Makroekonomik İstikrarın Sağlanması Sonrası Ekonomi Politikaları
***
Ekonomi politikalarının temelde doğal olarak kalkınma odaklıdır. Makroekonomik istikrar, her zaman kalkınmaya giden yolda önemli bir ön şart olarak görülmüştür. Ancak son yirmi yılda makroekonomik istikrar özellikle gelişmekte olan ülkelere yapılan politika önerilerinde bir ön şart olmanın ötesine geçmiş, kalkınmanın temel itici gücü olarak sunulmaya başlanmıştır. Ancak çeşitli ülkelerde yaşanan tecrübeler göstermiştir ki bu yaklaşım yanlıştır.
Amerika’da yerleşik ünlü iktisat profesörümüz Dani Rodrik’in geçen ay Istanbul Forum toplantısında bu konuya atıf yapmış olması dikkat çekicidir. 1980’lerden beri gelişmekte olan ülkelere önerilen, “Washington konsensusu” adı verilen ekonomi politikaları enflasyonun düşürülmesi, bütçe açıklarının azaltılması, mal ve hizmet piyasalarının liberalizasyonu, sermaye piyasaların liberalizasyonu, dışa açılma, yabancı sermayeyi teşvik ve devletin üretimden çekilmesi unsurlarını içermiştir. Dani hocanın da işaret ettiği gibi, bu politika demeti yanlış değildir, ancak eksiktir. En başarılı örnek olan Çin ve en başarısız örnek olan Arjantin’in tecrübeleri göstermiştir ki makroekonomik istikrarı sağlamış ülkeler arasında büyümeyi yakalayan ve istikrarı sürekli kılabilen ülkeler net bir kalkınma politikası oluşturabilmiş olanlardır.
Kalkınma esasen verimlilik artışı demektir. Bir ülkenin kişi başına milli gelirinin artmasının yolu o ülkedeki çalışan başına verimliliğin artması demektir. Çalışan başına verimliliği artırmanın iki yolu vardır: birinci yol her sektörün kendi içinde verimliliğini artırması, ikinci yol ise çalışanların katma değeri düşük sektörlerden katma değeri yüksek sektörlere yönlendirilmesidir.
Gelişmiş ülkelerde ekonominin dengeleri yerine oturmuş olduğu için sektörler arasında büyük kaynak aktarımlarına gerek yoktur. Tarım, sanayi ve hizmetler sektörlerinde emek verimliliği (çalışan başına katma değer) birbirine yakındır. Ayrıca çalışabilecek durumdak nufus içinde işgücüne katılım oranları yüksektir. Ülke genelindeki verimlilik artışı temelde her sektörün kendi içindeki verimlilik artışları ile sağlanır. Zaman içinde bazı sektörler küçülüp bazı sektörler büyür, ancak bu değişimler büyük sıçramaları içermez. Bu nedenle Washington konsensusunun içerdiği politikalar demeti kafidir.
Türkiye’mizin de aralarında bulunduğu gelişmekte olan ülkelerde ise sektörler arasında emek verimliği bakımından uçurumlar vardır. İmalat sanayii ve organize hizmetlerdeki emek verimliliği kayıt dışı hizmetler ve tarım kesimine göre üç, beş hatta on kat fazla olabilir. Ayrıca işsizlik oranları yüksek, işgücüne katılım oranları düşüktür. Bu nedenledir ki gelişmekte olan ülkelerde genel refah seviyesinin yükseltilebilmesi için sektörler içindeki verimlilik artışlarına ek olarak insan kaynağının sektörler arasında aktarımı ve doğru mobilize edilmesi hayati önem taşır.
Makroekonomik istikrarın olmadığı bir ortamda geleceğe yönelik planlama çok zorlaştığı için ülkenin insan gücünü mobilize etmeye yönelik sağlıklı politikalar kurgulamak ve uygulamak son derece zordur. Ancak makroekonomik istikrar sağlandığında bunu yeterli görmemek, aciliyetle bir kalkınma politikası geliştirmek gerekir.
Türkiye 2001’den beri uygulanan ekonomik programla maliyetli bir şekilde de olsa makroekonomik istikrarı sağlamıştır, ancak bunun ötesinde bir politika geliştirememiştir.
Türkiye’de sanayi ve organize hizmetler alanındaki istihdam toplam istihdamın yüzde 30’undan azdır. İşgücüne katılım oranı ise yüzde 50 civarındadır. Demek ki nufusun sadece yüzde 15’i modern küresel ekonomi içinde faaliyet göstermektedir. Bu rakamı yüzde 30’lara, hatta yüzde 40’lara çekmek bir mecburiyettir.
Bu noktada Çin modelini dikkatle incelemekte fayda vardır. Aradaki büyük farklardan dolayı elbette ki Türkiye’de Çin ile aynı politikalar uygulanamaz. Ancak Çin’de başarılı olan yaklaşımlar ülkemiz koşulları dikkate alınarak uyarlanarak yeni açılımlar getirilebilir.
Çin’de makroeokonomik istikrara ek olarak nufusun işsizlik, tarım ve kayıt dışı ya da ilkel hizmetlerden küresel ekonomiye entegre olan hizmetlere nakledilmesi ekonomi politikalarının temel önceliği olmuştur. Çin kendisine motor olarak emek yoğun ve küresel rekabete açık imalat sanayiini seçmiştir. Bu alanlar arasında tekstil ile temel plastik ve metal imalat sanayii başı çekmektedir. Çin yüksek ve sabit kur (yani göreceki olarak değersiz yerli para), iç piyasada zorunlu yüksek tasarruf, yabancı sermayeye teşvikler ve ücretlerin baskı altında tutulmasını içeren bir strateji ile sanayi kapasitesini çok yüksek bir hızla genişletmektedir. Kurulan bu sanayi kapasitesinin sermaye verimliliği tartışmalıdır. Ancak Çin için önemli olan emek verimliliğidir. Atıl insan gücü ile tarım ve ilkel hizmetlerde çalışan insan gücünün imalat sanayiine aktartılmasının ekonomik etkisi o kadar fazladır ki Çin bu fayda adına sermaye verimliliğinden feragat etmeyi kabul etmiştir.
Türkiye demokratik bir ülke olarak elbette ücretleri Çin gibi baskı altına alacak değildir. Sermaye piyasalarını da bir kez liberalize ettikten sonra tekrar sıkı sınırlamalara tabi tutmak yarardan çok zarar getirecektir. Bu durumda Türkiye serbest kur rejimine devam etmeli, ancak yüksek faiz / değerli TL ikilisi yerine makul faiz / makul değerli TL ikilisini seçmelidir. Bu neticeye ulaşabilmek için devlet döviz rezevlerini artırmalı, bu sayede TL’nin aşırı değerlenmesine mani olmalıdır. Döviz alımlarının yaratacağı olası enflasyonist etkiyi dengelemek için maliye politikası her zaman çok sıkı tutulmalıdır. Merkez bankasına enflasyonla mücadelede ilave imkanlar verilmeli, örneğin Hazine TL’de mümkün olduğu kadar uzun vadeli borçlanarak bir yıla kadarki vadeleri Merkez Bankası’na hareket alanı olarak sunmalıdır.
Vergi politikaları bugün sanayide istihdamı caydırıcı yönde etki yapmaktadır. Bunu önlemek için asgari ücret yöresel olarak belirlenmeli, tedrici olarak da vergi dışı bırakılmalıdır. KDV ve ÖTV gibi dolaylı vergiler ilk bakışta adaletsiz görünüyorsa da istihdam etkileri göz önüne alındığında bugün için gelir ve kurumlar vergileri çok daha adaletsizdir. İmalat sanayii ve organize hizmetler (bankacılık ve telekom gibi) dışındaki sektörlerden de vergi alınabilir hale gelene kadar bu sektörlere aşırı yüklenmekten kaçınılmalıdır.
Türkiye 1923-1975 döneminde 1975-2001 dönemine oranla çok daha hızlı büyümüş, sanayileşmiştir. Ekonomik liberalizasyon ve dünyaya açılmanın olumlu etkileri göz önüne alındığında bu durum şaşırtıcıdır. Bu çelişkinin sebebi 1975’ten, özellikle de 1980’lerden sonra kalkınma politikasının gündemden düşmüş olmasıdır. Türk sanayileşmesi negatif reel faiz ve devletin imalat sanayiini değil vergilendirmek, sübvanse ettiği bir ortamda gerçekleşmiştir. Bugün negatif reel faiz ve imalat sanayiinin diğer sektörler tarafından sübvanse edilmesi mümkün değildir. Ancak reel faizin aşırı seviyeden normal seviyeye çekilmesi ve imalat sanayii üzerinde kayıt içi olmaktan kaynaklanan adaletsiz yüklerin kaldırılması mümkündür.
Aşırı değerlenmesine engel olunmuş bir kur ve makul seviyelere çekilmiş bir faiz Türkiye’nin sanayi kapasitesini artırmasına yardımcı olacaktır. Buna ek olarak eğitim, sağlık, finans ve turizm gibi emek yoğun sektörlere de ağırlık verilecektir. Türkiye nasıl ki otomotiv ve tekstil alanında dünyanın önde gelen bir mal üreticisi haline geldiyse eğitim, sağlık, finans ve turizm sektörlerinde de dünyanın önde gelen bir hizmet üreticisi haline gelebilir. Kurumlar vergisi ve asgari ücretten alınan gelir vergisinin azaltılması bu tür emek yoğun sektörlere katkıda bulunacaktır. Ayrıca bu sektörlerde yerli ve yabancı özel sermayenin yatırım yapabilmesinin önündeki engeller kaldırılacaktır.
Sanayide kapasite artırımı için tasarruf oranının artırılması da şarttır. Bu doğrultuda devlet sıkı bir maliye politikası izleyerek üzerine düşeni yapacaktır. Buna ek olarak hane halkının da tasarruflarını artırmasına yönelik tedbirler alınacaktır. Şili, Kazakistan ve Bezilya gibi ülkelerde uygulanan vergi avantajlı, zorunlu ya da gönüllü tasarruf fonları Türkiye’ye uyarlanacaktır. Bu fonlar sayesinde sanayi kuruluşlarına yeni finansman imkanları sağlanmış olacaktır. Tüketim vergilerinin yüksek tutulması da tasarrufların artırılmasına katkı sağlayacaktır.
Sanayi ve organize hizmetlerdeki kapasite artırımı insan gücünün mobilizasyonu alanında ilk ivmeyi sağlayacaktır. Ancak Türkiye’de işgücüne katılım o kadar düşüktür ki kadınlar ve gençlerin işgücüne katılımı alanında devletin özel önlemler almasına ihtiyaç vardır. Bu çerçevede vatani hizmet sistemimizin kadınları da içine alacak ve askerlik dışındaki alanları da kapsayacak şekilde genişletilmesi gerekir.
***
Ekonomi politikalarının temelde doğal olarak kalkınma odaklıdır. Makroekonomik istikrar, her zaman kalkınmaya giden yolda önemli bir ön şart olarak görülmüştür. Ancak son yirmi yılda makroekonomik istikrar özellikle gelişmekte olan ülkelere yapılan politika önerilerinde bir ön şart olmanın ötesine geçmiş, kalkınmanın temel itici gücü olarak sunulmaya başlanmıştır. Ancak çeşitli ülkelerde yaşanan tecrübeler göstermiştir ki bu yaklaşım yanlıştır.
Amerika’da yerleşik ünlü iktisat profesörümüz Dani Rodrik’in geçen ay Istanbul Forum toplantısında bu konuya atıf yapmış olması dikkat çekicidir. 1980’lerden beri gelişmekte olan ülkelere önerilen, “Washington konsensusu” adı verilen ekonomi politikaları enflasyonun düşürülmesi, bütçe açıklarının azaltılması, mal ve hizmet piyasalarının liberalizasyonu, sermaye piyasaların liberalizasyonu, dışa açılma, yabancı sermayeyi teşvik ve devletin üretimden çekilmesi unsurlarını içermiştir. Dani hocanın da işaret ettiği gibi, bu politika demeti yanlış değildir, ancak eksiktir. En başarılı örnek olan Çin ve en başarısız örnek olan Arjantin’in tecrübeleri göstermiştir ki makroekonomik istikrarı sağlamış ülkeler arasında büyümeyi yakalayan ve istikrarı sürekli kılabilen ülkeler net bir kalkınma politikası oluşturabilmiş olanlardır.
Kalkınma esasen verimlilik artışı demektir. Bir ülkenin kişi başına milli gelirinin artmasının yolu o ülkedeki çalışan başına verimliliğin artması demektir. Çalışan başına verimliliği artırmanın iki yolu vardır: birinci yol her sektörün kendi içinde verimliliğini artırması, ikinci yol ise çalışanların katma değeri düşük sektörlerden katma değeri yüksek sektörlere yönlendirilmesidir.
Gelişmiş ülkelerde ekonominin dengeleri yerine oturmuş olduğu için sektörler arasında büyük kaynak aktarımlarına gerek yoktur. Tarım, sanayi ve hizmetler sektörlerinde emek verimliliği (çalışan başına katma değer) birbirine yakındır. Ayrıca çalışabilecek durumdak nufus içinde işgücüne katılım oranları yüksektir. Ülke genelindeki verimlilik artışı temelde her sektörün kendi içindeki verimlilik artışları ile sağlanır. Zaman içinde bazı sektörler küçülüp bazı sektörler büyür, ancak bu değişimler büyük sıçramaları içermez. Bu nedenle Washington konsensusunun içerdiği politikalar demeti kafidir.
Türkiye’mizin de aralarında bulunduğu gelişmekte olan ülkelerde ise sektörler arasında emek verimliği bakımından uçurumlar vardır. İmalat sanayii ve organize hizmetlerdeki emek verimliliği kayıt dışı hizmetler ve tarım kesimine göre üç, beş hatta on kat fazla olabilir. Ayrıca işsizlik oranları yüksek, işgücüne katılım oranları düşüktür. Bu nedenledir ki gelişmekte olan ülkelerde genel refah seviyesinin yükseltilebilmesi için sektörler içindeki verimlilik artışlarına ek olarak insan kaynağının sektörler arasında aktarımı ve doğru mobilize edilmesi hayati önem taşır.
Makroekonomik istikrarın olmadığı bir ortamda geleceğe yönelik planlama çok zorlaştığı için ülkenin insan gücünü mobilize etmeye yönelik sağlıklı politikalar kurgulamak ve uygulamak son derece zordur. Ancak makroekonomik istikrar sağlandığında bunu yeterli görmemek, aciliyetle bir kalkınma politikası geliştirmek gerekir.
Türkiye 2001’den beri uygulanan ekonomik programla maliyetli bir şekilde de olsa makroekonomik istikrarı sağlamıştır, ancak bunun ötesinde bir politika geliştirememiştir.
Türkiye’de sanayi ve organize hizmetler alanındaki istihdam toplam istihdamın yüzde 30’undan azdır. İşgücüne katılım oranı ise yüzde 50 civarındadır. Demek ki nufusun sadece yüzde 15’i modern küresel ekonomi içinde faaliyet göstermektedir. Bu rakamı yüzde 30’lara, hatta yüzde 40’lara çekmek bir mecburiyettir.
Bu noktada Çin modelini dikkatle incelemekte fayda vardır. Aradaki büyük farklardan dolayı elbette ki Türkiye’de Çin ile aynı politikalar uygulanamaz. Ancak Çin’de başarılı olan yaklaşımlar ülkemiz koşulları dikkate alınarak uyarlanarak yeni açılımlar getirilebilir.
Çin’de makroeokonomik istikrara ek olarak nufusun işsizlik, tarım ve kayıt dışı ya da ilkel hizmetlerden küresel ekonomiye entegre olan hizmetlere nakledilmesi ekonomi politikalarının temel önceliği olmuştur. Çin kendisine motor olarak emek yoğun ve küresel rekabete açık imalat sanayiini seçmiştir. Bu alanlar arasında tekstil ile temel plastik ve metal imalat sanayii başı çekmektedir. Çin yüksek ve sabit kur (yani göreceki olarak değersiz yerli para), iç piyasada zorunlu yüksek tasarruf, yabancı sermayeye teşvikler ve ücretlerin baskı altında tutulmasını içeren bir strateji ile sanayi kapasitesini çok yüksek bir hızla genişletmektedir. Kurulan bu sanayi kapasitesinin sermaye verimliliği tartışmalıdır. Ancak Çin için önemli olan emek verimliliğidir. Atıl insan gücü ile tarım ve ilkel hizmetlerde çalışan insan gücünün imalat sanayiine aktartılmasının ekonomik etkisi o kadar fazladır ki Çin bu fayda adına sermaye verimliliğinden feragat etmeyi kabul etmiştir.
Türkiye demokratik bir ülke olarak elbette ücretleri Çin gibi baskı altına alacak değildir. Sermaye piyasalarını da bir kez liberalize ettikten sonra tekrar sıkı sınırlamalara tabi tutmak yarardan çok zarar getirecektir. Bu durumda Türkiye serbest kur rejimine devam etmeli, ancak yüksek faiz / değerli TL ikilisi yerine makul faiz / makul değerli TL ikilisini seçmelidir. Bu neticeye ulaşabilmek için devlet döviz rezevlerini artırmalı, bu sayede TL’nin aşırı değerlenmesine mani olmalıdır. Döviz alımlarının yaratacağı olası enflasyonist etkiyi dengelemek için maliye politikası her zaman çok sıkı tutulmalıdır. Merkez bankasına enflasyonla mücadelede ilave imkanlar verilmeli, örneğin Hazine TL’de mümkün olduğu kadar uzun vadeli borçlanarak bir yıla kadarki vadeleri Merkez Bankası’na hareket alanı olarak sunmalıdır.
Vergi politikaları bugün sanayide istihdamı caydırıcı yönde etki yapmaktadır. Bunu önlemek için asgari ücret yöresel olarak belirlenmeli, tedrici olarak da vergi dışı bırakılmalıdır. KDV ve ÖTV gibi dolaylı vergiler ilk bakışta adaletsiz görünüyorsa da istihdam etkileri göz önüne alındığında bugün için gelir ve kurumlar vergileri çok daha adaletsizdir. İmalat sanayii ve organize hizmetler (bankacılık ve telekom gibi) dışındaki sektörlerden de vergi alınabilir hale gelene kadar bu sektörlere aşırı yüklenmekten kaçınılmalıdır.
Türkiye 1923-1975 döneminde 1975-2001 dönemine oranla çok daha hızlı büyümüş, sanayileşmiştir. Ekonomik liberalizasyon ve dünyaya açılmanın olumlu etkileri göz önüne alındığında bu durum şaşırtıcıdır. Bu çelişkinin sebebi 1975’ten, özellikle de 1980’lerden sonra kalkınma politikasının gündemden düşmüş olmasıdır. Türk sanayileşmesi negatif reel faiz ve devletin imalat sanayiini değil vergilendirmek, sübvanse ettiği bir ortamda gerçekleşmiştir. Bugün negatif reel faiz ve imalat sanayiinin diğer sektörler tarafından sübvanse edilmesi mümkün değildir. Ancak reel faizin aşırı seviyeden normal seviyeye çekilmesi ve imalat sanayii üzerinde kayıt içi olmaktan kaynaklanan adaletsiz yüklerin kaldırılması mümkündür.
Aşırı değerlenmesine engel olunmuş bir kur ve makul seviyelere çekilmiş bir faiz Türkiye’nin sanayi kapasitesini artırmasına yardımcı olacaktır. Buna ek olarak eğitim, sağlık, finans ve turizm gibi emek yoğun sektörlere de ağırlık verilecektir. Türkiye nasıl ki otomotiv ve tekstil alanında dünyanın önde gelen bir mal üreticisi haline geldiyse eğitim, sağlık, finans ve turizm sektörlerinde de dünyanın önde gelen bir hizmet üreticisi haline gelebilir. Kurumlar vergisi ve asgari ücretten alınan gelir vergisinin azaltılması bu tür emek yoğun sektörlere katkıda bulunacaktır. Ayrıca bu sektörlerde yerli ve yabancı özel sermayenin yatırım yapabilmesinin önündeki engeller kaldırılacaktır.
Sanayide kapasite artırımı için tasarruf oranının artırılması da şarttır. Bu doğrultuda devlet sıkı bir maliye politikası izleyerek üzerine düşeni yapacaktır. Buna ek olarak hane halkının da tasarruflarını artırmasına yönelik tedbirler alınacaktır. Şili, Kazakistan ve Bezilya gibi ülkelerde uygulanan vergi avantajlı, zorunlu ya da gönüllü tasarruf fonları Türkiye’ye uyarlanacaktır. Bu fonlar sayesinde sanayi kuruluşlarına yeni finansman imkanları sağlanmış olacaktır. Tüketim vergilerinin yüksek tutulması da tasarrufların artırılmasına katkı sağlayacaktır.
Sanayi ve organize hizmetlerdeki kapasite artırımı insan gücünün mobilizasyonu alanında ilk ivmeyi sağlayacaktır. Ancak Türkiye’de işgücüne katılım o kadar düşüktür ki kadınlar ve gençlerin işgücüne katılımı alanında devletin özel önlemler almasına ihtiyaç vardır. Bu çerçevede vatani hizmet sistemimizin kadınları da içine alacak ve askerlik dışındaki alanları da kapsayacak şekilde genişletilmesi gerekir.

0 Comments:
Post a Comment
<< Home