştırdığımızda açıkça görebiliriz ki rejimimiz, geleneklerimiz, ekonomik potansiyelimiz, yetişmiş insan gücümüz yüksektir. Türkiye yüz yıldan beri siyasi ve ekonomik zorluklardan dolayı terketmek zorunda kaldığı bölgesel liderlik vazifesini tekrar üstlenmek zorundadır. Türkiye’nin Müslüman bir demokrat ülke olarak kendi vatandaşlarına ve bölge halklarına karşı iki temel görevi vardır: Batı dünyasındakı ırkçı, önyargılı akımlara karşı Doğu medeniyetinin haysiyetini korumak ve Batı medeniyetinin tarihi gelişme çizgisi içinde yakaladığı somut gelişmeleri doğuya taşımak. Bu doğrultuda Türkiye dış politikasının felsefi konularda da aktif bir çizgi alması zorunludur. Bölgenin siyasi geleceği konusunda Mısır, Suriye yada Yunanistan’ın aktif rol oynayıp bizim seyirci kalmamız eşyanın tabiatına aykırı bir durumdur.
Etrafı otoriter, hatta totaliter rejimlerle çevrili olan Türkiye’nin bölgesel siyasetin rasyonelleştirilmesi, demokrasinin yayılması ve birey hürriyetlerinin yerleştirilmesi ve korunması konularında bölgede aktif bir rol oynaması hem Türk vatandaşlarına hem de komşularımıza faydalı olacaktır. Dünya siyasi tarihine bakarsak, demokrasiden otoriter rejimlere değil, otoriter rejimlerden demokrasiye doğru giden bir değişim çizgisi görürüz. Son zamanlardaki teknolojik gelişmeler de ülkeler ve kültürler arasında açıklığı ve saydamlığı kolaylaştırmıştır. Böyle bir ortam içinde hala Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve demokrasi rejiminin Suriye, İran yada Suudi Arabistan tarafından tehdit altında olduğundan bahsedilebilmesi şaşılacak bir durumdur. Dünya’nın başka bir bölgesi ile basit bir paralellik kuralım: Güney Kore Kuzey Kore’nin nükleer silah geliştirme potansiyelinden korkabilir, ama Güney Kore’de artık kimse Kuzey Kore’nin rejim için bir tehdit oluşturduğunu düşünmüyor. Aynı şekilde, Türkiye’nin bölgedeki İslami rejimlere karşı kendi rejimini savunması değil o rejimleri çağa ayak uydurmaya zorlaması gerekir. Örneğin Türkiye rejimi ile kendi rejimini sakin kafayla karşılaştırma fırsatı bulan hiçbir İranlı’nın (devrimden menfaat sağlayan mollalar ve militanlar dışında) İran teokratik rejimini savunabileceğini sanmıyoruz. 1997 Türkiye’si İran’dan Müslümanlığı öğrenip kendi rejimini ıslah etmek durumunda değildir. Rejimimizin ıslah edilmeye muhtaç yanları olduğu kesindir, ama İran’ın son onbeş yıllık çizgisinde Türkiye’nin problemlerini çözmesine yardımcı olabilecek hiçbir gelişme olmamıştır. Buna karşılık Türkiye’nin İran’a insan hakları, adalet, özgürlük, ekonomik gelişme konusunda öğretmesi gereken pek çok şey vardır. Son yetmiş yılda tuttuğumuz cumhuriyet ve demokrasi yolu hem tarih önünde denenmiş hem de bilimsel ortam içinde araştırılmış, rejimlerin arasında en iyisi (yada en az kötüsü) olduğu açıkça ortadadır. Biz tuttuğumuz yola güvenelim: Tarih arkamızda, potansiyel önümüzdedir. Nasıl ki Amerika kırk yıl Doğu Avrupa’ya demokrasi, liberalizm ve kapitalizm propagandası yapmışsa, biz de aynısını İran’a, Irak’a, Suriye’ye yapmak zorundayız. Komşularının içişlerine müdahale çabalarına Türkiye’nin de aynı şekilde yanıt vermesi vakti çoktan gelmiştir. Örneğin İran büyükelçisi Türkiye’de şeriat yanlısı gösterilere katılıyorsa, Türkiye’nin de İran’a yönelik Farsça yayın yapan bir ‘hür İran radyosu’ oluşturarak demokrasinin gücünü ve faydalarını İran vatandaşlarına anlatması düşünülebilir.
Bölgesel ilişkiler kadar Avrupa ile ilişkiler konusunda da insiyatif eksikliğinin sıkıntılarını çekmekteyiz. Son otuz yıldır Türkiye Avrupa’nın kendisine biçtiği role reaksiyon göstermekle sınırlı kaldı. Gerçek şudur ki Türkiye Avrupa’yı Avrupa’nın Türkiye’yi tanıdığından çok daha iyi tanıyor. Bu durumda Türkiye ile Avrupa arasında verimli ilişkiler kurulmasında Türkiye’nin doğru tercihler yapmasının daha kolay olacağı beklenir, yeter ki Türk aydınları ve devlet görevlileri bu konuya sahip çıkıp üzerinde dikkatle düşünsünler.
Avrupa’nın Türkiye’yi yerleştirmeye çalıştığı rolden memnun değilsek bunun tutarlı ve kapsamlı bir alternatifini bir an önce ortaya koymalıyız. Avrupa ile ilişkilerde insiyatif kullanmayı Avrupa’ya kafa tutmakla karıştırmamak gerekir. Avrupa’nın Türkiye’ye olan bakışında bilgisizlik ve haksız önyargıların büyük bir yer tuttuğu tartışılmaz bir gerçektir, fakat Avrupa halkları arasında ön yargılı insanlar çok diye Avrupa’ya küsüp hırçınlaşma gereksiz ve faydasızdır. Coğrafi olarak Avrupa’nın sınırındayız ve bu durumu değiştiremeyiz. Ekonomik olarak ta Batı Medeniyeti’nin dünya hasılasının büyük bir bölümünü oluşturduğu ve teknoloji yarışında başı çektiği gerçeğini değiştiremeyiz. O halde bu çerçeve içerisinde haklarımızı en iyi savunma hedefine yönelmeliyiz.
Bu aşamada Avrupa siyasi ve ekonomik sistemini kavramaya çalışmalı, Avrupa kurumlarının temel yapı ve özelliklerini öğrenmeliyiz. Bu bilgi ve birimimimizi pek çok önemli sorunun cevaplandırılmasında kullanabiliriz:
1. Avrupa sosyal sigortalar sisteminin ayakta tutulmasında Türkiye ve Avrupa’daki Türk işçilerin nasıl bir katkısı olabilir?
2. Avrupa ile İslam dünyası arasındaki kültür mücadelesinde tarafların birbirini daha iyi anlaması ve farklılıklarını barışçı yollarla çözümlemesi konusunda Türkiye ne gibi bir rol oynayabilir?
3. Türkiye’nin son elli yıllık ekonomik gelişme tecrübesi sistem değişikliği yapmaya gayret eden Doğu Avrupa ülkelerine ne öğretebilir?
4. Avrupa’dan direkt ekonomik yardım istemekten vazgeçip Avrupa piyasaları ile bütünleşme ve Avrupa sermayesini Türkiye’ye çekme gayretlerine hız kazandırırsak ne olur?
5. Türk işçilerinin serbest dolaşımını Avrupa kabul etmiyorsa, bundan vazgeçmek karşılığı Avrupa’nın belli bir sayıda Türk öğrenciyi Avrupa okullarında eğitim vermesini istemenin olanağı var mı?
Bu tür sorular çoğaltılabilir. Önemli olan var olan siyasi ve ekonomik sistem hakkındaki memnuniyetsizliğimiz sebebiyle kavgacı bir tutum içine girmek yerine Avrupa ile ilişkilerimizi rasyonel bir alış veriş çerçevesine oturtabilmektir. Almanya’nın Türk vatandaşlarına olan tutumu hakkındaki şikayetlerimizi Alman mallarını boykot ederek değil Avrupa İnsan Hakları Mahkemesini dava yağmuruna tutarak ve Avrupa’nın dört bir yanında mitingler yaparak dile getirebildiğimiz zaman başarıya ulaşmamız kolaylaşacaktır.
Yazımız boyunca verdiğimiz çeşitli örneklerden görüldüğü gibi Türkiye’nin dış ilişkilerde daha fazla insiyatif kullanması ve aktif bir dış politika çizgisi ortaya koymasının sayısız faydaları vardır. 1990’ların getirdiği yeni dünya düzeni Türkiye’yi çok daha akışkan bir uluslararası siyasi tabloyla karşı karşıya bırakmıştır. Hızlı ve karmaşık olaylar karşısında Türkiye’nin dış politika konusunda daha fazla efor sarfetmesi zorunludur. Aktif, tutarlı ve kapsamlı bir dış politika oluşturabilmenin anahtarı hiç şüphesiz güçlü bir ekonomi ve güçlü bir siyasi iradedir. Bu noktada siyasetçilerimizin lüzumsuz çekişmeleri ve küçük şahsi hesapları bir kenara koyarak Türkiye’nin dış politikasının çizilmesinde üzerlerine düşen role sahip çıkmaları zorunludur. Siyasetçilerimizi bu konuda göreve çağırmak hepimizin ortak görevidir.
***
Bu günlerde Türkiye’nin Dünya’daki yeri konusunda hararetli tartışmalar eksik olmuyor. Amerika sempatizanları, Avrupa Birliği taraftarları, Orta Doğu ve İslam kardeşliği taraftarları, Orta Asya meraklıları, Doğu Avrupa ile kader birliği içinde olduğumuzu düşünenler; irili ufaklı pekçok dünya görüşü Türk dış politikasında kendine yer edinmeye çalışıyor. İç politika sahnesindeki çalkantılar dış politikaya da ister istemez yansıyor. Buna bir de dünya ekonomik ve siyasi konjonktürünün süratle değişmesi eklenince Türk dış politikasında ilginç günler yaşanıyor. Bu yazımızda Türkiye Cumhuriyeti’nin dış politika tartışmalarında öne çıkan iki önemli konuya eğileceğiz:
1. Yeni dünya siyasi ve ekonomik düzeni içinde Türkiye’nin yeri 2. Türkiye’nin aktif bir dış politika izlemesi gereği.
Komünizmin çöküşü ve demir perdenin kalkması hiç şüphesiz Türkiye’nin dünya siyasi düzeni içindeki yerini derinden etkiledi. Bu noktada Türk dış politikasının yakın geçmişine kısaca göz atmak yararlı olacaktır. Ülkemizin son yetmiş yıldır bir ‘ada psikolojisi’ içinde yaşamakta olduğu söylenebilir. Bir yandan Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşünden kaynaklanan küskünlük duyguları, bir yandan da yeni cumhuriyetin geçirdiği kapsamlı inkılaplar Türkiye’de içe dönük bir ortam yarattı. Yeni cumhuriyet tam bu durumdan sıyrılmaya hazırlanırken patlayan dünya ekonomik buhranı ve ardından gelen İkinci Dünya Savaşı Türkiye’nin gerek bölge ülkeleri, gerekse dünya ile entegrasyonunu imkansız hale getirdi. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra kurulan soğuk savaş düzeninde de Türkiye batı ve doğu blokları arasındaki sınır üzerinde yer aldı. Etrafı bir yandan Rusya ve Bulgaristan gibi Varşova Paktı ülkeleri, öte yandan da Suriye ve Irak gibi sosyalizm sempatizanı otoriter rejimlerle çevrili olan Türkiye ekonomik ve siyasi ilişkilerini Amerika, Fransa, Almanya veya Pakistan gibi kendisinden çok uzakta olan ülkelerle kurmak durumunda kaldı. Bu şekilde bölge ile ilişkileri kopuk durumda kalan Türkiye Osmanlı İmparatorluğu zamanından kalan kozmopolit ve aktif dış politika geleneklerini sürdüremedi.
1990’larda sosyalist rejimlerin çökmesi Türkiye’nin karşı karşıya bulunduğu jeopolitik gerçekleri kökünden değiştirdi. Öncelikle Rus tehdidinin hafiflemesi Türk dış siyasetini serbestleştirdi. Henüz rayına oturmuş olmaktan uzak olsa bile komşularımızla ilişkilerimiz bloklar arası çatışma eksenine sıkışıp kalmaktan çıkıp ikili, karşılıklı alışverişe dayanan bir zemine kaymaya başladı. Türkiye Yunanistan ile ekonomik ilişkilerini, İran ile felsefi ayrılıklarını, Suriye ile stratejik anlaşmazlıklarını doğu/batı bölünmesi çerçevesi dışında bağımsız olarak irdeleyebilir hale geldi. Aynı anda Avrupa’da da entegrasyon sürecinin hızlanması Türkiye’nin Avrupa karşısındaki konumunu da dikkatle incelemesini gerekli kıldı. Orta Asya ülkelerinin Sovyet boyunduruğundan kurtulması da Türk dış politikasının ilgi sahasını genişletti. Özetlemeye çalıştığımız bu değişim sürecin bundan sonra da hızlanarak devam etmesi kaçınılmazdır.
Türk dış politikasını incelerken dikkat edilmesi gereken husus Türkiye’nin Dünya’daki yerinin bir sınıflama ve tercih meselesi olmadığı gerçeğidir. Dünyada kamplaşmalar dönemi geride kalmıştır: Gerekli olan bütün cephelerde aynı anda fakat ayrı ayrı Türkiyenin çıkarlarını gözetmektir. Bütün dünya ülkeleri ile hem ekonomik hem de siyasi ilişkilerimizi geliştirme çabaları birbirlerini tamamlayıcı niteliktedir. Avrupa ekonomik ve siyasi sisteminde yer almak, Balkanlarla ticaret hacmini geliştirmek, Rusya ve Orta Asya Türki Cumhuriyetleri’nde gerçekleşmekte olan transformasyondan en iyi şekilde yararlanmak, İran, Irak ve Suriye gibi komşularımızla mümkün olduğu kadar rasyonel ilişkiler kurmak, Amerika ile siyasi ve askeri işbirliğini pekiştirmek, Uzak Doğu ülkelerine açılmak gibi yolların hepsi de Türkiye için önemli ve gereklidir. Amerika ile yakın ilişkiler içinde olmak İran ile doğal gaz konusunda işbirliğine engel olmamalı,Avrupa Birliği’ne girme çabası içine girmemiz de Balkanlar’ı ihmal etmemize sebep olmamalıdır. Bu konuda gelişmiş veya gelişmekte olan bazı ülkelerin dış politiklarından ders alabiliriz: Örneğin Almanya, Çin, Rusya, İran, ABD ve Fransa ile aynı anda çok geniş kapsamlı ekonomik ilişkiler içindedir. Amerika Birleşik Devletleri bugün süper güç konumunu koruyabilmek için dünya devletleri arasında arabulucu ve katalizor konumuna sahip çıkmaktadır. Hindistan Rusya ile askeri işbirliğine giderken Amerikan sermayesini uzun vadeli yatırımlar için ülkesine çekebilmektedir.
Son yıllarda Türkiye içinde dünyanın değişik bölgeleriyle entegre olma çabası içine girmiş insanların sayısının artması sevindirici bir gelişmedir. Bu noktada gerekli olan bu insanların çoğulcu bir ortam içinde birarada barındırmanın yollarını bulmaktır. Örneğin, İslam dünyasını iyi tanıyanlarla batı dünyasını iyi anlayanlar Orta Doğu petrollerinin dünyaya satılması sürecinde Türkiye’ye iyi bir yer kazandırma konusunda işbirliği yapabilirlerse hepimiz kazanırız. Dünyanın aynı anda ekonomik entegrasyon ve siyasi bölünmeye gittiği bir ortamda Türkiye kültürel çeşitliliğini iyi kullanmalıdır. Batı ile doğu arasında köprü olma söylemi artık efsane değil ekonomik ve siyasi bir gerçek olmalıdır. Bu konuda İstanbul’un dinamizmini çok iyi değerlendirilmeli, Hong Kong ve Singapur’un başarıyla gerçekleştirdiği uluslararası kozmopolit ticaret merkezi modelinden ders almalıyız.
Aktif ve başarılı bir dış politika oluşturulması sürecinde üzerinde durulması gereken bir başka önemli konu da güncel ekonomik ve siyasi olayları hızlı olarak değerlendirip bu olaylarla uzun vadeli milli çıkarları bağdaştırabilmektir. Bu konuda henüz yeterince başarılı olamadığımız üzücü bir gerçektir. Örneğin Çekoslovakya, Yugoslavya ve Sovyetler Birliği’nin dağıldığı, İskoçya’nın İngiltere’den, Katalonya’nın İspanya’dan, Quebec’in Kanada’dan etnik nedenlerle ayrılmaya çalıştığı, Kuzey ve Güney Kore, Doğu ve Batı Almanya, Hong Kong ve Çin gibi aynı etnik gruplara dayanan devletlerin birleşme yolunda olduğu bir dünya konjonktüründe Kıbrıs davamızı dünya kamuoyu önünde savunamamamız utanç verici bir durumdur. Kıbrıs konusunda kendi çözüm önerilerimizi oluşturup Dünya’ya anlatmak yerine Kıbrıs Rum Yönetimi ve Yunanistan’ın insiyatiflerine reaksiyon gösterme ve Amerika ve İngiltere’nin önerilerine evet yada hayır yanıtını vermekle yetiniyoruz.
Rus petrollerinin taşınması konusundaki tavrımız da Kıbrıs davasından pek farklı değildir. İrade ve kararlılık yokluğu sebebiyle bu konuda da kısa zamanda dostlarımızı küstürüp düşmanlarımızı güldürmeyi başardığımız görülüyor. Azerbaycan’dan başlayıp Çeçenya veya Karabağ’dan geçen, Doğu Anadolu üzerinden Yumurtalık limanına inen yüzlerce kilometrelik bir boru hattı yapmayı öneriyoruz, ancak bunun fizibilite ve finansmanını sağlayamıyoruz. Bu çözümü bizden başka kabul eden kimse çıkmayınca biraz esneklik gösterip verimli ve uzlaşmacı alternatif çözümler ortaya atmak yerine masa yumruklama edebiyatı yapıyoruz. Bu olayı ekonomik bir fenomenden yerine onur meselesi haline dönüştürdüğümüz için köşeye sıkışıp kalıyoruz. Örneğin, Yunanistan ve Bulgaristan’ın önerdiği Karadeniz-Ege boru hattını Trakya’da yapmanın kar-zarar hesabını yapmıyoruz. Böyle bir boru hattının varlığının Ege Denizi’ni uluslararası hale getirip Yunanistan’la aramızdaki siyasi sorunlara ne gibi bir etki yapacağını tartışmıyoruz.
Bu noktada özellikle vurgulamak istiyoruz ki aktif ve tutarlı bir dış politika oluşturulması konusundaki sorumluluğun çoğu dış işleri bürokratlarımızın değil siyasetçilerimizindir. Bürokratlarımız ellerindeki sınırlı imkanlarla ellerinden geleni yapıyorlar, ancak siyasetçilerin Türk dış politikasını uzun vadeli bir stratejik çerçeveye oturtamaması, hatta bu konuda gayret bile sarfetmemesi ülkemize pahalıya mal oluyor.
Çok karmaşık bir jeopolitik konuma sahip olan Türkiye’nin etkin, enerjik ve tutarlı bir dış politika izlemesi hayati öneme sahip bir zorunluluktur. Siyasetçilerimizin dış ilişkiler üzerinde uzun vadeli stratejik plan oluşturmaları mecburiyeti Türk halkına olduğu kadar diğer bölge haklarına, dünyaya ve tarihe karşı da önemli bir sorumluluklarıdır. Zira Türkiye güçlü bir devlettir. Bölgede önemli bir devlettir. Tarihsel birikimi sağlam bir devlettir. Çevremizdeki Orta Çağ rejimleri ile karşılaştırdığımızda açıkça görebiliriz ki rejimimiz, geleneklerimiz, ekonomik potansiyelimiz, yetişmiş insan gücümüz yüksektir. Türkiye yüz yıldan beri siyasi ve ekonomik zorluklardan dolayı terketmek zorunda kaldığı bölgesel liderlik vazifesini tekrar üstlenmek zorundadır. Türkiye’nin Müslüman bir demokrat ülke olarak kendi vatandaşlarına ve bölge halklarına karşı iki temel görevi vardır: Batı dünyasındakı ırkçı, önyargılı akımlara karşı Doğu medeniyetinin haysiyetini korumak ve Batı medeniyetinin tarihi gelişme çizgisi içinde yakaladığı somut gelişmeleri doğuya taşımak. Bu doğrultuda Türkiye dış politikasının felsefi konularda da aktif bir çizgi alması zorunludur. Bölgenin siyasi geleceği konusunda Mısır, Suriye yada Yunanistan’ın aktif rol oynayıp bizim seyirci kalmamız eşyanın tabiatına aykırı bir durumdur.
Etrafı otoriter, hatta totaliter rejimlerle çevrili olan Türkiye’nin bölgesel siyasetin rasyonelleştirilmesi, demokrasinin yayılması ve birey hürriyetlerinin yerleştirilmesi ve korunması konularında bölgede aktif bir rol oynaması hem Türk vatandaşlarına hem de komşularımıza faydalı olacaktır. Dünya siyasi tarihine bakarsak, demokrasiden otoriter rejimlere değil, otoriter rejimlerden demokrasiye doğru giden bir değişim çizgisi görürüz. Son zamanlardaki teknolojik gelişmeler de ülkeler ve kültürler arasında açıklığı ve saydamlığı kolaylaştırmıştır. Böyle bir ortam içinde hala Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve demokrasi rejiminin Suriye, İran yada Suudi Arabistan tarafından tehdit altında olduğundan bahsedilebilmesi şaşılacak bir durumdur. Dünya’nın başka bir bölgesi ile basit bir paralellik kuralım: Güney Kore Kuzey Kore’nin nükleer silah geliştirme potansiyelinden korkabilir, ama Güney Kore’de artık kimse Kuzey Kore’nin rejim için bir tehdit oluşturduğunu düşünmüyor. Aynı şekilde, Türkiye’nin bölgedeki İslami rejimlere karşı kendi rejimini savunması değil o rejimleri çağa ayak uydurmaya zorlaması gerekir. Örneğin Türkiye rejimi ile kendi rejimini sakin kafayla karşılaştırma fırsatı bulan hiçbir İranlı’nın (devrimden menfaat sağlayan mollalar ve militanlar dışında) İran teokratik rejimini savunabileceğini sanmıyoruz. 1997 Türkiye’si İran’dan Müslümanlığı öğrenip kendi rejimini ıslah etmek durumunda değildir. Rejimimizin ıslah edilmeye muhtaç yanları olduğu kesindir, ama İran’ın son onbeş yıllık çizgisinde Türkiye’nin problemlerini çözmesine yardımcı olabilecek hiçbir gelişme olmamıştır. Buna karşılık Türkiye’nin İran’a insan hakları, adalet, özgürlük, ekonomik gelişme konusunda öğretmesi gereken pek çok şey vardır. Son yetmiş yılda tuttuğumuz cumhuriyet ve demokrasi yolu hem tarih önünde denenmiş hem de bilimsel ortam içinde araştırılmış, rejimlerin arasında en iyisi (yada en az kötüsü) olduğu açıkça ortadadır. Biz tuttuğumuz yola güvenelim: Tarih arkamızda, potansiyel önümüzdedir. Nasıl ki Amerika kırk yıl Doğu Avrupa’ya demokrasi, liberalizm ve kapitalizm propagandası yapmışsa, biz de aynısını İran’a, Irak’a, Suriye’ye yapmak zorundayız. Komşularının içişlerine müdahale çabalarına Türkiye’nin de aynı şekilde yanıt vermesi vakti çoktan gelmiştir. Örneğin İran büyükelçisi Türkiye’de şeriat yanlısı gösterilere katılıyorsa, Türkiye’nin de İran’a yönelik Farsça yayın yapan bir ‘hür İran radyosu’ oluşturarak demokrasinin gücünü ve faydalarını İran vatandaşlarına anlatması düşünülebilir.
Bölgesel ilişkiler kadar Avrupa ile ilişkiler konusunda da insiyatif eksikliğinin sıkıntılarını çekmekteyiz. Son otuz yıldır Türkiye Avrupa’nın kendisine biçtiği role reaksiyon göstermekle sınırlı kaldı. Gerçek şudur ki Türkiye Avrupa’yı Avrupa’nın Türkiye’yi tanıdığından çok daha iyi tanıyor. Bu durumda Türkiye ile Avrupa arasında verimli ilişkiler kurulmasında Türkiye’nin doğru tercihler yapmasının daha kolay olacağı beklenir, yeter ki Türk aydınları ve devlet görevlileri bu konuya sahip çıkıp üzerinde dikkatle düşünsünler.
Avrupa’nın Türkiye’yi yerleştirmeye çalıştığı rolden memnun değilsek bunun tutarlı ve kapsamlı bir alternatifini bir an önce ortaya koymalıyız. Avrupa ile ilişkilerde insiyatif kullanmayı Avrupa’ya kafa tutmakla karıştırmamak gerekir. Avrupa’nın Türkiye’ye olan bakışında bilgisizlik ve haksız önyargıların büyük bir yer tuttuğu tartışılmaz bir gerçektir, fakat Avrupa halkları arasında ön yargılı insanlar çok diye Avrupa’ya küsüp hırçınlaşma gereksiz ve faydasızdır. Coğrafi olarak Avrupa’nın sınırındayız ve bu durumu değiştiremeyiz. Ekonomik olarak ta Batı Medeniyeti’nin dünya hasılasının büyük bir bölümünü oluşturduğu ve teknoloji yarışında başı çektiği gerçeğini değiştiremeyiz. O halde bu çerçeve içerisinde haklarımızı en iyi savunma hedefine yönelmeliyiz.
Bu aşamada Avrupa siyasi ve ekonomik sistemini kavramaya çalışmalı, Avrupa kurumlarının temel yapı ve özelliklerini öğrenmeliyiz. Bu bilgi ve birimimimizi pek çok önemli sorunun cevaplandırılmasında kullanabiliriz:
1. Avrupa sosyal sigortalar sisteminin ayakta tutulmasında Türkiye ve Avrupa’daki Türk işçilerin nasıl bir katkısı olabilir?
2. Avrupa ile İslam dünyası arasındaki kültür mücadelesinde tarafların birbirini daha iyi anlaması ve farklılıklarını barışçı yollarla çözümlemesi konusunda Türkiye ne gibi bir rol oynayabilir?
3. Türkiye’nin son elli yıllık ekonomik gelişme tecrübesi sistem değişikliği yapmaya gayret eden Doğu Avrupa ülkelerine ne öğretebilir?
4. Avrupa’dan direkt ekonomik yardım istemekten vazgeçip Avrupa piyasaları ile bütünleşme ve Avrupa sermayesini Türkiye’ye çekme gayretlerine hız kazandırırsak ne olur?
5. Türk işçilerinin serbest dolaşımını Avrupa kabul etmiyorsa, bundan vazgeçmek karşılığı Avrupa’nın belli bir sayıda Türk öğrenciyi Avrupa okullarında eğitim vermesini istemenin olanağı var mı?
Bu tür sorular çoğaltılabilir. Önemli olan var olan siyasi ve ekonomik sistem hakkındaki memnuniyetsizliğimiz sebebiyle kavgacı bir tutum içine girmek yerine Avrupa ile ilişkilerimizi rasyonel bir alış veriş çerçevesine oturtabilmektir. Almanya’nın Türk vatandaşlarına olan tutumu hakkındaki şikayetlerimizi Alman mallarını boykot ederek değil Avrupa İnsan Hakları Mahkemesini dava yağmuruna tutarak ve Avrupa’nın dört bir yanında mitingler yaparak dile getirebildiğimiz zaman başarıya ulaşmamız kolaylaşacaktır.
Yazımız boyunca verdiğimiz çeşitli örneklerden görüldüğü gibi Türkiye’nin dış ilişkilerde daha fazla insiyatif kullanması ve aktif bir dış politika çizgisi ortaya koymasının sayısız faydaları vardır. 1990’ların getirdiği yeni dünya düzeni Türkiye’yi çok daha akışkan bir uluslararası siyasi tabloyla karşı karşıya bırakmıştır. Hızlı ve karmaşık olaylar karşısında Türkiye’nin dış politika konusunda daha fazla efor sarfetmesi zorunludur. Aktif, tutarlı ve kapsamlı bir dış politika oluşturabilmenin anahtarı hiç şüphesiz güçlü bir ekonomi ve güçlü bir siyasi iradedir. Bu noktada siyasetçilerimizin lüzumsuz çekişmeleri ve küçük şahsi hesapları bir kenara koyarak Türkiye’nin dış politikasının çizilmesinde üzerlerine düşen role sahip çıkmaları zorunludur. Siyasetçilerimizi bu konuda göreve çağırmak hepimizin ortak görevidir.

0 Comments:
Post a Comment
<< Home