Kıbrıs Üzerine Düşünceler
***
Kıbrıs davası yaklaşık 50 yıldır Türkiye'nin siyasi gündeminde önemli bir yer tutmaktadır. 1950’lerde sıfır noktasından bir “milli dava” konumuna yükselen Kıbrıs, 1959-60’ta belli bir çözüm yoluna girmiş, ancak Londra ve Zürih antlaşmaları ile kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti çok kısa ömürlü olmuştur. 1963-64’te başlayan çatışmalar 1960’ların sonlarına kadar gitgide şiddetlenerek sürmüştür. Geçici bazı çözüm çabalarından sonra 1974 yılında Rum tarafındaki milliyetçi darbe ile tekrar alevlenen Kıbrıs sorunu Barış Harekatı sonrasında uzun bir ateşkes dönemine girmiştir. Ancak üzerinden 27 yılı aşkın bir süre geçmesine rağmen adadaki ateşkes henüz bir barış anlaşmasına dönüşememiştir. Müzakere sürecine paralel olarak 1975’te Kıbrıs Türk Federe Devleti’ni kuran Kıbrıs Türk halkı 1983 yılında daha ciddi bir adım atarak Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni ilan etmiştir. Ancak kuruluşundan beri geçen 18 yılı aşkın sürede KKTC Türkiye dışında bir devlet tarafından tanınmamıştır. 1990’ların başından itibaren sürüncemede kalan müzakereler ise 1999 yılından itibaren Kıbrıs Rum tarafının Avrupa Birliği'ne tam üyelik sürecine girmesi ile birlikte tekrar gündeme gelmektedir.
50 yıla yakın bir süredir sürekli gündemde olmasına rağmen Türk halkının Kıbrıs davası hakkında yeterince bilgi sahibi olduğunu söylemek zordur. Her konu gibi Kıbrıs davası hakkında yorumlar yapmadan önce gerçeklerin etraflıca anlaşılması gereklidir. Ancak maalesef Türkiye’de Kıbrıs üzerindeki tartışmalar milliyetçi reaksiyoner yaklaşımlar ile Avrupa Birliği sürecinde “ayak bağı” olduğu inancına dayanan umursamaz tavırlar arasında sıkışıp kalmaktadır. Konu üzerinde kapsamlı ve rasyonel analizler bulmak kolay değildir.
Bu makalenin amacı Kıbrıs davasının kısa fakat kapsamlı bir analizini yaparak önümüzdeki seçenekler ile ilgili sağduyulu çıkarımlar yapmaya çalışmaktır. Bu çerçevede, Kıbrıs davasını üç ayrı perspektiften incelemek gerekmektedir: hukuki, stratejik ve siyasi perspektifler.
1. Hukuki Çerçeve
Hukuki açıdan Kıbrıs davasının özünü 1959 Londra ve Zürih antlaşmaları oluşturur. Bu antlaşmaların temel parametrelerini özetlemek gerekirse:
- Kıbrıs Cumhuriyeti, İngiltere, Yunanistan ve Türkiye’nin ortak iradesi ile kurulmuştur
- İngiltere, Yunanistan ve Türkiye, “garantör” sıfatı ile adadaki anayasal düzeni teminat altına alırlar
- Anayasal düzenin tehdit altına girmesi halinde garantörlerin birlikte veya ayrı ayrı müdahale hakkı vardır
- Müdahale eden garantör, adada eski düzeni yeniden kurmakla yükümlüdür
- Kıbrıs, Yunanistan ve Türkiye’nin birlikte üye olmadığı uluslararası kuruluşlara üye olamaz
- Kıbrıs devletinin Cumhurbaşkanı Rumlar, yardımcısı ise Türkler tarafından seçilecektir
- Kıbrıs devletinin Bakanlar Kurulu, ordusu ve polis gücü Türk ve Rum toplumları arasındaki sayısal dengeler gözetilerek oluşturulacaktır
1959-60 antlaşmaları ile kurulan hukuki çerçeve ile Türk tarihinde çok nadir görülmüş bir biçimde masa başında oldukça avantajlı bir konum yakalanmıştır. Ancak 1963-64 yıllarında iki toplum arasında yaşanan sorunlardan sonra konu hukuki zeminde ihtilaflı hale gelmiştir.
Öncelikle Kıbrıs Rum tarafı 1959-60 antlaşmalarını tanımayarak tek taraflı olarak ve zorla adada uniter bir devlet yapısı kurmuştur. Türkiye 1964 ve 1967’de iki kez adaya müdahale etmeye hazırlandıysa da uluslararası baskılar nedeniyle vazgeçmiştir. Sonunda Rum tarafında 1974 yılında teşebbüs edilen darbenin getirdiği fırsatı değerlendiren Türkiye garantör sıfatıyla sahip olduğu müdahale hakkını kullanmıştır.
1974’teki darbeyi gerçekleştiren Rumların adayı Yunanistan ile birleştirme niyetlerini açıkca ortaya koymuş olmalarından dolayı 1974 harekatının çok haklı bir hukuki çerçevesi vardır. Ancak 1959-60 antlaşmaları, müdahale eden garantör devletin adada 1959-60 düzenini yeniden kurması şartını getirmektedir. Türkiye bu düzenin çalışamaz olduğunun kanıtlandığı gerekçesi ile adada eski düzene dönülmesini reddetmektedir. Bu nedenle de 1974 harekatının haklılığı uluslararası arenada kabul edilse bile adadaki Türklerin Rum tarafının rızası olmadan ayrı bir devlet kurma hakkı hukuki zeminde tartışmalıdır.
Öte yandan Türkiye 1959-60 antlaşmalarına dayanarak Rum tarafının Avrupa Birliği üyeliğine karşı çıkmaktadır. Türkiye'nin müdahaleden sonra 1959-60 rejimine dönülmesini reddetmesi ile Rum tarafının Türk halkı ve Türkiye'nin rızası olmadan uluslararası antlaşmalara katılma çabası hukuk önünde iki taraflı bir antlaşmalara uymama durumu yaratmaktadır.
Türkiye 1974 müdahalesi sonrası adada 1960 düzenine dönülmesini reddederken ortaya alternatif bir çözüm koymuştur. Adada istikrarın ancak iki kesimli, iki toplumlu federal bir Cumhuriyet ile mümkün olduğu tezi oluşturulmuş, bu çerçevede 1975 yılında Kıbrıs Türk Federe Devleti ilan edilmiştir. Geçen yıllar içinde iki kesimli ve iki toplumlu federasyon tezi uluslararası camiada da kabul görmüş, 1990 yılında da Birleşmiş Milletler Genel Kurul kararı ile desteklenmiştir.
Sorunun 50 yıllık geçmişi incelendiğinde aslında Türkiye’nin kendi tezleri açısından almış olduğu mesafe kücümsenmeyecek seviyededir. Misak-i milli sınırları dışında olup, nüfusunun sadece yüzde 20’sini Türklerin oluşturduğu ve Türklerin hiç bir yöresinde açık çoğunluğa sahip olmadıkları bir ülkede azınlık statüsünden çikarılıp eşit bir ayrı toplum statüsünde değerlendirilmeleri bile kendi başına bir zaferdir. 1959-60 antlaşmaları ile kurulan üniter ama toplumların dengesine dayalı model 1974’ten sonra federasyon modeli ile ikame edilmiş, büyük mücadelelerden sonra da 1990’ların başında federasyon tezi dünyaya kabul ettirilmiştir.
Ancak 1990’ların ortasından itibaren Türkiye 20 yılı askın bir süre savunduğu federasyon tezinden vazgeçmiş, konfederasyon tezine yönelmiştir. Bunun temel sebebi de Kıbrıs Türklerinin Rumlarla kurulacak bir ortak devlette aradıklarını bulamama endişesidir. Ancak bu pozisyon değişikliği Türkiye’nin uluslararası kamuoyu nezdindeki konumunu belli ölçüde zayıflatmıştır. 2001 yılında gelinen noktada, hükümetlerimizin 1990’dan beri izlediği politikaların başarılı olduğunu söylemek zordur. Ne konfederasyon tezi uluslararası kamuoyunda kabul görmüs, ne de KKTC’nin tanınması yolunda mesafe katedilebilmiştir.
Aslında taksim seçeneği en mantıklı çözüm olmasına rağmen Türkiye’nin bu tezi savunmakta bazı sıkıntıları vardır. Bu tez Türkiye’nin Irak ve Azerbaycan gibi diğer yöre ülkeleri konusundaki politikası ile taban tabana zıttır. Bir yörede taksimi şiddetle savunmak, başka bir yörede ise temelden reddetmek savunulması kolay bir pozisyon değildir. Bu nedenle de Türkiye 1980'lerden beri Kıbrıs'ta açık açık taksim tezini savunamamıştır.
Avrupa Birliği süreci 1994’ten beri Kıbrıs sorununda önemli bir yeni faktör olarak ortaya çıkmıştır. Avrupa Birliği’nin Kıbrıs’ı genişleme listesine alması ile birlikte adada geri dönülmesi kolay olmayan bir süreç başlamıştır. Yunanistan bu süreçteki avantajlarını iyi kullanmış, bu sayede de son yıllarda 1974-1990 ‘da yaşadığı gerilemeyi bir ölçüde telafi etmiştir.
Ancak Avrupa Birliği’nin Kıbrıs yaklaşımında önemli bir sorun vardır. Avrupa halen Kıbrıs’ın bütünü üzerinde hak iddia eden Kıbrıs Cumhuriyeti’ni Türkiye’nin onayı olmadan Birliğe alarak 1959-60 antlaşmalarını açıkça ihlal etmektedir. Dişişleri Bakanlığı’nın tanınmış Ingiliz hukukçu Mendelsson’a hazırlattığı hukuki yorum Türk tarafının savunduğu tezin gücünü açıklıkla ortaya koymaktadır. Türkiye’nin Avrupa’ya karşı fazla bir yaptırım gücü olmasa dahi, bir uluslararası antlaşmayı bu kadar açıklıkla ihlal etmenin Avrupa Birliği hukuk sistemi içinde çok sakıncalı bir içtihat yaratacağı açıktır. Avrupa Birligi’nin 2001’den beri adadaki görüşme sürecini desteklemesinin bir nedeni de budur.
Kıbrıs davasınn hukuki cephesi şu sekilde özetlenebilir. 1959-60 antlaşmaları çerçevesinde:
· 1974 harekatı hukuki zeminde haklıdır, ancak Türkiye'ye 1959-60 düzenine dönülmesi ya da iki tarafın üzerinde anlaştığı başka bir çözüm bulunması sorumluluğunu yüklemektedir
· Kıbrıs’ın Avrupa Birliğine kabulü için Türkiye’nin rızası gereklidir
· Kıbrıs Türklerinin bağımsız bir devlet kurması garantör devletler ve Kıbrıs Rumlarının rızasını gerektirir
Bu çerçevede, müzakerelerin kesilmesi ve adada su anki durumun devam etmesi durumunda Türk ve Rum tarafları ile Avrupa Birliği’nin pozisyonları farklı nedenlerden dolayı da olsa hukuki çerçeveye aykırı olmaya devam edecektir. Eğer hukuki çerçeveye sadık kalınmasının herhangi bir kıymeti varsa bütün taraflar soruna müzakereler yoluyla bir çözüm bulunmasına katkıda bulunmalıdır.
2. Stratejik Önem
Kıbrıs davasının hukuki çerçeveden sonra ikinci önemli yönü adanın Türkiye için stratejik önemidir. Kıbrıs’ın Türkiye için stratejik önemi iddia edildiği gibi çok yüksek midir? Kanaatimce bu konuyu etraflıca tartışmadan “evet” yanıtını vermek yanlış olur.
Kıbrıs ekonomisinın boyutları Türkiye ekonomisine kıyasla çok küçük olduğu için, stratejik önemden bahsederken kasdedilen genellikle adanın askeri perspektiften önemidir. Askeri perspektif içinde iki unsuru değerlendirmemiz gerekir: adanın Türkiye’nin hangi tehdite karşı savunmasını nasıl kolaylaştıracağı ve Türkiye’nin Kıbrıs’taki üsleri kullanarak nereye ve nasıl müdahale edebileceği.
Savunma perspektifinden Kıbrıs’ın Türkiye için fazla bir öneme haiz olduğunu iddia etmek zordur. Savaşların büyük ölçüde hava kuvvetleri ve balistik füzeler ile yapıldığı günümüzde potansiyel hasımların adanın güneyini kullanma imkanları zaten Türkiye için yeterli bir tehdit oluşturmaktadır. Bu çerçevede Kuzey Kıbrıs’ın potansiyel hasımların elinde olması ne ciddi bir ek tehdit getirecektir, ne de güney Kıbrıs’tan gelebilecek bir hava ya da balistik füze saldırısına karşı ciddi bir ek savunma imkanı sağlayacaktır.
Potansiyel müdahale imkanlarına gelince - geçmişte Türkiye'nin çok ciddi bir tehdit oluşturan PKK’nın yarattığı güvenlik sorununun en alevli günlerinde dahi Kıbrıs’taki üslerini kullanarak Bekaa vadisine karsı bir operasyon gerçekleştirmemiş olması, Kıbrıs’taki üs olanaklarının hangi tehdide karşı nasıl kullanılabileceği sorusunu gündeme getirmektedir.
Bu konuda sıkça ortaya konulan iki teze de ayrıca göz atmak yararlı olabilir:
1. “İngiltere adadaki üslerini bu güne kadar muhafaza ettiğine göre bir bildiği vardır”: Bu konuda iki şey söylenebilir. Birincisi, İngiltere Türkiye’den farklı bir devlettir. Nükleer silahları, denizaşırı güç kullanma yetisi, 20 bin dolara yaklaşan kişi başına milli geliri ve ABD ile olan özel ilişkisi çerçevesinde İngiltere’nin dünya üzerinde Türkiye’den çok daha aktif bir stratejik rol oynamakta olduğu gerçeği yadsınamaz. Yani İngiltere için düşünülebilir olan bazı dış politika yaklaşımları Türkiye’nin gücünü aşabilir. İkinci olarak ta, İngiltere’nin dünya çapında bir stratejik rol oynayarak doğru yapıp yapmadığı da tartışılabilir. Almanya ve Japonya gibi ülkeler farklı yollar takip etmekte ve son 50 yıllık ekonomik performansları ile daha başarılı bir tablo çizmektedirler.
2. “Kıbrıs bir Yunan adası olursa Türkiye’nin Akdeniz’e çıkışı tehlike altına girer”. Şu anda, Rodos ve Meis adaları ile Güney Kıbrıs arasındaki mesafe Kıbrıs’ta tek devlet var olması halinde de aynı kalacaktır. Bu hatta Anamur’un uzaklığı da Kuzey Kıbrıs’ın uzaklığından çok fazla değildir. Olası bir savaş durumunda Yunanistan ve Kıbrıs Rumlarının Türkiye’yi çevreleme ihtimali Kıbrıs’ın kuzeyindeki Türk askeri varlığı ile çok fazla azalmamaktadır.
Aslında Kıbrıs’ın Türkiye için önemi stratejik olmaktan çok psikolojik ve siyasidir. 1683 Viyana kuşatmasından 1918 Mondros mütarekesine kadarki yenilgiler silsilesi Türk insanının bilinçaltında önemli izler bırakmıştır. 1974’te Kıbrıs’ta Türk askeri yüzyıllardan beri ilk defa sınırlar ötesinde bir harekatı başarıyla gerçekleştirerek soydaşlarının yaşamlarını ve özgürlüklerini teminat altına almıştır. Uzun yıllardan sonra gelen bu değişimden vazgeçmek, pek çok Türk vatandaşına zor gelmektedir. Ayrıca Türkiye'nin jeopolitik konumu uluslararası ihtilaflarda zorlu askeri ve siyasi mücadeleler sonunda edinilmiş hak ve imtiyazlardan kolaylıkla vazgeçilmesini zorlaştırmaktadır. Konunun özü budur.
3. Siyasi İlkeler
Kıbrıs meselesinin üçücü önemli boyutu siyasi ilkelerdir. Aslında Türk ve Rum toplumlarının bir arada yaşaması için haklı gerekçeler bulmak zordur. Nitekim, müzakerelerin kırk beş yıla yakın süredir devam ettiği adada kolayca bulunabilecek bir çözüm olsa şu ana kadar çoktan bulunmuş olması gerekirdi.
Türk ve Rum toplumlarının baştan beri ortaya koydukları tezlerin ikisi de kendi içinde tutarlıdır. Rum tarafı, ada nüfusunun yüzde 80’ini oluşturan bir halk olarak pek çok ülkede olduğu gibi diğer halk ile ortak bir devlet altında yaşamak istemektedir. Bu çerçevede de açık farkla çoğunluğu oluşturan taraf olarak kendilerinin baskın olduğu bir nihai yapı arzu etmektedirler. Türk tarafı ise Anayasal çerçeve ne olursa olsun nüfusun büyük çoğunluğunu oluşturacak başka bir halk ile iç içe yaşamaktansa ayrı bir devlet kurmayı tercih etmektedir.
Adada taksim seçeneğinin uluslararası alanda kabul görmemesinin nedenlerinden biri başka ülkeler için içtihat oluşturma ihtimalidir. Kıbrıs Türk halkının 1959-60 yıllarında içinde bulunduğu durumdaki her ülkede taksim seçeneği uygulansa dünya şüphesiz oldukça karmaşık bir hukuki ve siyasi süreç ile karşılaşırdı. Ancak son yıllarda Sovyetler Birliği, Yugoslavya, Çekoslovakya ve Somali gibi ülkelerde farklı halkların farklı devletler kurması taksim seçeneğinin uygulanabilir bir seçenek olabileceği kanısını güçlendirmektedir.
1959-60 antlaşmalarından dolayı adada sadece Kıbrıs Türk halkının değil Türkiye'nin de bazı hakları vardır. Kazanılmış hakların savunulması Türkiye açısından önemli bir öncelik olmak zorundadır. Kazanılmış haklardan karşılığında başka bir avantaj elde etmeden vazgeçmenin Türkiye'nin uluslararası siyasi dünyadaki konumu açısından çok yanlış bir mesaj vereceği açıktır.
Avrupa Birligi süreci adada yeni uzlaşma imkanları yaratabilir. Zira Avrupa Birliği’nin hukuki çerçevesi içinde Kıbrıs Türklerinin insan hakları konusunda bir endişeye gerek kalmayacağı söylenebilir. Öte yandan olaylara objektif olarak bakılırsa Avrupa Birliği'nin şu ana kadar tarafsız bir rol oynadığını söylemek mümkün değildir. Bu tutum, temelde Türkiye ve Kıbrıs Türk toplumuna zarar vermektedir. Ancak bu durum bile doğru değerlendirilirse bir avantaja dönüştürülebilir. Masada karşımızda Yunanistan - Kıbrıs Rum kesimi ikilisi yerine Yunanistan - Kıbrıs Rum kesimi - Avrupa Birliği üçlüsünün oturması rasyonel bir çözüm bulunmasını kolaylaştırabilir. Ancak öncelikle Avrupa Birliği'nin konuya tarafsız olarak mı yoksa Yunanistan - Kıbrıs Rum kesimi ile ortak olarak mı oturacağına karar vermesi gerekmektedir.
Sonuç
Kıbrıs sorununu üç perspektif altında inceledikten sonra bazı temel çıkarımlar yapmak mümkün görünmektedir:
- Konuya sadece siyasi perspektiften bakılırsa, iki tarafın ortak bir devlet altında yaşaması için bir sebep bulmak zordur. Ancak Avrupa Birliği üyelik sürecinin o kadar kapsamlı etkileri vardır ki, siyasi analizleri Avrupa Birliği süreci içerisinde yeni baştan değerlendirmekte yarar olabilir.
- Sadece hukuki perspektiften bakılırsa, Türk tarafının temelde haklı bir tezi savunduğu ortaya çıkmaktadır. Ancak iki tarafın da geçmişte yaptığı ciddi anlaşma ihlallerinin etkilerinin ortadan kaldırılması açısından 1959-60 antlaşmalarının bir uzantısı olarak yeniden ortak bir devlet kurulmasının hukuki olarak yararı vardır.
- Adanın stratejik önemi ise yıllardan beri çok yoğun olarak tartışıldığı halde sanıldığı kadar önemli olmayabilir.
Bu durumda, stratejik perspektif bir yana bırakılarak hukuki ve siyasi perspektifler ekseninde bir çözüm oluşturulmasında yarar vardır.
Hukuki perspektiften gelen en önemli koşul ada halklarının geçmişten gelen özel durum ve ilişkileri göz önüne alınmak şartıyla adada tek bir devletin varolmasıdır. Siyasi perspektiften gelen olmazsa olmaz koşul ise adadaki iki halkın kendi kaderlerini tayin haklarının olabilecek en üst düzeyde tutulmasıdır.
Bu genel çerçevede adada hangi şartlarda bir çözüm olabilir? Şu ana kadar Türk ve Rum tarafları ile Türkiye ve Yunanistan’ın üzerinde anlaşabilecekleri gözlenen parametreler şu şekilde özetlenebilir:
- İki kesimli, iki bölgeli bir ortak devlet
- Dolaşım, yerleşim ve mal edinme özgürlüklerinin Türkiye’nin Avrupa Birliği tam üyeliğine kadar ertelenmesi
- Adadaki Türk askeri varlığının Türkiye’nin Avrupa Birliği tam üyeliğine kadar devam etmesi
- Merkezi devlet organlarında iki toplum arasında denge sağlanması
Siyasi perspektiften bakıldığında en mantıklı çözüm ikisi de Avrupa Birliği’ne üye iki ayrı devlet olmasına rağmen hukuki perspektif de göz önüne alınarak yukarıdaki parametreler çerçevesinde bir ortak devlet kabul edilebilir.
Birçok milli davamız gibi Kıbrıs davasında da konunun toplum önünde açıkça tartışılmasına yakın zamana kadar gereken önem verilmemiştir. Son birkaç aydır Kıbrıs sorununun kamuoyu önünde çok açık ve saydam bir şekilde tartışılabilmesi şüphesiz çok olumlu bir gelişmedir.
Her önemli konu gibi Kıbrıs konusunda da soğukkanlılık ve rasyonellik temel düşünce ve uygulama ilkelerimiz olmalıdır. Avrupa Birliği müzakere süreci bu yolda köstek değil destek olarak kullanılabilir. Ama en önemlisi, Türk dış politikası Kıbrıs Rum tarafı ve Yunanistan’ın insiyatiflerine reaksiyon göstermekten ibaret kalmamalı, yaratıcı çözümler ortaya konularak insiyatif ele alınmalıdır. Unutmayalım ki Kıbrıs meselesi özünde stratejik bir mesele değil siyasi ve hukuki bir prensip meselesidir. Atılacak adımların da bu çerçevede ölçülü ve hesaplı olarak atılması hem Türkiye, hem de Kıbrıs halkları için faydalı olacaktır.
***
Kıbrıs davası yaklaşık 50 yıldır Türkiye'nin siyasi gündeminde önemli bir yer tutmaktadır. 1950’lerde sıfır noktasından bir “milli dava” konumuna yükselen Kıbrıs, 1959-60’ta belli bir çözüm yoluna girmiş, ancak Londra ve Zürih antlaşmaları ile kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti çok kısa ömürlü olmuştur. 1963-64’te başlayan çatışmalar 1960’ların sonlarına kadar gitgide şiddetlenerek sürmüştür. Geçici bazı çözüm çabalarından sonra 1974 yılında Rum tarafındaki milliyetçi darbe ile tekrar alevlenen Kıbrıs sorunu Barış Harekatı sonrasında uzun bir ateşkes dönemine girmiştir. Ancak üzerinden 27 yılı aşkın bir süre geçmesine rağmen adadaki ateşkes henüz bir barış anlaşmasına dönüşememiştir. Müzakere sürecine paralel olarak 1975’te Kıbrıs Türk Federe Devleti’ni kuran Kıbrıs Türk halkı 1983 yılında daha ciddi bir adım atarak Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni ilan etmiştir. Ancak kuruluşundan beri geçen 18 yılı aşkın sürede KKTC Türkiye dışında bir devlet tarafından tanınmamıştır. 1990’ların başından itibaren sürüncemede kalan müzakereler ise 1999 yılından itibaren Kıbrıs Rum tarafının Avrupa Birliği'ne tam üyelik sürecine girmesi ile birlikte tekrar gündeme gelmektedir.
50 yıla yakın bir süredir sürekli gündemde olmasına rağmen Türk halkının Kıbrıs davası hakkında yeterince bilgi sahibi olduğunu söylemek zordur. Her konu gibi Kıbrıs davası hakkında yorumlar yapmadan önce gerçeklerin etraflıca anlaşılması gereklidir. Ancak maalesef Türkiye’de Kıbrıs üzerindeki tartışmalar milliyetçi reaksiyoner yaklaşımlar ile Avrupa Birliği sürecinde “ayak bağı” olduğu inancına dayanan umursamaz tavırlar arasında sıkışıp kalmaktadır. Konu üzerinde kapsamlı ve rasyonel analizler bulmak kolay değildir.
Bu makalenin amacı Kıbrıs davasının kısa fakat kapsamlı bir analizini yaparak önümüzdeki seçenekler ile ilgili sağduyulu çıkarımlar yapmaya çalışmaktır. Bu çerçevede, Kıbrıs davasını üç ayrı perspektiften incelemek gerekmektedir: hukuki, stratejik ve siyasi perspektifler.
1. Hukuki Çerçeve
Hukuki açıdan Kıbrıs davasının özünü 1959 Londra ve Zürih antlaşmaları oluşturur. Bu antlaşmaların temel parametrelerini özetlemek gerekirse:
- Kıbrıs Cumhuriyeti, İngiltere, Yunanistan ve Türkiye’nin ortak iradesi ile kurulmuştur
- İngiltere, Yunanistan ve Türkiye, “garantör” sıfatı ile adadaki anayasal düzeni teminat altına alırlar
- Anayasal düzenin tehdit altına girmesi halinde garantörlerin birlikte veya ayrı ayrı müdahale hakkı vardır
- Müdahale eden garantör, adada eski düzeni yeniden kurmakla yükümlüdür
- Kıbrıs, Yunanistan ve Türkiye’nin birlikte üye olmadığı uluslararası kuruluşlara üye olamaz
- Kıbrıs devletinin Cumhurbaşkanı Rumlar, yardımcısı ise Türkler tarafından seçilecektir
- Kıbrıs devletinin Bakanlar Kurulu, ordusu ve polis gücü Türk ve Rum toplumları arasındaki sayısal dengeler gözetilerek oluşturulacaktır
1959-60 antlaşmaları ile kurulan hukuki çerçeve ile Türk tarihinde çok nadir görülmüş bir biçimde masa başında oldukça avantajlı bir konum yakalanmıştır. Ancak 1963-64 yıllarında iki toplum arasında yaşanan sorunlardan sonra konu hukuki zeminde ihtilaflı hale gelmiştir.
Öncelikle Kıbrıs Rum tarafı 1959-60 antlaşmalarını tanımayarak tek taraflı olarak ve zorla adada uniter bir devlet yapısı kurmuştur. Türkiye 1964 ve 1967’de iki kez adaya müdahale etmeye hazırlandıysa da uluslararası baskılar nedeniyle vazgeçmiştir. Sonunda Rum tarafında 1974 yılında teşebbüs edilen darbenin getirdiği fırsatı değerlendiren Türkiye garantör sıfatıyla sahip olduğu müdahale hakkını kullanmıştır.
1974’teki darbeyi gerçekleştiren Rumların adayı Yunanistan ile birleştirme niyetlerini açıkca ortaya koymuş olmalarından dolayı 1974 harekatının çok haklı bir hukuki çerçevesi vardır. Ancak 1959-60 antlaşmaları, müdahale eden garantör devletin adada 1959-60 düzenini yeniden kurması şartını getirmektedir. Türkiye bu düzenin çalışamaz olduğunun kanıtlandığı gerekçesi ile adada eski düzene dönülmesini reddetmektedir. Bu nedenle de 1974 harekatının haklılığı uluslararası arenada kabul edilse bile adadaki Türklerin Rum tarafının rızası olmadan ayrı bir devlet kurma hakkı hukuki zeminde tartışmalıdır.
Öte yandan Türkiye 1959-60 antlaşmalarına dayanarak Rum tarafının Avrupa Birliği üyeliğine karşı çıkmaktadır. Türkiye'nin müdahaleden sonra 1959-60 rejimine dönülmesini reddetmesi ile Rum tarafının Türk halkı ve Türkiye'nin rızası olmadan uluslararası antlaşmalara katılma çabası hukuk önünde iki taraflı bir antlaşmalara uymama durumu yaratmaktadır.
Türkiye 1974 müdahalesi sonrası adada 1960 düzenine dönülmesini reddederken ortaya alternatif bir çözüm koymuştur. Adada istikrarın ancak iki kesimli, iki toplumlu federal bir Cumhuriyet ile mümkün olduğu tezi oluşturulmuş, bu çerçevede 1975 yılında Kıbrıs Türk Federe Devleti ilan edilmiştir. Geçen yıllar içinde iki kesimli ve iki toplumlu federasyon tezi uluslararası camiada da kabul görmüş, 1990 yılında da Birleşmiş Milletler Genel Kurul kararı ile desteklenmiştir.
Sorunun 50 yıllık geçmişi incelendiğinde aslında Türkiye’nin kendi tezleri açısından almış olduğu mesafe kücümsenmeyecek seviyededir. Misak-i milli sınırları dışında olup, nüfusunun sadece yüzde 20’sini Türklerin oluşturduğu ve Türklerin hiç bir yöresinde açık çoğunluğa sahip olmadıkları bir ülkede azınlık statüsünden çikarılıp eşit bir ayrı toplum statüsünde değerlendirilmeleri bile kendi başına bir zaferdir. 1959-60 antlaşmaları ile kurulan üniter ama toplumların dengesine dayalı model 1974’ten sonra federasyon modeli ile ikame edilmiş, büyük mücadelelerden sonra da 1990’ların başında federasyon tezi dünyaya kabul ettirilmiştir.
Ancak 1990’ların ortasından itibaren Türkiye 20 yılı askın bir süre savunduğu federasyon tezinden vazgeçmiş, konfederasyon tezine yönelmiştir. Bunun temel sebebi de Kıbrıs Türklerinin Rumlarla kurulacak bir ortak devlette aradıklarını bulamama endişesidir. Ancak bu pozisyon değişikliği Türkiye’nin uluslararası kamuoyu nezdindeki konumunu belli ölçüde zayıflatmıştır. 2001 yılında gelinen noktada, hükümetlerimizin 1990’dan beri izlediği politikaların başarılı olduğunu söylemek zordur. Ne konfederasyon tezi uluslararası kamuoyunda kabul görmüs, ne de KKTC’nin tanınması yolunda mesafe katedilebilmiştir.
Aslında taksim seçeneği en mantıklı çözüm olmasına rağmen Türkiye’nin bu tezi savunmakta bazı sıkıntıları vardır. Bu tez Türkiye’nin Irak ve Azerbaycan gibi diğer yöre ülkeleri konusundaki politikası ile taban tabana zıttır. Bir yörede taksimi şiddetle savunmak, başka bir yörede ise temelden reddetmek savunulması kolay bir pozisyon değildir. Bu nedenle de Türkiye 1980'lerden beri Kıbrıs'ta açık açık taksim tezini savunamamıştır.
Avrupa Birliği süreci 1994’ten beri Kıbrıs sorununda önemli bir yeni faktör olarak ortaya çıkmıştır. Avrupa Birliği’nin Kıbrıs’ı genişleme listesine alması ile birlikte adada geri dönülmesi kolay olmayan bir süreç başlamıştır. Yunanistan bu süreçteki avantajlarını iyi kullanmış, bu sayede de son yıllarda 1974-1990 ‘da yaşadığı gerilemeyi bir ölçüde telafi etmiştir.
Ancak Avrupa Birliği’nin Kıbrıs yaklaşımında önemli bir sorun vardır. Avrupa halen Kıbrıs’ın bütünü üzerinde hak iddia eden Kıbrıs Cumhuriyeti’ni Türkiye’nin onayı olmadan Birliğe alarak 1959-60 antlaşmalarını açıkça ihlal etmektedir. Dişişleri Bakanlığı’nın tanınmış Ingiliz hukukçu Mendelsson’a hazırlattığı hukuki yorum Türk tarafının savunduğu tezin gücünü açıklıkla ortaya koymaktadır. Türkiye’nin Avrupa’ya karşı fazla bir yaptırım gücü olmasa dahi, bir uluslararası antlaşmayı bu kadar açıklıkla ihlal etmenin Avrupa Birliği hukuk sistemi içinde çok sakıncalı bir içtihat yaratacağı açıktır. Avrupa Birligi’nin 2001’den beri adadaki görüşme sürecini desteklemesinin bir nedeni de budur.
Kıbrıs davasınn hukuki cephesi şu sekilde özetlenebilir. 1959-60 antlaşmaları çerçevesinde:
· 1974 harekatı hukuki zeminde haklıdır, ancak Türkiye'ye 1959-60 düzenine dönülmesi ya da iki tarafın üzerinde anlaştığı başka bir çözüm bulunması sorumluluğunu yüklemektedir
· Kıbrıs’ın Avrupa Birliğine kabulü için Türkiye’nin rızası gereklidir
· Kıbrıs Türklerinin bağımsız bir devlet kurması garantör devletler ve Kıbrıs Rumlarının rızasını gerektirir
Bu çerçevede, müzakerelerin kesilmesi ve adada su anki durumun devam etmesi durumunda Türk ve Rum tarafları ile Avrupa Birliği’nin pozisyonları farklı nedenlerden dolayı da olsa hukuki çerçeveye aykırı olmaya devam edecektir. Eğer hukuki çerçeveye sadık kalınmasının herhangi bir kıymeti varsa bütün taraflar soruna müzakereler yoluyla bir çözüm bulunmasına katkıda bulunmalıdır.
2. Stratejik Önem
Kıbrıs davasının hukuki çerçeveden sonra ikinci önemli yönü adanın Türkiye için stratejik önemidir. Kıbrıs’ın Türkiye için stratejik önemi iddia edildiği gibi çok yüksek midir? Kanaatimce bu konuyu etraflıca tartışmadan “evet” yanıtını vermek yanlış olur.
Kıbrıs ekonomisinın boyutları Türkiye ekonomisine kıyasla çok küçük olduğu için, stratejik önemden bahsederken kasdedilen genellikle adanın askeri perspektiften önemidir. Askeri perspektif içinde iki unsuru değerlendirmemiz gerekir: adanın Türkiye’nin hangi tehdite karşı savunmasını nasıl kolaylaştıracağı ve Türkiye’nin Kıbrıs’taki üsleri kullanarak nereye ve nasıl müdahale edebileceği.
Savunma perspektifinden Kıbrıs’ın Türkiye için fazla bir öneme haiz olduğunu iddia etmek zordur. Savaşların büyük ölçüde hava kuvvetleri ve balistik füzeler ile yapıldığı günümüzde potansiyel hasımların adanın güneyini kullanma imkanları zaten Türkiye için yeterli bir tehdit oluşturmaktadır. Bu çerçevede Kuzey Kıbrıs’ın potansiyel hasımların elinde olması ne ciddi bir ek tehdit getirecektir, ne de güney Kıbrıs’tan gelebilecek bir hava ya da balistik füze saldırısına karşı ciddi bir ek savunma imkanı sağlayacaktır.
Potansiyel müdahale imkanlarına gelince - geçmişte Türkiye'nin çok ciddi bir tehdit oluşturan PKK’nın yarattığı güvenlik sorununun en alevli günlerinde dahi Kıbrıs’taki üslerini kullanarak Bekaa vadisine karsı bir operasyon gerçekleştirmemiş olması, Kıbrıs’taki üs olanaklarının hangi tehdide karşı nasıl kullanılabileceği sorusunu gündeme getirmektedir.
Bu konuda sıkça ortaya konulan iki teze de ayrıca göz atmak yararlı olabilir:
1. “İngiltere adadaki üslerini bu güne kadar muhafaza ettiğine göre bir bildiği vardır”: Bu konuda iki şey söylenebilir. Birincisi, İngiltere Türkiye’den farklı bir devlettir. Nükleer silahları, denizaşırı güç kullanma yetisi, 20 bin dolara yaklaşan kişi başına milli geliri ve ABD ile olan özel ilişkisi çerçevesinde İngiltere’nin dünya üzerinde Türkiye’den çok daha aktif bir stratejik rol oynamakta olduğu gerçeği yadsınamaz. Yani İngiltere için düşünülebilir olan bazı dış politika yaklaşımları Türkiye’nin gücünü aşabilir. İkinci olarak ta, İngiltere’nin dünya çapında bir stratejik rol oynayarak doğru yapıp yapmadığı da tartışılabilir. Almanya ve Japonya gibi ülkeler farklı yollar takip etmekte ve son 50 yıllık ekonomik performansları ile daha başarılı bir tablo çizmektedirler.
2. “Kıbrıs bir Yunan adası olursa Türkiye’nin Akdeniz’e çıkışı tehlike altına girer”. Şu anda, Rodos ve Meis adaları ile Güney Kıbrıs arasındaki mesafe Kıbrıs’ta tek devlet var olması halinde de aynı kalacaktır. Bu hatta Anamur’un uzaklığı da Kuzey Kıbrıs’ın uzaklığından çok fazla değildir. Olası bir savaş durumunda Yunanistan ve Kıbrıs Rumlarının Türkiye’yi çevreleme ihtimali Kıbrıs’ın kuzeyindeki Türk askeri varlığı ile çok fazla azalmamaktadır.
Aslında Kıbrıs’ın Türkiye için önemi stratejik olmaktan çok psikolojik ve siyasidir. 1683 Viyana kuşatmasından 1918 Mondros mütarekesine kadarki yenilgiler silsilesi Türk insanının bilinçaltında önemli izler bırakmıştır. 1974’te Kıbrıs’ta Türk askeri yüzyıllardan beri ilk defa sınırlar ötesinde bir harekatı başarıyla gerçekleştirerek soydaşlarının yaşamlarını ve özgürlüklerini teminat altına almıştır. Uzun yıllardan sonra gelen bu değişimden vazgeçmek, pek çok Türk vatandaşına zor gelmektedir. Ayrıca Türkiye'nin jeopolitik konumu uluslararası ihtilaflarda zorlu askeri ve siyasi mücadeleler sonunda edinilmiş hak ve imtiyazlardan kolaylıkla vazgeçilmesini zorlaştırmaktadır. Konunun özü budur.
3. Siyasi İlkeler
Kıbrıs meselesinin üçücü önemli boyutu siyasi ilkelerdir. Aslında Türk ve Rum toplumlarının bir arada yaşaması için haklı gerekçeler bulmak zordur. Nitekim, müzakerelerin kırk beş yıla yakın süredir devam ettiği adada kolayca bulunabilecek bir çözüm olsa şu ana kadar çoktan bulunmuş olması gerekirdi.
Türk ve Rum toplumlarının baştan beri ortaya koydukları tezlerin ikisi de kendi içinde tutarlıdır. Rum tarafı, ada nüfusunun yüzde 80’ini oluşturan bir halk olarak pek çok ülkede olduğu gibi diğer halk ile ortak bir devlet altında yaşamak istemektedir. Bu çerçevede de açık farkla çoğunluğu oluşturan taraf olarak kendilerinin baskın olduğu bir nihai yapı arzu etmektedirler. Türk tarafı ise Anayasal çerçeve ne olursa olsun nüfusun büyük çoğunluğunu oluşturacak başka bir halk ile iç içe yaşamaktansa ayrı bir devlet kurmayı tercih etmektedir.
Adada taksim seçeneğinin uluslararası alanda kabul görmemesinin nedenlerinden biri başka ülkeler için içtihat oluşturma ihtimalidir. Kıbrıs Türk halkının 1959-60 yıllarında içinde bulunduğu durumdaki her ülkede taksim seçeneği uygulansa dünya şüphesiz oldukça karmaşık bir hukuki ve siyasi süreç ile karşılaşırdı. Ancak son yıllarda Sovyetler Birliği, Yugoslavya, Çekoslovakya ve Somali gibi ülkelerde farklı halkların farklı devletler kurması taksim seçeneğinin uygulanabilir bir seçenek olabileceği kanısını güçlendirmektedir.
1959-60 antlaşmalarından dolayı adada sadece Kıbrıs Türk halkının değil Türkiye'nin de bazı hakları vardır. Kazanılmış hakların savunulması Türkiye açısından önemli bir öncelik olmak zorundadır. Kazanılmış haklardan karşılığında başka bir avantaj elde etmeden vazgeçmenin Türkiye'nin uluslararası siyasi dünyadaki konumu açısından çok yanlış bir mesaj vereceği açıktır.
Avrupa Birligi süreci adada yeni uzlaşma imkanları yaratabilir. Zira Avrupa Birliği’nin hukuki çerçevesi içinde Kıbrıs Türklerinin insan hakları konusunda bir endişeye gerek kalmayacağı söylenebilir. Öte yandan olaylara objektif olarak bakılırsa Avrupa Birliği'nin şu ana kadar tarafsız bir rol oynadığını söylemek mümkün değildir. Bu tutum, temelde Türkiye ve Kıbrıs Türk toplumuna zarar vermektedir. Ancak bu durum bile doğru değerlendirilirse bir avantaja dönüştürülebilir. Masada karşımızda Yunanistan - Kıbrıs Rum kesimi ikilisi yerine Yunanistan - Kıbrıs Rum kesimi - Avrupa Birliği üçlüsünün oturması rasyonel bir çözüm bulunmasını kolaylaştırabilir. Ancak öncelikle Avrupa Birliği'nin konuya tarafsız olarak mı yoksa Yunanistan - Kıbrıs Rum kesimi ile ortak olarak mı oturacağına karar vermesi gerekmektedir.
Sonuç
Kıbrıs sorununu üç perspektif altında inceledikten sonra bazı temel çıkarımlar yapmak mümkün görünmektedir:
- Konuya sadece siyasi perspektiften bakılırsa, iki tarafın ortak bir devlet altında yaşaması için bir sebep bulmak zordur. Ancak Avrupa Birliği üyelik sürecinin o kadar kapsamlı etkileri vardır ki, siyasi analizleri Avrupa Birliği süreci içerisinde yeni baştan değerlendirmekte yarar olabilir.
- Sadece hukuki perspektiften bakılırsa, Türk tarafının temelde haklı bir tezi savunduğu ortaya çıkmaktadır. Ancak iki tarafın da geçmişte yaptığı ciddi anlaşma ihlallerinin etkilerinin ortadan kaldırılması açısından 1959-60 antlaşmalarının bir uzantısı olarak yeniden ortak bir devlet kurulmasının hukuki olarak yararı vardır.
- Adanın stratejik önemi ise yıllardan beri çok yoğun olarak tartışıldığı halde sanıldığı kadar önemli olmayabilir.
Bu durumda, stratejik perspektif bir yana bırakılarak hukuki ve siyasi perspektifler ekseninde bir çözüm oluşturulmasında yarar vardır.
Hukuki perspektiften gelen en önemli koşul ada halklarının geçmişten gelen özel durum ve ilişkileri göz önüne alınmak şartıyla adada tek bir devletin varolmasıdır. Siyasi perspektiften gelen olmazsa olmaz koşul ise adadaki iki halkın kendi kaderlerini tayin haklarının olabilecek en üst düzeyde tutulmasıdır.
Bu genel çerçevede adada hangi şartlarda bir çözüm olabilir? Şu ana kadar Türk ve Rum tarafları ile Türkiye ve Yunanistan’ın üzerinde anlaşabilecekleri gözlenen parametreler şu şekilde özetlenebilir:
- İki kesimli, iki bölgeli bir ortak devlet
- Dolaşım, yerleşim ve mal edinme özgürlüklerinin Türkiye’nin Avrupa Birliği tam üyeliğine kadar ertelenmesi
- Adadaki Türk askeri varlığının Türkiye’nin Avrupa Birliği tam üyeliğine kadar devam etmesi
- Merkezi devlet organlarında iki toplum arasında denge sağlanması
Siyasi perspektiften bakıldığında en mantıklı çözüm ikisi de Avrupa Birliği’ne üye iki ayrı devlet olmasına rağmen hukuki perspektif de göz önüne alınarak yukarıdaki parametreler çerçevesinde bir ortak devlet kabul edilebilir.
Birçok milli davamız gibi Kıbrıs davasında da konunun toplum önünde açıkça tartışılmasına yakın zamana kadar gereken önem verilmemiştir. Son birkaç aydır Kıbrıs sorununun kamuoyu önünde çok açık ve saydam bir şekilde tartışılabilmesi şüphesiz çok olumlu bir gelişmedir.
Her önemli konu gibi Kıbrıs konusunda da soğukkanlılık ve rasyonellik temel düşünce ve uygulama ilkelerimiz olmalıdır. Avrupa Birliği müzakere süreci bu yolda köstek değil destek olarak kullanılabilir. Ama en önemlisi, Türk dış politikası Kıbrıs Rum tarafı ve Yunanistan’ın insiyatiflerine reaksiyon göstermekten ibaret kalmamalı, yaratıcı çözümler ortaya konularak insiyatif ele alınmalıdır. Unutmayalım ki Kıbrıs meselesi özünde stratejik bir mesele değil siyasi ve hukuki bir prensip meselesidir. Atılacak adımların da bu çerçevede ölçülü ve hesaplı olarak atılması hem Türkiye, hem de Kıbrıs halkları için faydalı olacaktır.

0 Comments:
Post a Comment
<< Home