Thursday, June 05, 1997

İngiltere ve Fransa'da Acımasız Liberal Politikalardan Bıkan Halk Sağ Partileri Hezimete Uğrattı (Mı Acaba?)

***

Mayıs ayı sonunda yapılan Fransa parlamento seçimleri ilginç gelişmelere sahne oldu. Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac’ın Avrupa Birliği projesinin para birliği bölümü ile ilgili politikalarına daha açık bir halk desteği sağla¬mak için Meclis’i seçime götürerek oynadığı kumar başarılı olmadı. Bir anlamda Chirac Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan da oldu. Fransız seçimlerini sosyalistlerin kazanması Avrupa’nın her yanındaki sol siyasetçiler, akademisyenler ve basın tarafindan çoskuyla kutlandı. Bu olay İngiltere’de İşçi Partisi’nin mayıs ayı başında Tony Blair liderliğinde büyük bir zafer kazanmasıyla birlikte değerlendirilerek Avrupa’da bir ideolojik sol rüz¬gar estiği söylenmeye başladı. Bu rüzgarlar Türkiye’ye kadar ulaştı.

Kanımızca Avrupa’daki sol rüzgarlar konusundaki yorumlar fazla aceleye get¬irilmektedir. Bu yazımızda İngiliz ve Fransız seçimlerinin gelişimi ve sonuçları dikkatle inceleyerek seçmenlerin aradığının sosyalist politikalar olup olmadığını tespit etmeye çalışacağız.

Öncelikle Fransa’daki seçim sonuçlarını irdeleyelim. son seçimlerde alınan sonuç esasında halkın 1995 cumhurbaşkanlığı seçimleri sırasında verilen sözlerin tutulmamasından duyduğu infiali dile getirmesinden kaynaklanmış¬tır. Anımsayalım: Fransa’daki 1995 cumhurbaşkanlığı seçimleri için sağ kanat iki aday çıkarmıştı. Jacques Chirac ve yine aynı partiden, zamanın başbakanı Edouard Balladur. Kampanyanın başlarında Balladur Chirac’a göre avantajlı görünüyordu, sol kanadın adayı Lonel Jospin ise gerilerde kalmıştı. Balladur Avrupa Birliğine giden yolda devlet harcamalarını disiplin altına alan ve liberal ekonomik prensiplere dayanan politikaları savununyor, birinci önceliğin Avrupa Para Birliğine hazırlık olduğunu söylüyordu. Balladur’un iki yıllık baş¬bakanlığı sırasındaki başarıları ve kampanya sırasında ortaya koyduğu tutarlı ekonomik program karşısında köşeye sıkışan Chirac ise popülizmi seçti. Bal¬ladur’u acımasız bir liberal kapitalist model uygulamaya hazırlanmakla suçlayıp işsizliği birinci öncelik yapacağını iddia etti. Kendisinin liberal kapi¬talizm ile sosyalizm arasında bir orta yol bularak aynı anda hem bütçe açığını azaltacağını, hem Fransız Frank’ının değerini koruyacağını, hem de işsizliği azaltacağını vaad etti. İşsizlik karşısında büyük sıkıntı içinde olan fakat dev¬let idaresinde disiplini de gerekli gören Fransız halkı tercihini Chirac’tan yana kullandı. Fakat Chirac iktidara gelir gelmez Balladur’un eleştirdiği poli¬tikalarını aynen uygulamaya devam etti. Zaten dünya mali piyasalarının hükümetlerin bağımsız karar verme olanaklarını sınırladığı günümüz koşullarında Chirac’in başka bir seçeneği de yoktu. Kampanya sırasında vaadedilen herkesi aynı anda memnun eden ‘orta yol’un gerçekleşmesinin mümkün olmadığı anlaşıldı. Son iki yılda Avrupa para birliğine giden yolda önemli adımlar atıldı. Bütçe açığı önemli ölçüde azaltıldı, ama işsizlik daha da arttı. Fransız halkı Avrupa Para Birliği’ne prensip olarak karşı olmadığı halde bunun çok yüksek bir işsizlik oranı ile elde edilmesine itiraz etti. Özel¬likle de Jacques Chirac seçmene verdiği işsizlik oranını azaltmayı hükümeti¬nin birinci önceliği yapacağına dair sözünü tutmadığı için tepkileri üzerine çekti. Sonuçta sağ partiler Chirac’ın söylediği yalanın kurbanı oldular.

Burada vurgulanması gereken önemli nokta Fransa’daki işsizliğin liberal ekonomik politikalardan kaynaklandığı iddiasının haksız olduğudur. Zira Fransa’da son yıllarda liberalleşme yönünde adımlar atılmasına rağmen ekonominin başlangıç noktası liberal kapitalizmden o kadar uzaktı ki bu adımlar sonrası varılan nokta bile Dünya’nin diğer gelişmiş ekonomileri ile karşılaş¬tırıldığında oldukça devletçi bir model arzetmektedir. Dolayısıyla Fransa’nın bugünkü ekonomik performansı ise günah ve sevapları ile beraber bu devletçi yaklaşıma aittir. Bu noktayı ortaya koyan somut delillere bir göz atalım: Fransa’da devletin ekonomi içindeki payı 1996 yılında yüzde elli beştir. Bu oran Çin Halk Cumhuriyeti’nde yüzde yirmi beş, Amerika Birleşik Devletleri ve Japonya’da yüzde otuz, İngiltere’de yüzde kırk, Almanya’da ise yüzde elli civarındadır. Fransa’da her vatandaşa devlet tarafından (yüksek maliyetle) işsizlik sigortası ve sağlık sigortası sağlanmaktadır. Fransız devleti hem sağ hem de sol iktidarlar altında yıllardır büyük bütçe açıkları vererek bir yandan zararda olan havacılık, çelik ve silah sanayilerini ayakta tutmaktadır. Fakat devletin zararda olan işletmeleri ısrarla açık tutmasına rağmen işsizlik oranını düşüremediği gözleniyor. Buna karşılık on yedi yıldır liberal ekonomi poli¬tikalarını tercih eden İngiltere’de büyüme hızı Fransa’nin üzerinde, işsizlik Fransa’nın yarısı kadardır. Hatta araştırmalara göre İngiltere’de gelir dağılımı da şu anda Fransa’dan daha iyi durumdadır. Bütün bu verilerden çıkan sonuç şudur ki Fransa’da liberal kapitalizmin yenilgiye uğradığını söylemek doğru olmaz, zira Fransa henüz liberal kapitalizmi denememiştir. Buna karşılık lib¬eral ekonomik sistemler hem ABD ve İngiltere gibi gelişmiş ülkelerde, hem de Hong Kong, Malezya ve Taiwan gibi gelişmekte olan ülkelerde başarıya ulaş¬mıştır. Bugünkü Fransız ekonomisinin yapısal sorunlarının sorumluluğunu son yıllarda atılan bir iki liberal adımda değil son kırk yılın devletçi ekonomik modelinde aramak gerekir.

Ekonomi model tartışmalarından başka Fransız solunun galibiyetinin ikinci önemli nedeni de aşırı sağ lider Jean-Marie le Pen’in tercihleri oldu. Yüzde onbeş oy alan aşırı sağ Milli Cephe Partisi lideri le Pen daha önceki seçimlerde adayları ikinci tura kalamayınca sessiz kalıyordu. Milli Cephe seçmenleri de sol yerine sağ partileri tercih ederek dengeyi sağ lehine bozuyorlardı. Son birkaç yıldır Chirac ve başbakan Juppe ile amansız bir söz düellosuna tutuşan le Pen son seçimde seçmenlerine ikinci turda sosyalist adaylara oy verme¬lerini telkin etti. Birinci turda başabaş performans gösteren sağ ve sol kanatlar arasındaki dengeyi sola oy veren le Pen taraftarları belirledi.
İngiltere’de ise Fransa’dan çok daha farklı bir seçim tablosu yaşandı. İşsizlik , yavaş büyüme ve globalleşmeye uyum zorlukları çeken Fransa’nın aksine İngiliz ekonomisi son elli yılın en başarılı günlerini yaşamakta. Fakat bu imrenilecek ekonomik tabloya rağmen İngiliz seçmeni Muhafazakar Parti’yi alaşağı etti. Bunun en önemli sebebi de İşçi Partisi’nin Muhafazakar Parti’ye oranla çok daha profesyonel ve becerikli bir tablo çizmesiydi. İngiltere’de 1992 ve 1997 seçimleri öncesindeki siyasi ve ekonomik durum arasında büyük benzerlikler vardı. Ancak İşçi Partisi beklenmedik şekilde kaybettiği 1992 seçimlerinden ders alarak çok önemli değişiklikler geçirdi ve 1997 seçimlerine bambaşka bir programla girerek başarılı oldu. İşçi Partisi’nin son beş yılda geçirdiği bu önemli değişiklikler şöyle özetlenebilir:
- Özel teşebbüsün ekonominin dinamosu olduğu kabul edildi ve özel sektöre ve yabancı yatırımcılara güven veren bir ekonomik paket hazırlandı
- Üretim araçlarının devlet mülkiyetine alınması prensibi İşçi Partisi programından çıkarıldı
- Kilise ile barış yapıldı, sosyal demokrasi ile dindarlığın bağdaşmayacağı saplantısından vazgeçildi
- Muhafazakar Parti’nin işçi sendikalarının gücünü azaltmak için çıkardığı kanunların aynen korunacağı ilan edildi
- Muhafazakar Parti döneminde özelleştirilen kamu iktisadi teşebbüslerinin kesinlikle devletleştirilmeyeceği açıklandı
- Polis ve yargı organlarının güçlendirilmesi yönünde Muhafazakar Parti’den daha atak fikirler ortaya koyuldu

Bütün bu maddeler gösteriyor ki İngiltere’de iktidara gelen solun Muhafazakar Parti’den ideolojik olarak hiçbir farkı kalmamıştır. İşçi Partisi, seçmenleri Muhafazakar Parti’den daha ahlaklı ve daha becerikli bir hükümet oluşturabi¬leceğine ikna edebildiği için iktidar olmuştur. Son on yıldır Muhafazakar Parti seks skandalları ve yolsuzluk söylentileriyle çalkalanıyordu. Buna Muhafaza¬kar Parti milletvekillerinin Avrupa Birliğine entegrasyon konusunda kendi aralarında mahalle kavgası üslubunda bir çekişmeye tutuşmaları eklenince İngiliz halkının sabrı taştı. Ekonominin başarılı performansı dolayısıyla Muhafazakar Parti’den vazgeçmek istemeyen İngiliz seçmeni 1992 seçimler¬inde Muhafazakar Parti’ye kendine çeki düzen vermesi için son bir şans tanı¬mıştı. Bu şansı iyi kullanamayan muhafazakarlar bu seçimde ekonomi iyi durumda olduğu halde perişan oldular.

Fransa ve İngiltere’deki seçimlerden nasıl bir ders çıkarmalıyız? Kanımca bu seçimlerin en önemli özelliği halkın ideolojik farklar yerine ahlaki prensipler ve becerikliliğe prim vermiş olmasıdır. Günümüzün dünya ekonomik düzeni içinde devletlerin manevra alanı oldukça küçülmüştür. Hükümetler artık kendi kafalarına esen ekonomik politikaları uygulayamazlar, zira dünya mali piyasalarının onayına muhtaçtırlar. Bu durumda ekonomi politikasının idaresi siyasi değil teknik bir mesele haline gelmiştir. Bu koşullar altında ideolojik farklara göre oy vermek anlamsızdır, zira her kim iktidara gelirse gelsin yapacağı icraat dünya konjönktürünün gerekleri doğrultusunda kendisine dikte ettirilir. Böyle olunca da seçmenlerin seçim günü yapacakları tercihin tek işlevsel sonucu ahlaklı ve becerikli idareciler belirlemek olabilir.

Türkiye’mizin de süratle bir seçim ortamına girdiği bu günlerden Fransız ve İngiliz seçimlerinden gerekli dersleri çıkarmak bütün Türk siyasetçileri için yararlı olacaktır. Kamuoyu önünde yıldızı parlamakta olan Cumhuriyet Halk Partisi İngiliz İşçi Partisi ve Fransa’daki sol ittifakın sosyalist bir ideolojik rüz¬gara yelken açarak iktidara geldiği yanılgısına düşmemesi kendi yararınadır, aksi halde sandıktan ummadığı bir düşkırıklığı ile çıkabilir. Aynı şekilde ikti¬dardaki Refahyol hükümetinin de dünya halklarının artık içi boş siyasi söylemler yerine siyasetçilerde ahlak ve beceriklilik aradığının bilincine var¬ması gerekir. Yazımızı milletimizin de İngiltere’deki İşçi Partisi gibi rasyonel, eski sabit fikirlerinden arınmış, becerikli ve ahlaklı bir iktidara kavuşması dileğiyle bitiriyoruz.

0 Comments:

Post a Comment

<< Home