Saturday, July 20, 2002

Türkiye ve Avrupa Birliği

***

Türkiye Avrupa Birliği’ne girmeli mi? Bu soru 1960’lardan beri Türk siyasi gündemi işgal edegelmiştir. Uzun zamandır gündemin orta sıralarında olan bu soru son birkaç yılda, özellikle de Helsinki zirvesinde Türkiye’nin adaylığının kabul edilmesinden sonra gündemin yukarılarına doğru çıkmıştır. Hatta önümüzdeki seçimlerde partiler arası mücadelenin büyük ölçüde AB ekseninde geçeceği beklenmektedir.

Avrupa Birliği konusunu ele alırken olaya birkaç değişik perspektiften bakmakta yarar vardır:
- Avrupalı kimdir? Türkiye Avrupalı mıdır?
- Türkiye Avrupa Birliği'ne girerse ne kazanacaktır, girmezse ne kaybedecektir?
- Avrupa Birliği Türkiye'yi üyeliğe kabul ederse ne kazanacaktır, etmezse ne kaybedecektir?
- Türkiye şartları yerine getirdiği halde AB Türkiye’yi üyeliğe kabul etmezse Türkiye şartları yerine getirdiğine pişman olur mu?

Türkiye Avrupalı mıdır? Kanaatimce bu sorunun yanıtı onyıllar değil yüzyıllar önce verilmiştir. Türkiye Cumhuriyeti’nin mirasını devraldığı Osmanlı Devleti esasen Avrupa’yı istila eden bir Asya devleti değil, Anadolu’yu istila eden bir Avrupa devletidir. Osmanlı devleti büyük ölçüde Bizans Imparatorluğu’nun devamıdır. Türk halkı da, Osmanlı sultanı I. Murad Balkanlar’a geçme kararı alalı beri fiilen Avrupalı olmuştur. Osmanlılar Anadolu’dan önce Balkanlar’a hakim olmuş, en başlarından itibaren Osmanlı devletinin belkemiği daima Balkanlar olmuştur. Fatih Sultan Mehmet döneminden beri Türkiye Avrupa siyasi sahnesinde aktif bir aktör olmuş, ülkenin en zor günlerinde bile Avrupa’da anıldığı isim “the sick man of Europe” (“Avrupa’nın hasta adamı”) olmuştur, “the sick man of the Middle East” (“Orta Doğu’nun hasta adamı”) değil. Türkiye ile ilgili hem Türkler, hem de Avrupalılar tarafından yapılan yapılan olumlu ve olumsuz yorumlarda referans daima Asya ülkelerinin değil Avrupa ülkelerinin durumu olmuştur.

Bütün bu tarihsel verilere rağmen Türkiye’nin çoğunluğu Avrupa’nın çoğunluğu ile ayrı bir dine mensup olduğu için Türkiye’nin Avrupa’ya uyum sağlayıp sağlayamayacağı bazı çevrelerce sorgulanmaktadır. Bu soruya yanıt ararken Avrupa Birliği’nin tanımı ve kuruluş amacını gözden geçirmekte yarar vardır.

Avrupa Birliği’nin tanımı üzerindeki tartışmalar bütün Avrupa ülkelerinde hararetle sürmektedir. Avrupa ülkelerinin büyük ölçüde ortak bir kültüre sahip olduğu söylenebilir. Ancak Avrupa Birliği projesinin tarihçesine bakıldığında ortak kültürün Birliğin gelişiminde pek bir rol oynamamış olduğu kolayca görülebilir. Avrupa Birliği bir barış projesi olarak ortaya çıkmıştır. Birliğin başlangıcı olarak Avrupa Ekonomik Topluluğu’nu 1950’lerde kuran devlet adamları Avrupa Birliği’nin amacını açıkça ifade etmişlerdir: “kıtada savaşı olanaksız, hatta düşünülemez kılmak”. Avrupa Birliği’nin esasen bir barış projesi olması Türkiye’nin Birliğe üyeliğinin bu perspektif içinde değerlendirilmesini gerektirir.

Türkiye Avrupa Birliği’ne girmekle ne kazanacaktır? Bu sorunun yanıtını İspanya, Portekiz ve Yunanistan’ın son otuz yıldaki gelişiminde bulmak mümkündür. Tam üyeliğin sürecinin tamamlanmasından çok önce, gelecekteki bir tarihteki üyeliğin kesinleşmesi ile birlikte Türkiye hem kendi vatandaşlarının, hem de Dünya’daki herkesin gözünde sınıf atlayacaktır. Sınıf atlamak, yatırımcılar için “risksiz bir ülke”, turistler için “güvenlik endişesi akıllarında bile gelmeden gidilebilecek bir yer” olmak demektir.

Türkiye’nin Avrupa ile ekonomik bütünleşmesi zaten büyük ölçüde tamamlanmıştır. Türkiye’nin son yirmi yılda yaptığı ihracat hamlesi tamamen Avrupa Birliği ile ilişkilerin bir sonucudur. Unutulmamalıdır ki Türk sanayi ürünleri 1970’lerin başından beri Avrupa Birliği’ne düşük gümrük vergileri ile girebilmektedir. 1995 Gümrük Birliği anlaşması Türkiye’nin Avrupa’dan yirmi yıl avans kullandıktan sonra uyguladığı “karşılıklılık” ilkesinden ibarettir. Küreselleşmenin özellikle ekonomi alanında kendini gösterdiği bir dünyada Türkiye’nin dünya ile bütünleşmesi kaçınılmazdır. Avrupa Birliği üyeliği bu bütünleşmenin mümkün olan en iyi şartlarda gerçekleşmesini sağlayacaktır.

Avrupa Birliği’ne girmemiş bir Türkiye’nin kaderi bugünkü Rusya veya Pakistan’a benzemektir. “Güvenlik” odaklı bir yönetim, güçlü bir merkezi devlet, belki dünya siyasi arenasında önemli bir rol, ama fakir bir halk ve göstermelik bir demokrasi. Halkımız böyle bir yolda ilerlemek istemediğini son birkaç yıldır her fırsatta açıkça ifade etmektedir. Avrupa Birliği üyeliğinin halk arasında yüzde 80'in üzerinde destek sağlamasının nedeni budur.

Avrupa Birliği Türkiye’yi üyeliğe kabul etmekle ne kazanacaktır? Bu soruyu üç farklı perspektiften yanıtlamak mümkündür.

Türkiye’nin Avrupa’ya en önemli katkısı ekonomik alanda olacaktır. Avrupa son on yıldır ABD ve Doğu Asya’ya oranla ciddi bir büyüme eksikliğinden muzdariptir. Bir yandan Avrupa nufusu gitgide yaşlanmaktadır. Birliğe yeni katılan Doğu Avrupa ülkelerinin durumu bu açıdan Batı Avrupa ülkelerinden bile daha risklidir. Öte yandan, Fransa ve Almanya gibi en büyük ve en gelişmiş Avrupa ülkelerinde refah devleti anlayışının getirdiği yüksek maliyetler ve aşırı ekonomik regülasyon girişimcilerin önünü kesmektedir. Avrupa orta vadede büyüme hızını artıracak yeni bir projeye muhtaçtır. Dinamik girişimcileri, tüketime aç genç nufusu ve bakir toprakları ile Türkiye Avrupa’nın derdine deva olabilecek bir ülkedir.

Türkiye’nin Avrupa’ya ikinci önemli katkısı kültürel alanda olacaktır. Müslüman bir ülkenin Avrupa Birliği üyesi olması iki nedenle hayati önem taşımaktadır. Öncelikle, Avrupa Birliği üyelerinde Müslüman göçmenler hızla artmakta ve bu göçmenlerin topluma uyumunda ciddi sorunlar yaşanmaktadır. Türkiye’nin Birliğe üyeliği Avrupalı Müslüman azınlıklara bir vizyon sağlayacaktır. Ayrıca zengin Türk kültürünün Avrupa kültürü ile daha içli dışlı hale gelmesi de Avrupa fikri ve sanatsal yaşamına yeni bir zenginlik katacaktır.


Türkiye’nin Avrupa’ya üçüncü önemli katkısı güvenlik alanında olacaktır. 11 Eylül olayı yeni ve önemli bir gerçeği ortaya çıkarmıştır. Modern teknolojinin geldiği noktada kalabalık insan kitlelerine zarar vermek çok kolaydır. Eğer dinler veya kültürler arası mücadele kontrolden çıkarsa çok sayıda yeni terörist yaratılabilir ve bu teröristler gelişmiş ülkelerin bugün huzur içinde yaşayan vatandaşlarına ciddi zarar verebilirler. Avrupa, kendi güvenliği açısından Islam toplumlarına dünyayı “biz ve siz” olarak iki parçalı görmediğini vurgulamak durumundadır. Türkiye’yi üyeliğe kabul etmek bunun en kolay yoludur. Batı Avrupa yakın çevresindeki önemli ülkeleri (Almanya ve Rusya) dışlamanın faturasını 1930ve 1940’lı yıllarda çok ağır bir şekilde ödemiştir. Bu tecrübelerden önemli dersler alındığını varsaymak gerekir.

Terörle mücadeleye ek olarak, ABD’nin dış politika alanında gitgide daha sık olacak güç kullandığı bir dünyada Avrupa Birliği de ABD ile rekabet etmese dahi ABD’nin yeni stratejilerine karşı tetikte olmak durumundadır. Askeri alanda kendini ıspat etmiş olan Türkiye Avrupa Birliği’nin güvenlik politikasına ilk günden ciddi bir katkı yapabilecektir. Avrupa’yı en yakından ilgilendiren coğrafi bölgenin Orta Doğu olması da Türkiye’nin stratejik önemini perçinlemektedir. Avrupa Birliği’nin şu anki askeri kapasitesi ile Orta Doğu’da ciddi bir rol oynaması ancak Türkiye’yi de takıma dahil etmesi ile mümkün olabilir.

Türkiye – Avrupa Birliği ilişkilerinde bir yol ayrımına yaklaşmaktayız: ya Avrupa Türkiye’yi içine almayı kategorik olarak reddecek, ya da gerekli şartları yerine getirdiğinde kabul edecektir. Bunu test etmenin tek yolu da gerekli şartları en kısa zamanda yerine getirmektir. Bu durumda top Avrupa’da olacaktır. Eğer Avrupa Türkiye’yi gerekli şartları yerine getirdiği halde kabul etmezse, o zaman dünya görüşünü açığa vurmuş olacak ve “ırkçı”, “ayrımcı”, “dine dayalı” bir kurum olma tercihini yapmış olacaktır. Avrupa Birliği’nin tarihi ve temel ilkeleri çerçevesinde böyle bir tercih yapması çok zordur. Yapsa bile, bu tercih kendi içinde ve diğer dünya devletleri ile ilişkilerinde ciddi bir sorun oluşturacaktır.

Avrupa’nın Türkiye’nin önüne koyduğu şartlar gayet makul ve kabul edilebilir şartlardır. Özetlemek gerekirse: insan haklarının uluslararası standartlara ulaştırılması, kamu yönetiminin saydam ve etkin hale getirilmesi, komşularımızla olan sorunların çözülmesi. Bu şartlara karşı çıkmak pek kolay değildir. Hatta bunların her vatansever her Türk’ün Türkiye için istemesi gereken şartlar olduğu söylenebilir.

Hal böyle iken idam cezası, 312 ve 159. madde gibi önemsiz detaylar öne sürülerek Avrupa Birliği katılım sürecinin yavaşlatılması anlamsızdır. Zaten Türkiye Avrupa Birliği’ne girerse “bölücülük” kavramı anlamını yitirecektir. Son yıllarda gitgide daha net olarak ortaya çıkmıştır ki Türkiye’nin temel meselesi değişik toplumsal gruplar arasındaki güven eksikliğidir. Avrupa Birliği’nin başarısı ıspatlanmış hukuki, siyasi ve ekonomik “bir arada yaşama” modeli altında bu güvensizliğin ortadan kaldırılması hızlanacaktır.

Şunu açıklıkla itiraf etmek durumundayız: Türkiye “büyük devlet” değildir. Kişi başına milli geliri 2500 dolar olan, gençlerinin üçte ikisi yurt dışına göç etmeyi arzu eden, hukuk düzenini hızlı ve güvenilir olarak işletemeyen, tasarruflarının yarıdan fazlası yabancı para birimlerine yatırılan bir ülke “büyük devlet” olamaz. Türkiye belki gelecekte büyük devlet olma potansiyeline sahiptir, ama bugün büyük devlet değildir. Bu nedenle de, eğer dünya siyasetinde önemli bir rol oynamak istiyorsa bunu bir bölgesel ittifakın içinde yapmak zorundadır.

Türk insanı son beş yüz yılın büyük bölümünü ekonomi yerine stratejik ve siyasi hedefleri kovalayarak geçirmiştir. Batı Avrupa ülkeleri ise önceki iki bin yılda bizimle aynı hedefleri kovaladıktan sonra son beş yüz yılda bunlara çeşitli ekonomik ve insani hedefler eklemişlerdir. Batı Avrupa ülkelerine uzun bir gecikmeden sonra Doğu ve Güney Avrupa ülkeleri de katılmıştır. Pek çok askeri ve siyasi zaferler kazanmasına rağmen kabul etmek gerekir ki ortalama Türk insanı Avrupa’dan farklılaştığımız son beş yüz yılın çoğunu fakir ve mutsuz olarak geçirmiştir. İşte bu nedenle son yüz yıldır bütün gücümüzle “muasır medeniyet” seviyesini yakalamaya çalışıyoruz. Eğer maküs talihimizi yenmek istiyorsak asker bir millet olmanın yanı sıra üretici bir millet olmak zorundayız. Öte yandan maalesef etrafımız asker milletlerle çevrilidir. Bu nedenle diğer üretici milletlerle ittifak etmek durumundayız. Bunun için önümüzdeki en büyük fırsat Avrupa Birliği üyeliğidir. 1950’ler ve 1970’lerde kaçırdığımız fırsatları 2000’lerde kaçırmamamızda büyük yarar vardır. Ayaklarımızı yere basıp makul ve kolay yolu seçelim. Eğer biz yüzümüzü kararlı bir biçimde ona dönersek, Avrupa’nın bizi reddetme lüksü yoktur.

0 Comments:

Post a Comment

<< Home