Tuesday, February 03, 1998

Kamu Sektöründe Yüksek İstihdam

***

Türkiye bugün Dünya’da yüksek enflasyondan muzdarip birkaç ülkeden biri durumundadır. Yüksek enflasyonun en önemli sebebinin de yüksek bütçe açıkları olduğu artık herkes tarafından kabul edilmektedir.

Türkiye’nin gündeminde yüksek enflasyon ve bütçe açıklarından sonraki en önemli madde de kamu sektöründeki verimsizleşme ve yozlaşmadır. Devlet dairelerinde saatlerce kuyruk bekleyen vatandaşlar, ayyuka çıkan rüşvet olayları, devletin en alt kademesinden en üst kademesine kadar her yanını saran yolsuzluk söylentileri kamu sektöründeki büyük problemlere işaret etmekte­dir.
Bu büyük sorunların çözümüne nereden başlamak gerekir diye sorduğumuzda öncelikle iki gözlem yapabiliriz: 1. Türkiye’nin enflasyon sorununun çözümü yüksek bütçe açıklarının azaltılmasından geçiyor. 2. Türkiye’deki ahlaki çürümenin çözümünün yolu da devlet memurlarına medenice yaşamaları için gerekli ücreti ödemekten geçiyor.

O halde elimize kağıdı kalemi alarak hesap edelim: Türkiye’nin gayri safi milli hasılası 200 milyon dolar civarındadır. Dünya’nın çeşitli ülkelerinin 20.yüzyıl boyunca yaşadığı tecrübeler gösteriyor ki, ekonomik büyüme ve gelişmeyi sürdürebilmek için devlet sektörünün bütçe içindeki payı yüzde 25’in altında olmak zorundadır, zaten devletimizin şu anki vergi toplama potansiyeli de ancak bu kadardır. Bu durumda 50 milyar dolarlık bir devlet bütçesi varsayımından hareket edebiliriz. Yatırımlar, devlet mallarının bakım ve onarımı, savunma harcamaları, ulaştırma giderleri, sosyal sigorta harcamaları, malzeme alımları gibi kalemler çıktıktan sonra personel harcamalarına en iyimser olarak bütçenin yüzde 30’u harcanabilir. Bu demek ki merkez ve yerel idarelerdeki toplam personel harcamaları 15 milyar doları aşmamalıdır.

Bir devlet memurunun rahatça yaşayabileceği minimum hayat standardına ulaşabilmesi için bugünkü piyasa koşullarında yılda 10 bin dolar kazanması gerekir. Zaten kişi başına milli geliri 2-3 bin dolar olan bir ülkede ortalama bir ailenin kazancı budur. Ortalama bir devlet memurunun yaşam standardının ülke ortalaması ile aynı seviyede olması son derece adaletli bir sonuç olur. yıllık 15 milyon doları 10 bin dolar ücrete bölersek devletimizin yaklaşık 1.5 milyon personel istihdam edebileceği ortaya çıkar.

Hesapladığımız 1.5 milyon personel hem merkezi devleti, hem yerel idareleri, hem de KİT’leri kapsamaktadır. Ancak devletimizin yüksek istihdam gerektiren 3 çalışma alanı vardır: Silahlı kuvvetler, emniyet teşkilatı ve eğitim. Silahlı kuvvetlerimiz tamamen profesyonel hale getirilse bile ülkemizin savunması için yaklaşık 300 bin kişilik bir orduya gereksinim duyacağız. Can ve mal güvenliğimizin sağlanması için de ülke çapında en az 100 bin polise gereksinimimiz vardır. Eğitim sistemimiz de büyük ölçüde devletin sorumlu­luğu altında olduğuna göre, ilk, orta ve lise çağındaki 15 milyon öğren­cimizin 30 öğrenciye 1 öğretmen düşecek şekilde eğitilebilmesi için de 500 bin öğretmene ihtiyaç vardır. Bu durumda devletin silahlı kuvvetler, güvenlik ve eğitim dışı bütün fonksiyonları 600 bin personel tarafından yerine getir­ilmek zorundadır. Bugün bu sayı 2 milyonun üzerindedir. Türkiye çapında kesin istatistiklere hakim olmak oldukça zor olduğu için bu konuda fazla detaya girmek pek isabetli olmaz. Ancak çok basit varsayımlar üzerine old­ukça muhafazakar olarak kurduğumuz model gösteriyor ki devletimiz eğitim, savunma ve emniyet dışı alanlarda ekonomik prensiplerin izin verdiğinin en az üç dört katı kadar personel istihdam ediyor. Kanımızca Türkiye’de hem yüksek enflasyonun, hem de devlet sektoründeki verimlilik kaybı ve yozlaşmanın temel nedeni budur.

Bu noktada ilginç bir trende dikkatleri çekmek istiyoruz. cumhuriyet ilk kurulduğu yıllarda Türk devlet bürokrasisi toplam nüfusa oranla şimdikinden çok daha küçüktü. Bu yıllardaki mucizevi ilerlemeler büyük ölçüde devlet öncülüğünde gerçekleştirildiyse de bu ilerlemeleri planlayan ve uygulayan devlet personeli bugünküne oranla parmakla sayılabilecek büyüklükteydi. Cumhuriyetin ilk yıllarından beri devletin istihdam ve genel ekonomi içindeki payı sürekli artarken etkinliği azalagelmiştir. Bu gelişme hem sağ hem de sol iktidar dönemlerini kapsar. Hatta liberalizmi ve özel sektör öncülüğünde büyümeyi siar edinmiş hükümetlerin işbaşında olduğu 1950-60 Demokrat Parti ve 1983-91 Anavatan Partisi dönemlerinde bile kamu iktisadi teşekküllerinin sayı ve büyüklüğünde patlama yaşanmıştır. Kanımızca, zamanında ne kadar iyi niyetle girişilmiş olursa olsun, devletin bu çapta genişlemesi günü­müzde karşı karşıya bulunduğumuz pek çok sorunun temelinde yatmaktadır.

Bu konuda Türkiye’nin geçirdiği tecrübeler Dünya’nin gelişmiş ve gelişmekte olan diğer ülkeleriyle aynı çizgidedir. Kamu sektorünün istihdam ve üretim içindeki payı bütün OECD üyesi kapitalist ülkelerde 20.yüzyıl boyunca sürekli artmış, 1950’lerde yüzde 20’lerde seyretmekteyken 1980’lerin sonunda yüzde 40’lara yükselmiştir. Yine bütün bu ülkelerde devletin hacminin genişlemesine paralel olarak verimliliği azalmıştır. Büyüyen devlet, beraber­inde yavaşlayan büyüme ve yükselen enflasyonu getirmiştir. Demokratik sistemi seçmiş ülkelerde iktidara hangi parti gelirse gelsin devletin büyüme trendine engel olunamamıştır. Liberal kapitalizmin son zamanlardaki en büyük savunucuları olan A.B.D. Başkanı Ronald Reagan ve İngiltere Başbakanı Margaret Thatcher’in iktidar dönemlerinde bile ülkelerinin ekonomileri içinde devletin payı her yıl istisnasız olarak artmıştır. Devletin gereğinden fazla büyümesinin Türkiye’den çok daha ileri seviyede devlet gelenek ve disiplinine sahip ülkelere bile zarar vermesi, bu trendin Türkiye üzerindeki etkilerinin gerçekten çok büyük olduğunun bir kanıtıdır.

Kanımızca Türkiye’nin bütün ekonomik sorunlarının çözümü gerçekçilikten geçmektedir. Ne kadar üzülsek ve kabul etmek istemesek te fakir bir ülkeyiz. Paramız bugünkü devlet sektörünü finanse etmeye yetmiyor. Devletimizin kendisine yüklediğimiz görevleri yerine getirebilmesi ancak yetenekli insan­lar istihdam etmesi ile mümkün olabilir. Devletimizin iyi eğitilmiş, çalışkan personel istihdam edebilmesi de ancak bu insanlara görevlerine uygun bir hayat standartını idame ettirebilecek kadar maaş ödemesine bağlıdır. Ancak ülkemizin düşük kişi başına milli gelir seviyesi devlet bütçesini sınırlamaktadır. Sınırlı devlet bütçemizin de personel harcamalarına ayırabileceği pay bel­lidir. Bu pay sınırlı olduğuna göre, ya karın tokluğuna çok sayıda insan çalıştıracak, yada iyi maaş ödeyerek az sayıda insan çalıştıracaktır. Türkiye’nin kamu sektorü yönetimi konusundaki tercihleri bu iki seçenek arasında olacaktır.

Dünyanın her yanındaki küçüklü büyüklü, az yada çok gelişmiş ülkelerin tecrübeleri açıkça göstermektedir ki bir devletin vermesi gereken hizmetleri en iyi şekilde verebilmesi de çok sayıda vasıfsız memur istihdam etmekle değil, az sayıda vasıflı memur istihdam etmekle olabilir. Bu durumda Türkiye’nin atması gereken adım çok açıktır: Ordu, polis ve eğitim dışı personel sayısını önemli şekilde azaltmak. Bu değişimin kısa zamanda gerçekleştirilmesinin çok zor olduğu ortadadır. Ama en azından bu rakamı amaç edinerek personel sayısını azaltma yolunda yavaş yavaş adım atmak gerek­lidir. Bu çaba hem bütçe açıkları ve enflasyonu azaltma yolunda, hem de dev­leti sarsan yolsuzluk skandallarına çözüm getirme yolunda atılabilecek en iyi adımdır.

0 Comments:

Post a Comment

<< Home