Türk Siyasetinde Sağ ve Sol
***
Türkiye'nin siyasi haritasından bahsedilirken "sağ" ve "sol" terimleri sıkça kullanılır. Ancak sağ ve solun Türkiye'deki geçmişi incelendiğinde bunun Batı Avrupa ülkelerinden oldukça farklı olduğu göze çarpmaktadır.
Batı ülkelerinde siyasetteki gruplaşmanın ana ekseni ekonomik sınıflardır. Sol ve sağ kavramlarından bahsedildiği zaman genelde anlaşılan işçi sınıfı ve burjuva sınıfı partileridir. Elbette ki zaman içinde sol ve sağ tanımları bazı temel felsefi kavramlarla özdeşleşmiştir - örneğin sol partiler aydınlanmacı/rasyonalist ve devletçi çizgide ilerlerken sağ partiler genel olarak sosyal normların korunması ve serbest piyasa ekonomisi çizgisinde ilerlemişlerdir. Ancak bu felsefi tercihler sonuçta ikincil ve geçicidir - sol partileri sol yapan işçi sınıfı geçmişleri, sağ partileri sağ yapan da burjuva sınıfı geçmişleridir.
Türkiye'de ise Batı anlamında bir işçi sınıfından bahsetmek pek mümkün değildir. Batı anlamında bir burjuvazi de ancak çok sınırlı sayıda bireyi içerir. Buna karşılık Türk toplumunun Batı'da rastlanmayan bir sınıfsal niteliği vardır - kapıkulu / köylü ayrımı. Tam aynı olmasa da, Rusya, Japonya, Mısır, İran, Hindistan ve Çin gibi pek çok İmparatorluk geçmişli Avrasya ülkesinde de Türkiye'deki kapıkulu / köylü ayrımının benzerleri gözlenebilir.
Türkiye'de devlet otoritesi hiç bir zaman burjuva veya işçi sınıfı gibi devlet dışından gelen bir grup tarafından ele geçirilmemiştir. Devlet otoritesi daima devletin özenle seçip yetiştirdiği evlatlarının elinde olmuştur. Bu nedenle de demokratikleşme süreci içinde Türk siyasetinin önemli bir kırılma noktası devletin toplumdaki yeri olmuştur. Devletin toplumsal hayatı aktif olarak yönlendirmesi gerektiğini düşünenler ile bu yönlendirmeden uzak durması gerektiğini düşünenler arasında öteden beri büyük bir mücadele yaşanmıştır.
Ancak Türkiye'de devletin toplumdaki rolünün sınırlı olmasını savunan görüşü liberalizm ile karıştırmamak gerekir. Bu görüşü savunanlar genelde devletin boşalttığı alanın bireysel özgürlükler değil dini, ulusal, yöresel, kabile eksenli veya ailevi "ortak değerler" ile doldurulmasını savunagelmişlerdir. Bu nedenle de bireysel özgürlükler açısında incelendiğinde Türkiye'de devletçi akımlar çoklukla devlet karşıtı akımlara göre daha liberal olmuşlardır.
Türk siyasetindeki ikinci kırılma noktası ise kültüreldir. Aslında Batı dünyasında zannedildiğinin aksine, bu kültürel kırılma Türk / Kürt çizgisinde değildir. Temel ayrım göçmen / Anadolulu ayrımıdır. 20. yüzyılın başında Balkanlar ve Kafkaslardan gelen göçmenler sosyo-ekonomik olarak Anadolu halkından daha gelişmiş bir durumdaydılar. Başarısız İttihat ve Terakki denemesinden sonra Atatürk'ün etrafında birleşen bu grup önce Kurtuluş Savaşı için toplumu mobilize etmiş, savaşın kazanılmasından sonra da iktidara hakim olmuştur. Cumhuriyet'in kuruluş döneminde sadece hukuki alanda devrimler yapılmakla kalmamış, göçmenlerin dünya görüşü ve yaşam biçimini de bütün Anadolu halkına yaygınlaştırmak için yoğun çaba sarfedilmiştir. Bu dönemde uzun yıllar azınlık olmanın sıkıntılarını yaşamış olan Alevi cemaati de göçmenlerle kader birliği yapmıştır.
Bugün herkesin varlığını kesin olarak hissettiği, fakat pek çok kimsenin tam olarak tanımlayamadığı "Beyaz Türkler" olayı işte budur. Balkan ve Kafkas göçmenleri, Aleviler ve Anadolu halkı içinde askeri ve sivil bürokrasiden yetişen "Cumhuriyet çocukları" uzun vadeli bir kader birliği içindedir. Siyasetteki temel kırılma da işte nüfusun yüzde 30-35'ini oluşturan bu grup ile "diğerleri" arasındadır. (Kolaylık açısından bu ittifak içinde yer alanlara "Cumhuriyetçiler", dışında yer alanlara da "Anadolu" diyelim).
Türkiye'nin siyasi haritasını bu iki temel eksen etrafında tanımlayarak ortaya sağ ve sol tarimlerinden çok daha yararlı ve kullanışlı bir model çıkarabiliriz. Bu model dört çeyrekten oluşur:
- Cumhuriyetçilerin devletçi kanadı klasik Atatürkçü sol tarafından temsil edilir. Bu akımın geleneksel partisi CHP'dir. Bu grubun nüfus içindeki payı yüzde 20 civarındadır, ancak demografik hareketlerden dolayı zaman içinde yavaş da olsa azalmaktadır
- Cumhuriyetçilerin anti-devletçi kanadı 1960'lar sonrasında güçlenmiş, 1970'lerdeki siyasi bölünme sonrasında AP içinde kalmıştır. Uzun yıllar ANAP tarafından temsil edildikten sonra 1990'ların sonuna doğru başı boş kalmıştır. Bu grubun nüfus içindeki payı bugünlerde yüzde 15 civarında olmakla birlikte ekonomik gelişme ve dünyaya açılmaya paralel olarak zaman içinde artmaktadır.
- Anadolu'nun devletçi kanadı CKMP, Milliyetçi Hareket Partisi ve benzeri partiler tarafından temsil edilegelmiştir. Bu grubun da nüfus içindeki payı yüzde 15 civarındadır.
- Anadolu'nun anti-devletçi kanadında ise DP-AP-DYP çizgisinin çoğunluğu, Milli Görüş hareketi ve bu hareketten doğan partiler ile Kürt siyasi hareketleri vardır. Bu grubun nüfus içindeki payı yüzde 50 civarındadır.
Türk siyasi tarihine bu model ışığında bakıldığında bazı önemli gözlemler yapmak mümkündür. Örneğin 27 Mayıs ihtilalinin "sol" CHP ve "sağ" MHP sempatizanları tarafından ortaklaşa yapılmış olması bu model ışığında bir çelişki değil, yelpazenin iki devletçi oyuncusunun ortak hareket etmesidir. 1999 DSP-MHP koalisyonunun uyumu da DSP ile MHP'nin bu ortak noktasından ileri gelmektedir. Buna karşılık Türkiye genelinde Miliyetçi Hareket ve Milli Görüş partilerinin oyları arasındaki yüksek korelasyon da iki kanadın ortak Anadolulu niteliğinde yatmaktadır.
Türkiye'de herhangi bir siyasi iktidar başarılı olmak için hem Anadolu'nun hem de Cumhuriyetçilerin ayrı ayrı oy çokluğuna ihtiyaç duyar. Demokrat Parti'nin 1950'lerdeki başarısı Cumhuriyetçilerin anti-devletçi kanadı ile Anadolu'nun her iki kanadının oy çokluğunu almış olmasından dolayıdır. ANAP'ın 1983'deki başarısı da aynı tabana dayanmaktadır.
CHP'nin 1977'deki başarısı ise Cumhuriyetçi'lerin her iki kanadının büyük oy çoğunluğunun yanısıra ile Anadolu'nun anti-devletçi kanadına hitap edebilmesi sayesinde mümkün olmuştur. Buna karşılık CHP ve ardılı partilerin 1990'lardaki çöküşlerinin temel nedeni Anadolulu / anti-devletçi siyasi alanı tamamen İslamcı ve Kürtçü partilere, Anadolulu / devletçi bölgeyi de milliyetçi partilere terk ederek Cumhuriyetçi / devletçi çeyreğe kısılı kalmalarındandır.
Ortaya koyduğumuz bu siyasi sınıflandırma Türkiye'de ordunun siyasette aktif rol oynamasının nedenlerini analiz etmekte de yararlı olacaktır. Türkiye'de siyasi yelpazenin en geniş katmanını oluşturan Anadolulu anti-devletçilerin dünya görüşü temelde liberal değildir. Bireyci liberal değerlerin toplum çoğunluğun zihnine yerleşmiş olmadığı bu ortamda ordu ve ordu destekli yargı yeni oluşmakta olan burjuva sınıfının bireysel özgürlükleri için bir teminat oluşturmaktadır. Hukuk devleti kavramının tam anlamıyla yerleşmiş olduğu Batı ülkelerinde sadece yargı tarafından ifa edilen bu görev Türkiye'de ordunun aktif katılımına dayanmıştır. Cumhuriyetçilerin hem ulusal gelir ve servetin, hem de kurumsal dünyanın karar noktalarının büyük bölümünü ellerinde tutmaları ordunun rolünün Cumhuriyetcilerin büyük bölümünün onayı olmadan azaltılmasını olanaksız kılmaktadır.
Son yıllarda gözlenen ilginç bir değişim, Cumhuriyetçilerin bir bölümünün bireysel hürriyetlerin nihai savunucusu olarak ordunun yerine Avrupa Birliği'ni kabul etmeye hazır olmalarıdır. Zaten AB üyeliği yolunda son yıllarda yakalanan momentumun temel nedeni de budur. Şu anda Cumhuriyetçilerin anti-devletçi kanadı ile Anadolu'nun anti-devletçi kanadı arasında AB ekseninde bir uzlaşma arayışı görülmektedir. Belki de uzun yıllardır eksikliğini hissettiğimiz nihai toplumsal uzlaşma bu diyalogdan doğacaktır.
Ortaya koyduğumuz bu modelin Türkiye'deki siyasi gelişmelerin siyaset tarihi ve siyaset bilimi perspektifinden uzun vadeli olarak incelenmesinde kolaylaştırıcı bir rol oynayacağını umuyoruz. Ancak modelin kısa vadeli siyasi olaylara uygulanmasında tedbirli davranmakta yarar vardır. Elbette ki vatandaşların siyasi konularda bu iki ekseni bilinçli olarak düşünerek karar verdikerini iddia etmek mümkün değildir. Zira modelimiz vatandaşların siyasi tercihlerinin kaynağı değil tasviridir. Bir başka deyişle toplum nezdinde rekabet eden ve insanların yaşamlarını yönlendiren çeşitli değerlerin genel bir sınıflandırmasıdır. Siyasete bu şekilde kültürel bir perspektiften bakmanın en önemli katma değeri ekonomik ve ideolojik perspektiflerden hareketle yapılan analizleri tamamlamak ve bu analizlerin açıklayamadığı bazı olayları daha iyi bir çerçeveye oturtmak olacaktır.
***
Türkiye'nin siyasi haritasından bahsedilirken "sağ" ve "sol" terimleri sıkça kullanılır. Ancak sağ ve solun Türkiye'deki geçmişi incelendiğinde bunun Batı Avrupa ülkelerinden oldukça farklı olduğu göze çarpmaktadır.
Batı ülkelerinde siyasetteki gruplaşmanın ana ekseni ekonomik sınıflardır. Sol ve sağ kavramlarından bahsedildiği zaman genelde anlaşılan işçi sınıfı ve burjuva sınıfı partileridir. Elbette ki zaman içinde sol ve sağ tanımları bazı temel felsefi kavramlarla özdeşleşmiştir - örneğin sol partiler aydınlanmacı/rasyonalist ve devletçi çizgide ilerlerken sağ partiler genel olarak sosyal normların korunması ve serbest piyasa ekonomisi çizgisinde ilerlemişlerdir. Ancak bu felsefi tercihler sonuçta ikincil ve geçicidir - sol partileri sol yapan işçi sınıfı geçmişleri, sağ partileri sağ yapan da burjuva sınıfı geçmişleridir.
Türkiye'de ise Batı anlamında bir işçi sınıfından bahsetmek pek mümkün değildir. Batı anlamında bir burjuvazi de ancak çok sınırlı sayıda bireyi içerir. Buna karşılık Türk toplumunun Batı'da rastlanmayan bir sınıfsal niteliği vardır - kapıkulu / köylü ayrımı. Tam aynı olmasa da, Rusya, Japonya, Mısır, İran, Hindistan ve Çin gibi pek çok İmparatorluk geçmişli Avrasya ülkesinde de Türkiye'deki kapıkulu / köylü ayrımının benzerleri gözlenebilir.
Türkiye'de devlet otoritesi hiç bir zaman burjuva veya işçi sınıfı gibi devlet dışından gelen bir grup tarafından ele geçirilmemiştir. Devlet otoritesi daima devletin özenle seçip yetiştirdiği evlatlarının elinde olmuştur. Bu nedenle de demokratikleşme süreci içinde Türk siyasetinin önemli bir kırılma noktası devletin toplumdaki yeri olmuştur. Devletin toplumsal hayatı aktif olarak yönlendirmesi gerektiğini düşünenler ile bu yönlendirmeden uzak durması gerektiğini düşünenler arasında öteden beri büyük bir mücadele yaşanmıştır.
Ancak Türkiye'de devletin toplumdaki rolünün sınırlı olmasını savunan görüşü liberalizm ile karıştırmamak gerekir. Bu görüşü savunanlar genelde devletin boşalttığı alanın bireysel özgürlükler değil dini, ulusal, yöresel, kabile eksenli veya ailevi "ortak değerler" ile doldurulmasını savunagelmişlerdir. Bu nedenle de bireysel özgürlükler açısında incelendiğinde Türkiye'de devletçi akımlar çoklukla devlet karşıtı akımlara göre daha liberal olmuşlardır.
Türk siyasetindeki ikinci kırılma noktası ise kültüreldir. Aslında Batı dünyasında zannedildiğinin aksine, bu kültürel kırılma Türk / Kürt çizgisinde değildir. Temel ayrım göçmen / Anadolulu ayrımıdır. 20. yüzyılın başında Balkanlar ve Kafkaslardan gelen göçmenler sosyo-ekonomik olarak Anadolu halkından daha gelişmiş bir durumdaydılar. Başarısız İttihat ve Terakki denemesinden sonra Atatürk'ün etrafında birleşen bu grup önce Kurtuluş Savaşı için toplumu mobilize etmiş, savaşın kazanılmasından sonra da iktidara hakim olmuştur. Cumhuriyet'in kuruluş döneminde sadece hukuki alanda devrimler yapılmakla kalmamış, göçmenlerin dünya görüşü ve yaşam biçimini de bütün Anadolu halkına yaygınlaştırmak için yoğun çaba sarfedilmiştir. Bu dönemde uzun yıllar azınlık olmanın sıkıntılarını yaşamış olan Alevi cemaati de göçmenlerle kader birliği yapmıştır.
Bugün herkesin varlığını kesin olarak hissettiği, fakat pek çok kimsenin tam olarak tanımlayamadığı "Beyaz Türkler" olayı işte budur. Balkan ve Kafkas göçmenleri, Aleviler ve Anadolu halkı içinde askeri ve sivil bürokrasiden yetişen "Cumhuriyet çocukları" uzun vadeli bir kader birliği içindedir. Siyasetteki temel kırılma da işte nüfusun yüzde 30-35'ini oluşturan bu grup ile "diğerleri" arasındadır. (Kolaylık açısından bu ittifak içinde yer alanlara "Cumhuriyetçiler", dışında yer alanlara da "Anadolu" diyelim).
Türkiye'nin siyasi haritasını bu iki temel eksen etrafında tanımlayarak ortaya sağ ve sol tarimlerinden çok daha yararlı ve kullanışlı bir model çıkarabiliriz. Bu model dört çeyrekten oluşur:
- Cumhuriyetçilerin devletçi kanadı klasik Atatürkçü sol tarafından temsil edilir. Bu akımın geleneksel partisi CHP'dir. Bu grubun nüfus içindeki payı yüzde 20 civarındadır, ancak demografik hareketlerden dolayı zaman içinde yavaş da olsa azalmaktadır
- Cumhuriyetçilerin anti-devletçi kanadı 1960'lar sonrasında güçlenmiş, 1970'lerdeki siyasi bölünme sonrasında AP içinde kalmıştır. Uzun yıllar ANAP tarafından temsil edildikten sonra 1990'ların sonuna doğru başı boş kalmıştır. Bu grubun nüfus içindeki payı bugünlerde yüzde 15 civarında olmakla birlikte ekonomik gelişme ve dünyaya açılmaya paralel olarak zaman içinde artmaktadır.
- Anadolu'nun devletçi kanadı CKMP, Milliyetçi Hareket Partisi ve benzeri partiler tarafından temsil edilegelmiştir. Bu grubun da nüfus içindeki payı yüzde 15 civarındadır.
- Anadolu'nun anti-devletçi kanadında ise DP-AP-DYP çizgisinin çoğunluğu, Milli Görüş hareketi ve bu hareketten doğan partiler ile Kürt siyasi hareketleri vardır. Bu grubun nüfus içindeki payı yüzde 50 civarındadır.
Türk siyasi tarihine bu model ışığında bakıldığında bazı önemli gözlemler yapmak mümkündür. Örneğin 27 Mayıs ihtilalinin "sol" CHP ve "sağ" MHP sempatizanları tarafından ortaklaşa yapılmış olması bu model ışığında bir çelişki değil, yelpazenin iki devletçi oyuncusunun ortak hareket etmesidir. 1999 DSP-MHP koalisyonunun uyumu da DSP ile MHP'nin bu ortak noktasından ileri gelmektedir. Buna karşılık Türkiye genelinde Miliyetçi Hareket ve Milli Görüş partilerinin oyları arasındaki yüksek korelasyon da iki kanadın ortak Anadolulu niteliğinde yatmaktadır.
Türkiye'de herhangi bir siyasi iktidar başarılı olmak için hem Anadolu'nun hem de Cumhuriyetçilerin ayrı ayrı oy çokluğuna ihtiyaç duyar. Demokrat Parti'nin 1950'lerdeki başarısı Cumhuriyetçilerin anti-devletçi kanadı ile Anadolu'nun her iki kanadının oy çokluğunu almış olmasından dolayıdır. ANAP'ın 1983'deki başarısı da aynı tabana dayanmaktadır.
CHP'nin 1977'deki başarısı ise Cumhuriyetçi'lerin her iki kanadının büyük oy çoğunluğunun yanısıra ile Anadolu'nun anti-devletçi kanadına hitap edebilmesi sayesinde mümkün olmuştur. Buna karşılık CHP ve ardılı partilerin 1990'lardaki çöküşlerinin temel nedeni Anadolulu / anti-devletçi siyasi alanı tamamen İslamcı ve Kürtçü partilere, Anadolulu / devletçi bölgeyi de milliyetçi partilere terk ederek Cumhuriyetçi / devletçi çeyreğe kısılı kalmalarındandır.
Ortaya koyduğumuz bu siyasi sınıflandırma Türkiye'de ordunun siyasette aktif rol oynamasının nedenlerini analiz etmekte de yararlı olacaktır. Türkiye'de siyasi yelpazenin en geniş katmanını oluşturan Anadolulu anti-devletçilerin dünya görüşü temelde liberal değildir. Bireyci liberal değerlerin toplum çoğunluğun zihnine yerleşmiş olmadığı bu ortamda ordu ve ordu destekli yargı yeni oluşmakta olan burjuva sınıfının bireysel özgürlükleri için bir teminat oluşturmaktadır. Hukuk devleti kavramının tam anlamıyla yerleşmiş olduğu Batı ülkelerinde sadece yargı tarafından ifa edilen bu görev Türkiye'de ordunun aktif katılımına dayanmıştır. Cumhuriyetçilerin hem ulusal gelir ve servetin, hem de kurumsal dünyanın karar noktalarının büyük bölümünü ellerinde tutmaları ordunun rolünün Cumhuriyetcilerin büyük bölümünün onayı olmadan azaltılmasını olanaksız kılmaktadır.
Son yıllarda gözlenen ilginç bir değişim, Cumhuriyetçilerin bir bölümünün bireysel hürriyetlerin nihai savunucusu olarak ordunun yerine Avrupa Birliği'ni kabul etmeye hazır olmalarıdır. Zaten AB üyeliği yolunda son yıllarda yakalanan momentumun temel nedeni de budur. Şu anda Cumhuriyetçilerin anti-devletçi kanadı ile Anadolu'nun anti-devletçi kanadı arasında AB ekseninde bir uzlaşma arayışı görülmektedir. Belki de uzun yıllardır eksikliğini hissettiğimiz nihai toplumsal uzlaşma bu diyalogdan doğacaktır.
Ortaya koyduğumuz bu modelin Türkiye'deki siyasi gelişmelerin siyaset tarihi ve siyaset bilimi perspektifinden uzun vadeli olarak incelenmesinde kolaylaştırıcı bir rol oynayacağını umuyoruz. Ancak modelin kısa vadeli siyasi olaylara uygulanmasında tedbirli davranmakta yarar vardır. Elbette ki vatandaşların siyasi konularda bu iki ekseni bilinçli olarak düşünerek karar verdikerini iddia etmek mümkün değildir. Zira modelimiz vatandaşların siyasi tercihlerinin kaynağı değil tasviridir. Bir başka deyişle toplum nezdinde rekabet eden ve insanların yaşamlarını yönlendiren çeşitli değerlerin genel bir sınıflandırmasıdır. Siyasete bu şekilde kültürel bir perspektiften bakmanın en önemli katma değeri ekonomik ve ideolojik perspektiflerden hareketle yapılan analizleri tamamlamak ve bu analizlerin açıklayamadığı bazı olayları daha iyi bir çerçeveye oturtmak olacaktır.

0 Comments:
Post a Comment
<< Home