Türk Ulusu için Vizyon ve Yeni Stratejiler
***
Türkiye son birkaç yıldır hem iç politika, hem dış politika, hem de ekonomide oldukça zorlu günler yaşamaktadır.
İç politika alanında halkın siyaset kurumuna ve siyasetçilere olan güveni Cumhuriyet tarihinin en düşük seviyelerine inmiştir. 1990’larda iktidara sahip olan siyasi partiler ve liderlerin büyük bölümü Kasım 2002 seçimlerinde tasfiye olmuştur.
Dış politikada 2002 Kopenhag zirvesinde Avrupa Birliği ile müzakerelere başlamak için tarih almayı hedefleyen Türkiye bunu başaramamıştır. Ardından bir anlaşmaya çok yaklaşılmasına rağmen Kıbrıs sorunu çözülememiştir. Son olarak da Irak savaşı konusunda ABD ile yapılan pazarlıklar karşı tarafın stratejik öncelikleri, niyetleri, imkanları ve planları hakkında yapılan yanlış varsayımlar nedeniyle başarısızlık ile sonuçlanmıştır.
Ekonomi alanında ise 1994 ve 2001’de kamu ve özel sektörü derinden yaralayan iki büyük kriz, 1991, 1998, 1999 ve 2002’de ise ciddi dalgalanmalar yaşanmıştır. 2001 krizinin ardından Cumhuriyet tarihinin en büyük ekonomik yapılanma projelerinden birine girişilmiştir.
İç politika, dış politika ve ekonomideki bu zorluklar Türk insanının hayata bakışını ciddi şekilde etkilemiştir. Türkiye, dünya ülkeleri arasında aile dışındaki kurumlara güven açısından en alt sıralara düşmüştür. Türk gençliğinin büyük bir yüzdesi yurt dışına göç etme hayalleri kurmaktadır.
Gelinen noktada kimi çevreler sorunu siyasetçilerin yetersizliğinde, kimi çevreler toplumdaki ahlaki çöküntüde, kimi çevreler ise vatandaşların duyarsızlığında aramaktadır. Ancak teknik hatalar bir yana, Türkiye Cumhuriyeti devletinin iç, dış ve ekonomi politikalarında ciddi bir yön belirsizliği olduğu açıktır. Zira sıkça yaşanan krizler, keskin politika zigzagları ve toplumsal konsensus eksikliğini başka türlü açıklamak zordur.
Türkiye'nin şu anda karşı karşıya olduğu en büyük sorun vizyon belirsizliğidir. Türkiye 1980'lerde ciddi bir ekonomik transformasyon gerçekleştirerek dünyaya entegre olurken bu değişimin devletin kurumları ile iç ve dış siyaset arenasında gerektirdiği yeniden yapılanmayı başaramamıştır. Bir yandan 1923-1980 döneminde bütün eksikliklerine rağmen genelde başarılı olmuş bir genel strateji ve yapılanma modeli günümüzün gereklerine yanıt verme gücünü gitgide kaybetmektedir. Öte yandan 1980'den beri yavaş yavaş ortaya çıkan yeni ekonomik ve sosyal düzenin önde gelen oyuncuları sağlıklı bir kurumlaşma ve net bir iç ve dış politika vizyonu ortaya koyamamışlardır.
2001 mali krizi ülkenin ekonomik örgütlenmesindeki aksaklıkları gözler önüne sermiş ve bir yeniden yapılanma arayışını tetiklemiştir. 2002 seçimlerinde yaşanan siyasi tasfiyenin iç politika alanında, son altı aydaki dış politika krizlerinin de dış politika alanında benzer bir yeniden yapılanma arayışını tetiklemesine ihtiyaç vardır.
Toplumun ihtiyacı olan siyasi vizyon üç adımda ele alınabilir. Birinci adım, toplumu mutlu ve motive edecek uzun vadeli bir hedefler kümesi, bir başka deyişle bir "ideal" ortaya koymaktır. İkinci adım, bu ideale yönelik olarak dünya siyasi, ekonomik, sosyal ve entellektüel konjonktürü içinde bu ideale ulaşmayı sağlayacak stratejiler geliştirmektir. Üçüncü adım ise bu stratejileri uygulayacak kurumsal yapıyı kurmaktır.
Atatürk devrimi tarihte ilk defa bir grup ya da zümre için değil bütün Türk ulusu için bir ideal ortaya koymuştur. Bu ideal kısaca "çağdaş uygarlık seviyesine ulaşmak" olarak özetlenebilir. Bu idealin ülkenin iç ve dış işleri ile ilgili iki yanı vardır. İçeriye yönelik yanı, Türkiye Cumhuriyeti devletinin asli görevinin Türk halkının dünyanın birinci sınıf ülke vatandaşlarının ortalama refah seviyesine eşit veya daha yüksek bir refaha erişmesini sağlamak olarak tanımlanmasıdır. Bu refah tanımının içinde sadece maddi ihtiyaçlar değil insan hakları, siyasi özgürlükler, güvenlik, sosyal uyum ve dayanışma, kültürel imkanlar gibi parametreler de dahildir. Dışarıya yönelik yanı ise dünyada pek çok ulus olsa da tek bir uygarlık olduğu gerçeği ve Türkiye'nin bu uygarlık içinde eşit bir ortak olarak yer alması gerektiği ilkesidir.
Atatürk devriminin ideali tamamıyla insan odaklı bir idealdir – Türkiye Cumhuriyeti devletinin içeride ve dışarıda bir takım dogmatik hedefler için değil sadece vatandaşlarının mutluluğu için çaba sarfetmesi gerektiğine işaret eder. Bu ideal ortaya konduğu dönem için son derecede öngörülü olmasının yanında, bugün için de yerinde ve yeterlidir. Ancak ideale ulaşmak için gerekli stratejinin oluşturulması konusunda aynı derecede olumlu gözlemler yapmak mümkün değildir.
Türkiye Cumhuriyeti 1920'lerin liberal ve hümanist ortamında kurulduğu için Cumhuriyet’in kurucu iradesi yola bu eksende bir model ile çıkmıştır. Ancak Türkiye’nin stratejileri önce 1930'lı yıllarda Dünya'yı saran içine kapanık ve faşist modellerden, ardından da soğuk savaş döneminin anti-komünist siyasi ve merkezi planlamacı ekonomik akımlarından etkilenmiştir. Sonuçta:
- merkeziyetçi,
- katılımcılıktan uzak,
- esneklikten uzak,
- çoğunluğun iradesini birey hak ve özgürlüklerinin üzerinde tutan,
- ulusal konsensusu eğitim ve katılımcılık ile değil propaganda ile sağlamaya çalışan,
- ekonomik kalkınma sorumluluğunu devlete yükleyen,
- hiç bir bölge ülkesi ile yakın ilişkisi olmadığı halde kendine bölgesel liderlik rolü biçmiş
bir genel strateji ortaya çıkmıştır.
Dünyada son birkaç on yılda çok ciddi siyasi değişimler yaşanmıştır. Bu ciddi değişimler karşısında Türkiye Cumhuriyeti’nin politikalarının ufak tefek uyarlamalarla güncel kalma şansı kalmamıştır. Bütünsel bir yeniden yapılanma zorunlu hale gelmiştir.
İdeallerimize ulaşmaya yönelik olarak yeni bir strateji oluştururken dünyadaki trendlerin kapsamlı olarak anlamamız ve Türkiye’deki gelişmeleri bu trendler ışığında değerlendirmemiz gerekir.
Analizimize dış politikadan başlayabiliriz. Dünya siyasi gündeminde son birkaç onyılda yaşanan değişimde üç temel nokta ön plana çıkmaktadır.
1. Karar mekanizmalarında ekonomik refah hedefinin önceliğinin artması
2. Uluslararası hukukun etki alanının genişlemesi
3. Dış politikanın felsefi temeli olarak “toplumun bütünün menfaati” diye bir muğlak kavram yerine toplumun tümünden bireye kadar irili ufaklı tüm ünitelerin tercihlerinin dengeli olarak dikkate alınması
Bu ciddi değişimler çerçevesinde Türkiye’nin yeni bir dış politika stratejisi geliştirmesi gerektiği açıktır. Türkiye Cumhuriyeti’nin dış politikası hangi temel ilkeler çerçevesinde oluşturulabilir?
- Duygusal, hayalci ve statükocu değil akılcı, gerçekçi ve sürekli değişime açık olunması
- Ekonomi, ticaret ve kalkınmaya odaklanılması
- Evrensel liberal demokratik değerlerin savunulması
- Konu ile ilgilenen bütün vatandaşların katılımının sağlanması
- Sadece Silahlı Kuvvetler ve Dışişleri Bakanlığı değil uzman sivil toplum örgütlerinin katkılarından da yararlanılması
- Farklı siyasi görüşlerdeki vatandaşların dış ilişkiler alanında üzerinde birlikte çalışabilecekleri bir ortak payda oluşturulması
- Her Türk vatandaşının her konuda dünyanın diğer medeni toplumlarının üyeleri ile eşit haklara sahip olması ilkesinin benimsenmesi
- Bölgesel liderlik arayışının askeri ve siyasi alandan önce ekonomik ve kültürel alana yöneltilmesi
- Ülkelerin tek sesle konuşmadığının bilincinde olunması ve herhangi bir ülke ile bütünsel bir anlaşma olmasa da konu bazında yapıcı diyaloglar kurmaya açık olunması
Bu dış politika ilkelerinden hareketle yapmamız gereken değişikliklere somut bir örnek vermek yerinde olacaktır. Bu noktada son günlerde gündemi en fazla işgal eden konu olan Irak sorununa eğilebiliriz. Irak konusunda Türkiye nasıl tavır almalıdır?
- Irak'ın geleceği hakkında karar verme hakkı sadece Irak halkına aittir.
- Irak halkı ortak iradesiyle üniter bir devletten federal bir devlete dönüşmek isterse bu karara saygı gösterilmelidir.
- Irak halkının bir bölümünün dış güçlerle işbirliği halinde ve diğer bölümünün rızası olmadan Irak hakkında kararlar alması kabul edilemez.
- Kuzey Irak geçmişte Türkiye'ye yönelik terörist eylemler için kullanılmıştır. Böyle bir risk tekrar ortaya çıkarsa Türkiye silahlı müdahale hakkını saklı tutar. Ancak somut bir risk ortaya çıkmadan silahlı müdahaleden bahsetmekten kaçınılmalıdır.
- Türkiye hem insani nedenlerle, hem de kendi ekonomik çıkarları itibarıyla Irak’ın ekonomik alanda Dünya’ya entegrasyonu ve serbest piyasa ekonomisini benimsemesini desteklemeli ve mümkün olduğunca yardımcı olmalıdır.
Dış politikanın ardından aynı analizi Türkiye’nin iç siyasi sistemi için yapabiliriz. Burada da göz önünde tutmamız gereken en önemli husus ne kurumların, ne kuralların, ne de stratejilerin değişmez olduğudur. Ortaya koyduğumuz ideale ulaşmak için yeni stratejiler oluşturmaktan korkmamalıyız.
Toplumların yaşamını belirleyen 4 paralel süreç vardır:
1. Teknolojik gelişme süreci,
2. Üretim araçları ve kapasitesinin gelişim süreci,
3. Toplumsal yapı ve toplumsal ilişkiler süreci, ve son olarak da
4. Günlük siyasi, sosyal ve ticari olaylar.
Bu süreçler arasındaki etkileşim kısa vadede büyük ölçüde tek yönlüdür - yani teknolojik gelişim diğer üç süreci, üretim toplumsal yapı ve günlük olayları, toplumsal yapı ise sadece günlük olayları etkiler. Karşı yönde belli oranda bir geri besleme olmakla birlikte bunun vadesi temel etkiye göre çok daha uzundur.
Siyasi gelişmeler, makroekonomik gelişmeler ve piyasanın durumu hep güncel olaylar kümesinin içindedir. Ama güncel olayları sadece kendi içlerinde ve kendi geçmiş çizgilerine bakarak incelemeye çalışırsak yanılırız. Zira sürücü koltuğunda diğer üç süreç vardır.
İç siyasi sistemin çerçeve ve kurallarını belirlerken bu basit model bize ışık tutabilir. Toplumda uzun vadede huzur ve istikrarın sağlanması toplumsal yapı ve ilişkilerin üretim ilişkilerine paralel olarak kurulmasına bağlıdır. Yani siyasi ve toplumsal gerçeğin ekonomik gerçeğe göre sürekli dönüşümüdür.
Türkiye’de son zamanlarda yapılan analizler günlük olaylarla sınırlı kalmaktadır. Ancak uzun vadeli performansımızı iyileştirmek için odaklanmamız gereken konu günlük olaylar değil (hem devlet hem de sivil toplum alanında) toplumsal örgütlenmedir.
Türkiye’nin dış politikası gibi iç politikası da 1923-1980 dönemindeki ana çerçevenin dışına çıkamamıştır. Halbuki Türk toplumu son yirmi yılda çok ciddi bir dönüşüm geçirmiştir. Kentleşme oranı yüzde 30’lardan yüzde 70’lere çıkmış, gelir ve servet dağılımında ciddi değişimler olmuş, çevre merkeze karşı kültürel alanda varlığını hissettirmeye başlamış, 1970’lerdeki ideolojik çatışmalar sona ermiş, kapitalizm toplumun bütün katmanlarına nüfız etmiştir. Türkiye’nin iç siyasi düzeninin bu dönüşüme paralel olarak yeniden yapılanmasına ihtiyaç vardır.
Cumhuriyet’in başından beri Türkiye’nin siyasi yapısı devrimin altı ilkesine dayandırılmıştır. Temsil ettikleri ideal bakımından bu altı temel ilke bugün de günceldirler. Ancak somut anlamlarının ve uygulamalarının günün koşullarına göre yeniden tanımlanması gerekir.
Cumhuriyetçilik ilkesi, eskiden olduğu gibi bugün de devletin millete hesap vermesi ilkesini temsil etmektedir. Tanrıdan, aileden veya gelenekten kaynaklanan bir meşruiyet yerine halk iradesine dayanan bir meşruiyete işaret etmektedir. Devletin meşruiyetinin millete hesap vermesi kavramı zaman içinde rafine edilmiştir: yüz yıl önce mutlakiyetten meşrutiyete, seksen yıl önce meşruiyetten cumhuriyete, elli yıl önce de tek partili sistemden çok partili sisteme geçiş bu nedenle gerçekleşmiştir. Son elli yıldır da temsili demokrasiyi tüm kurumlarıyla uygulama mücadelesi verilmiştir. Ancak devletin millete hesap verme ilkesinin son adımı temsili demokrasi değildir. Bugün dünyada artık temsili demokrasiden katılımcı demokrasiye geçiş gündeme gelmiştir. Türkiye’de de bu doğrultuda gerekli düzenlemelerin yapılması gerekmektedir.
Halkçılık ilkesi, devletin herhangi bir elite değil toplumun bütününün menfaatlerini gözetmesini ifade eder. Bugünkü somut yansıması devletin gelir ve servet adaleti (eşitliği değil) için gayret etmesi olmalıdır. Devlet, hiçbir grup ya da zümreye kaynak transferi yapmamalıdır. Örneğin piyasa kavramı bütün vatandaşları içine alacak şekilde tanımlanmalıdır. Piyasa adı altında bankacılık ve sermaye piyasası alanında faaliyet gösteren bir azınlığın çoğunluğa politikalar dayatmasına imkan tanınmamalıdır.
Laiklik ilkesi sekülarizm, yani din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılmasından ibaret değildir. Çoğulculuk ve yönetime katılım kavramlarını da içerir. Laiklik, kelime anlamı itibarıyla “sade vatandaş taraftarlığı” demektir. Sade vatandaşların kendi hayatlarını nasıl yaşayacaklarına karar verme haklarının teslim edilmesi demektir. Bireyin kendi kaderini tayin hakkına engel olan bütün müdahaleler laikliğe aykırıdır – bu çerçevede sadece dini baskıları değil sınıf, yöre, ideoloji, etnik köken veya cemaat mensubiyetinden kaynaklanan baskıları ortadan kaldırmak da devletin amaçları arasında olmalıdır. Bu çerçevede laiklik ilkesi “vatandaşlar kendileri için karar veremez, onlar için uzmanlar karar vermelidir” iddiasının, yani vesayetçiliğin ortadan kaldırılması demektir.
Milliyetçilik ilkesi, Türk milletinin kendisine dünya milletleri ailesi içinde biçtiği rol ile ilgili olarak ele alınmalıdır. Esasen Türk milleti milliyetçilik kavramı ile çok geç tanışmıştır. Türk milliyetçiliği Balkan ülkeleri milliyetçiliklerine karşı bir reaksiyon olarak ortaya çıkmıştır. Balkan uluslarının birer birer Osmanlı İmparatorluğu'ndan ayrılması ve bu bölünmenin yarattığı travmadan doğan Türk milliyetçiliği Osmanlıcılık, Pan-İslamizm ve Turancılık aşamalarından geçtikten sonra Atatürk'te nihai şeklini bulmuştur. Atatürk milliyetçiliğinin içe ve dışa dönük iki temeli vardır. İçe dönük temeli “Ne Mutlu Türküm Diyene” sözüyle özetlenebilir. Bu özlü söz, Türk vatandaşlığının temelinin etnik veya dini köken değil vatan ve kader birliği olduğunu ifade eder. Atatürk milliyetçiliğinin dışa dönük temeli ise Türk devletinin ve Türk vatandaşlarının dünyanın en ileri uluslarının devletleri ve vatandaşları ile eşit koşullarda masaya oturabilmesidir. Türk milletinin herhangi bir milletlerden üstün olduğu değil hiçbir milletin Türk milletinden üstün olmadığı inancıdır.
Devrimcilik ilkesi değişimi ifade eder. Cumhuriyet kurulurken, Türkiye devletinin kurumsal yapısı binlerce yıllık otoriter bir rejimin kurumsal mirasını yansıtıyordu. Bu nedenle değişimin yukarıdan aşağıya yapılması doğaldı. Ancak aradan geçen 80 yılda Türkiye çoğulcu bir toplumsal düzen oluşturmayı büyük ölçüde başarmıştır. Cumhuriyet’in kazanımları artık yerleşmiştir. Bu nedenle, bundan sonra değişim demokratik yöntemlerle yapılmalıdır. Türkiye de diğer demokratik ülkelerde olduğu gibi yukarıdan aşağıya devrim safhasını geride bırakıp, temsili demokrasiyi hazmetmeli, bir yandan da katılımcı demokrasiye geçişin altyapısını kurmalıdır. Devrimcilik ilkesi de bu çerçevede değişime açık olma şeklinde yorumlanmalıdır.
Devletçilik ilkesi bütün Atatürk ilkeleri arasında belki de en fazla yanlış anlaşılanıdır. Batı dünyasında devletin toplumda ağırlıklı bir rol oynaması sınıflar arası mücadelenin bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. 19. yüzyıla damgasını vuran bireysel kapitalizm talep yaratma sıkıntısı içine düşünce yerini işçi sınıfının alım gücünün artırılmasına ve sermayenin tabana yayılmasına dayanan kamusal kapitalizme bırakmıştır. Bu çerçevede devletler ekonomide geniş kapsamlı bir rol oynamaya başlamışlardır. Türkiye’de ise Cumhuriyet’in kuruluş döneminde Batı dünyasına benzer bir sınıfsal yapılanma yoktu. Osmanlı toplumunda ve daha sonra Türk toplumunda temel ayrım aristokrasi / burjuvazi / proleterya arasında değil kapıkulları ile köylüler arasında olmuştur. Türkiye’de devlet idaresi hiçbir zaman bir sınıfın egemenliği altına girmemiş, devlet daima kendi yönetici sınıfını kendi yetiştirmiştir.
Cumhuriyet döneminde Türkiye’yi liberal demokrat bir ülke haline getirme hedefi de Atatürk liderliğindeki devletin yönetici kesimi tarafından konmuştur. Bu hedef konulduğu zaman toplum cemaatlerden oluşmaktaydı ve toplum bilincinde bireysel haklar diye bir kavram mevcut değildi. Devlet ile sivil toplum arasındaki mücadele Batı’daki gibi sivil toplumun devlete karşı bireysel haklar talep ettiği bir mücadele değil, cemaatlerin devlete karşı kendi varlık ve otoritelerini savundukları bir mücadele olmuştur. Bu çerçevede Türkiye’de devletçiliğin karşıtı bireycilik değil cemaatçilik olmuştur. Birey haklarını savunmaya devlet cemaatlerden daha yatkın olduğu için Türkiye’de devletçilik kavramı Batı’dakinden farklı olagelmiştir. Türkiye’de devletçilik devletin ülkeyi çağdaş uygarlık seviyesine ulaştırmada aktif rol oynaması ve birey haklarını cemaatlere karşı savunması anlamına gelmektedir. Devletçiliğin Türkiye’deki anlamı ekonomik değil sosyaldir.
Bu nedenle de Atatürk devriminin devletçilik ilkesi serbest piyasa ekonomisine karşı olarak yorumlanmamalıdır. Sosyalist ekonomi, karma ekonomi ve serbest piyasa ekonomisi arasındaki karar ideolojik olarak değil kendi ülkemizin ekonomik gerçekleri ve dünyanın çeşitli ülkelerinin tecrübelerinden hareketle verilmelidir. Dünyada serbest piyasa ekonomisinin alternatiflerine karşı üstünlüğü ortaya çıkmış olduğuna göre, Atatürkçü felsefe çerçevesinde Türkiye’nin benimsemesi gereken model budur.
Altı Atatürk ilkesini günümüzün Türkiye ve dünya gerçekleri ışığında yorumladıktan sonra şu sonuca varabiliriz: Atatürk ilkelerinin bugün işaret ettiği yönetim tarzı katılımcı demokrasidir. Nasıl ki 1920’lerin koşullarında Türkiye için hedef o anki dünyanın ortaya koyduğu en iyi model olan temsili demokrasi ise 2000’lerin Türkiye’si için hedef bugünkü dünyanın ortaya koyabildiği en iyi model olan katılımcı demokrasi olmalıdır.
Genel ilkeleri ortaya koyduktan sonra bu ilkelerin Türkiye’nin üzerinde ciddi fikir ayrılıkları yaşanan iki önemli konusu olan türban ve Kürtçe konularına uygulayabiliriz.
Türban konusuna eğilirken olayı iki perspektiften incelemeliyiz: bireysel ve kamusal. Bireysel perspektiften sormamız gereken soru şudur: türban ile kamusal alana girmek insan hakları arasında sayılabilir mi? Kamusal perspektiften sormamız gereken ise şudur: Türkiye Cumhuriyeti’nin kadınların sosyal gelişimi için hedefleri nedir ve bu hedeflere uygun strateji nedir?
Bireysel perspektiften sorduğumuz sorunun yanıtı basittir. Bir bireyin özgürlükleri başka bireylerin özgürlüklerinin başladığı noktada biter. Bir genç kızın türbanla kamusal alana girmesinin herhangi başka bir bireyin yaşamı üzerinde bir etkisi yoktur. Özel kıyafet gerektiren hizmetler bir yana bırakılırsa, türbanla kamusal alana girmenin bir bireysel hak olduğu söylenebilir.
Kamusal perspektiften sorduğumuz sorunun yanıtı da basittir. Türkiye Cumhuriyeti’nin temel hedeflerinden biri kadınların toplumda teoride ve pratikte erkeklerle eşit haklara sahip olmaları olmuştur. Türbanlı genç kızların kamusal alana girememelerinin sonucu onların bireysel gelişimlerinin sınırlanmasıdır. Türbanla kamusal alana giremeyen bir genç kız kendi çevresindeki erkeklere karşı haklarını savunacak bir güce ulaşamaz. Yani devletin politikası temel amaca aykırı bir sonuç ortaya çıkarmaktadır. Bu durumda, bu politikanın revize edilmesinde yarar vardır.
Kürtçe’nin kullanımı konusunu da aynı şekilde bireysel ve kamusal perspektiften inceleyebiliriz. Bireysel perspektiften bakıldığında herhangi bir kimsenin Kürtçe konuşması, yazması, sanat icra etmesi, eğitim alması ya da vermesi, yazılı ya da görüntülü yayın yapması başka vatandaşların hayatını etkilemez. Bu bağlamda Kürtçe’nin herhangi bir ortamda kullanılmasının bireysel bir hak olduğu söylenebilir.
Kamusal perspektiften bakıldığında üzerinde durulması gereken nokta Türkiye Cumhuriyeti’nin temel amaçlarının vatandaşlarının mutluluğunu sağlamak ve ülkenin birliğini devam ettirmek olduğudur. Kürtçe kullanımının sınırlandığı bir ortamda ülkenin bütün vatandaşlarına eşit davrandığı söylenemez. Bütün vatandaşlarına eşit davranmayan bir devlet de bütünlüğünü tehlikeye atmış olur. İngilizce, Fransızca, Almanca, Arapça ve Rusça’nın serbestçe kullanılabildiği ülkemizde Kürtçe’nin serbestçe kullanılmaması için bir neden yoktur. Devletin tek bir resmi dili olması çok doğaldır – hemen tüm ülkelerde durum böyledir. Ama devletin işleyişi dışında iki bireyin istedikleri dilde iletişim kurmalarını normal karşılamak gerekir.
İç siyasi sistem konusunda son olarak üzerinde durmamız gereken konu da devlet – birey ilişkilerindeki temel yaklaşımdır. Türkiye’de yüzlerce, hatta binlerce yıllık otoriter rejimlerin mirası toplumda açıkça serbest olmayan er şeyin yasak olduğu görüşüdür. Halbuki liberal demokratik rejimlerin temel felsefesi toplumda açıkça yasak olmayan her şeyin serbest olduğudur. Açıkça serbest bırakılmayan her şeyin yasak olması ilkesi vatandaşları sürekli devletin ne yaptığını izlemeye sevkettiğinden toplumun gelişmesini ciddi oranda sekteye uğratır. Bu nedenle hem kanunlarda hem zihniyette de yasakçı yaklaşımı geride bırakmamız gerekmektedir.
Diş politika ve iç politikadan sonra ekonomi alanına odaklanabiliriz. Ekonomi alanında uzun vadeli bir stratejinin net olarak ortaya konması koşullara göre değişen politikaların tutarlılığını ve etkinliğini sağlayacaktır.
Bu bağlamda göz önünde tutulması gereken temel ilkeler şu şekilde özetlenebilir:
- Ekonomi bir sıfır toplamlı oyun değil katma değer yaratma üzerine kurulu bir süreçtir
- Kalkınma bir kaynak sorunu değil bir tasarım sorunudur
- Hızlı kalkınmanın en temel şartı iyi çalışan bir hukuk düzenidir
- Hızlı kalkınmanın ikinci şartı insan kaynağının doğru kullanılmasıdır. Bir ülke için en temel amaç ne olursa olsun en hızlı sonuç en nitelikli insan kaynağı seçilen amaca yönlendirmektir
- Çoğunluğun görüşü her zaman doğru değildir. Ne devlet, ne de herhangi bir başka kişi ya da kurum her zaman doğru yapamaz. Fikirde çoğulculuk ve serbest bir tartışma ortamı sistemdeki aksaklıkların onarılmasının vazgeçilmez şartıdır
- Çoğulculuk ve rekabet ekonomik gelişmenin temelidir. Hızlı kalkınma için ekonomik büyümenin motoru devlet değil özel girişim olmalıdır
- Devlet büyüme hızını artıramaz, sadece büyümenin önündeki engelleri ortadan kaldırabilir
- Demokratik serbest piyasa ekonomileri uzun vadede otoriter rejimlerden daha başarılı olurlar, zira insan kaynağının hepsinin birbirlerine engel olmadan paralel olarak çalışmasına imkan tanırlar.
- Devlet özel girişimcilerin potansiyellerini değerlendirebilmeleri için gerekli olan güvenilir hukuk düzeni ve istikrarlı makroekonomik ortamı kurmaya odaklanmalıdır
Bunun dışında bazı önemli teknik unsurlar gözden kaçırılmamalıdır. Türkiye ekonomisinin bugünkü gündemi çerçevesinde önemli birkaç teknik noktaya değinebiliriz: Türkiye’nin AB ile ekonomik entegrasyonu, faktör piyasaları, yüksek devlet borçluluğu altında para politikası ve teşvikler.
Ekonomi politikaları geliştirilirken göz önüne alınması gereken en önemli noktalardan biri Türkiye’nin Avrupa ile ticari entegrasyonun tamamlamış olduğudur. Türk ekonomisi artık artık geri dönülemez şekilde Avrupa ekonomisi ile kader birliği yapmıştır. Bu bağlamda Avrupa ile anlamsız restleşmelerden kaçınılmalıdır. Ancak elbette ki AB’ye katılım sürecinde en etkin şekilde pazarlık yapılmalı ve ilişkilerde sadece devlet, şirket ve kurumlarımızın değil vatandaşlarımızın bireysel haklarına da dikkat edilmelidir.
Faktör piyasaları ile mal ve hizmet piyasaları arasında çok önemli bir fark vardır: mal ve hizmet piyasalarında ürünler arası ikame imkanı çok genişken faktör piyasalarında girdilerin sabit olmasıdır. Örneğin, tüketiciler tereyağı yerine margarin tüketebilirler, ya da halk müziği konseri yerine sanat müziği konserine gidebilirler. Ancak ülkenin emek ve sermaye miktarı kısa vadede sabittir. Emek ve sermaye piyasalarında arz ve talebin dengelenmemesinin sonuçları çok daha ciddidir. Bu nedenle, devletin uzun vadede sermaye miktarı ve emek kalitesini artırmak, kısa vadede de emek ve sermayenin atıl kalmasını önlemek için politikalar geliştirmesi gerekebilir. Dünyanın bütün önde gelen kapitalist ülkelerinde kısa vadeli faizler ile istihdam ve eğitim politikalarını devletin belirlemesi bu nedenledir. Türkiye’nin de bu çerçevede tutarlı bir faiz politikası ile kapsamlı istihdam ve eğitim politikaları oluşturması gerekir.
Borcu çok olan bir ülkenin para politikası olamaz. Para politikası, devletin para yaratma hakkını kullanarak ekonomiyi yönlendirme çabasıdır. Modern kapitalist ekonomilerde devletin para politikası yapma hakkı genelde bağımsız Merkez Bankaları tarafından fiyat istikrarını sağlama amacına yönelik olarak kullanılır. Para politikası, sistemdeki borç alanlar ve borç verenler arasındaki arz, talep ve fiyat dengesini etkiler. Ancak devlet borçları yüksek olan bir ülkede bu parasal dengelerde diğer faktörlere ağır basan bir faktör vardır: para piyasası yakın güçteki alıcı ve verici toplulukları arasında değil tek bir büyük alıcı ile pek çok verici arasındaki bir ilişkiyi içerir. Bu durumda Merkez Bankasının politikaları temelde diğer ekonomik oyunculardan ziyade devlet hazinesini etkiler. Aslında amaç bu değildir – para politikası kamu dışı sektörü kontrol etmek için kullanılan bir araçtır. Ancak büyük alıcının devlet olduğu bir ortamda para politikası kararları herkesten fazla devleti etkiler. Sonuçta bu tür ülkelerde yüksek reel faiz uygulayarak enflasyonu düşürme planı yüksek reel faiz daha ziyade kamu maliyesini zora soktuğu için başarılı olmaz.
Olması istenen bir gelişme olmuyorsa bunu teşviklerle sağlamaya çalışmak beklenen faydayı getirmez. Teşvik kavramı temelde rüşvet kavramından çok farklı değildir. Çeşitli nedenlerle gerçekleşmeyen bir hedefin gerçekleşmesi için üste para vermeye teşvik denir. Bu üste para verme işi vergi indirimleri, ithalat/ihracat kolaylıkları ya da doğrudan mali yardım olarak yapılabilir, ancak sonuç değişmez. Ekonominin normal işleyişi içinde gerçekleşmeyecek olan bir ticari işlem devletin müdahale edip kaynak transfer etmesi nedeniyle gerçekleşir. Ancak teşviklerin ciddi bir maliyeti vardır. Genelde, ekonominin normal işleyişi içinde gerçekleşmeyen bir ticari işlem, ekonomik oyuncular kaynakları daha etkin şekilde değerlendirdiği için gerçekleşmiyordur. Devletten kaynak transferi yapılarak ekonomik oyuncuların kararlarının etkilenmesi ülkenin ekonomik dengesini bozabilir. Teşviklerden ziyade arzulanan ticari işlemin gerçekleşmesinin önündeki engelleri kaldırmak gerekir. Bütün olası ticari işlemleri kolaylaştıran müdahaleler (genel vergi veya faiz indirimleri, bürokrasinin azaltılması gibi) tercihi ekonomik oyunclulara bırakarak ekonominin genelinde bir optimizasyon yapılmasına imkan tanımaları nedeniyle teşviklerden daha yararlıdırlar.
Ekonomi alanında Türkiye 2001 krizi ile ciddi bir kırılma noktasından geçmiştir. Ekonomi politikalarında hayalciliğin yerini gerçekçilik almaya başlamıştır. Ekonominin gidişatında o günden beri gidilen yön doğru, ama tempo yavaştır. Hükümetlerin aynı yönde daha hızlı gitmek için gerekli kararlılığı göstereceğini ümit ediyoruz.
İç siyasi sistem, dış politika ve ekonomi alanlarında altını çizdiğimiz stratejilerin başarıyla uygunlanması devletin yüksek performans göstermesine bağlıdır. Devletin yüksek performansa ulaşabilmesi için bütün icraatında bazı temel ilkelere uyması gerekir:
- Hukukun üstünlüğü
- Saydamlık
- Hesap verme sorumluluğu
- Katılımcılık
- Etik
Son olarak ısrarla vurgulamak gerekir ki iç politika, dış politika ve ekonomi alanındaki stratejiler AB üyeliği hedefine uygun olarak oluşturulmalıdır. Unutulmamalıdır ki AB ilkeleri Türk insanı için hayati önemde ilkelerdir ve Atatürk’ün ortaya koyduğu çağdaş uygarlık hedefi tamamen uyumludurlar. Türkiye AB’ye üyelik perspektifine sahip olmasaydı da zaman içinde bu ilkeleri benimseyecekti. Türk insanı için Atatürk devriminin 2000’li yıllardaki devamı AB’ye tam üyelik sürecidir.
Türkiye için gerekli siyasi vizyonun ortaya konması sadece siyasetçilerin sorumluluğu değildir. Vatanını seven her Türk vatandaşının bu sürece katkıda bulunması gerekir. Elbette ki eğitimli ve tecrübeli vatandaşların sorumluluğu daha fazladır. Bütün vatandaşlarımız bu sorumluluklarına sahip çıkarlarsa Türkiye’nin iç politika, dış politika ve ekonomi alanında gerekli atılımı gerçekleştireceği kesindir.
***
Türkiye son birkaç yıldır hem iç politika, hem dış politika, hem de ekonomide oldukça zorlu günler yaşamaktadır.
İç politika alanında halkın siyaset kurumuna ve siyasetçilere olan güveni Cumhuriyet tarihinin en düşük seviyelerine inmiştir. 1990’larda iktidara sahip olan siyasi partiler ve liderlerin büyük bölümü Kasım 2002 seçimlerinde tasfiye olmuştur.
Dış politikada 2002 Kopenhag zirvesinde Avrupa Birliği ile müzakerelere başlamak için tarih almayı hedefleyen Türkiye bunu başaramamıştır. Ardından bir anlaşmaya çok yaklaşılmasına rağmen Kıbrıs sorunu çözülememiştir. Son olarak da Irak savaşı konusunda ABD ile yapılan pazarlıklar karşı tarafın stratejik öncelikleri, niyetleri, imkanları ve planları hakkında yapılan yanlış varsayımlar nedeniyle başarısızlık ile sonuçlanmıştır.
Ekonomi alanında ise 1994 ve 2001’de kamu ve özel sektörü derinden yaralayan iki büyük kriz, 1991, 1998, 1999 ve 2002’de ise ciddi dalgalanmalar yaşanmıştır. 2001 krizinin ardından Cumhuriyet tarihinin en büyük ekonomik yapılanma projelerinden birine girişilmiştir.
İç politika, dış politika ve ekonomideki bu zorluklar Türk insanının hayata bakışını ciddi şekilde etkilemiştir. Türkiye, dünya ülkeleri arasında aile dışındaki kurumlara güven açısından en alt sıralara düşmüştür. Türk gençliğinin büyük bir yüzdesi yurt dışına göç etme hayalleri kurmaktadır.
Gelinen noktada kimi çevreler sorunu siyasetçilerin yetersizliğinde, kimi çevreler toplumdaki ahlaki çöküntüde, kimi çevreler ise vatandaşların duyarsızlığında aramaktadır. Ancak teknik hatalar bir yana, Türkiye Cumhuriyeti devletinin iç, dış ve ekonomi politikalarında ciddi bir yön belirsizliği olduğu açıktır. Zira sıkça yaşanan krizler, keskin politika zigzagları ve toplumsal konsensus eksikliğini başka türlü açıklamak zordur.
Türkiye'nin şu anda karşı karşıya olduğu en büyük sorun vizyon belirsizliğidir. Türkiye 1980'lerde ciddi bir ekonomik transformasyon gerçekleştirerek dünyaya entegre olurken bu değişimin devletin kurumları ile iç ve dış siyaset arenasında gerektirdiği yeniden yapılanmayı başaramamıştır. Bir yandan 1923-1980 döneminde bütün eksikliklerine rağmen genelde başarılı olmuş bir genel strateji ve yapılanma modeli günümüzün gereklerine yanıt verme gücünü gitgide kaybetmektedir. Öte yandan 1980'den beri yavaş yavaş ortaya çıkan yeni ekonomik ve sosyal düzenin önde gelen oyuncuları sağlıklı bir kurumlaşma ve net bir iç ve dış politika vizyonu ortaya koyamamışlardır.
2001 mali krizi ülkenin ekonomik örgütlenmesindeki aksaklıkları gözler önüne sermiş ve bir yeniden yapılanma arayışını tetiklemiştir. 2002 seçimlerinde yaşanan siyasi tasfiyenin iç politika alanında, son altı aydaki dış politika krizlerinin de dış politika alanında benzer bir yeniden yapılanma arayışını tetiklemesine ihtiyaç vardır.
Toplumun ihtiyacı olan siyasi vizyon üç adımda ele alınabilir. Birinci adım, toplumu mutlu ve motive edecek uzun vadeli bir hedefler kümesi, bir başka deyişle bir "ideal" ortaya koymaktır. İkinci adım, bu ideale yönelik olarak dünya siyasi, ekonomik, sosyal ve entellektüel konjonktürü içinde bu ideale ulaşmayı sağlayacak stratejiler geliştirmektir. Üçüncü adım ise bu stratejileri uygulayacak kurumsal yapıyı kurmaktır.
Atatürk devrimi tarihte ilk defa bir grup ya da zümre için değil bütün Türk ulusu için bir ideal ortaya koymuştur. Bu ideal kısaca "çağdaş uygarlık seviyesine ulaşmak" olarak özetlenebilir. Bu idealin ülkenin iç ve dış işleri ile ilgili iki yanı vardır. İçeriye yönelik yanı, Türkiye Cumhuriyeti devletinin asli görevinin Türk halkının dünyanın birinci sınıf ülke vatandaşlarının ortalama refah seviyesine eşit veya daha yüksek bir refaha erişmesini sağlamak olarak tanımlanmasıdır. Bu refah tanımının içinde sadece maddi ihtiyaçlar değil insan hakları, siyasi özgürlükler, güvenlik, sosyal uyum ve dayanışma, kültürel imkanlar gibi parametreler de dahildir. Dışarıya yönelik yanı ise dünyada pek çok ulus olsa da tek bir uygarlık olduğu gerçeği ve Türkiye'nin bu uygarlık içinde eşit bir ortak olarak yer alması gerektiği ilkesidir.
Atatürk devriminin ideali tamamıyla insan odaklı bir idealdir – Türkiye Cumhuriyeti devletinin içeride ve dışarıda bir takım dogmatik hedefler için değil sadece vatandaşlarının mutluluğu için çaba sarfetmesi gerektiğine işaret eder. Bu ideal ortaya konduğu dönem için son derecede öngörülü olmasının yanında, bugün için de yerinde ve yeterlidir. Ancak ideale ulaşmak için gerekli stratejinin oluşturulması konusunda aynı derecede olumlu gözlemler yapmak mümkün değildir.
Türkiye Cumhuriyeti 1920'lerin liberal ve hümanist ortamında kurulduğu için Cumhuriyet’in kurucu iradesi yola bu eksende bir model ile çıkmıştır. Ancak Türkiye’nin stratejileri önce 1930'lı yıllarda Dünya'yı saran içine kapanık ve faşist modellerden, ardından da soğuk savaş döneminin anti-komünist siyasi ve merkezi planlamacı ekonomik akımlarından etkilenmiştir. Sonuçta:
- merkeziyetçi,
- katılımcılıktan uzak,
- esneklikten uzak,
- çoğunluğun iradesini birey hak ve özgürlüklerinin üzerinde tutan,
- ulusal konsensusu eğitim ve katılımcılık ile değil propaganda ile sağlamaya çalışan,
- ekonomik kalkınma sorumluluğunu devlete yükleyen,
- hiç bir bölge ülkesi ile yakın ilişkisi olmadığı halde kendine bölgesel liderlik rolü biçmiş
bir genel strateji ortaya çıkmıştır.
Dünyada son birkaç on yılda çok ciddi siyasi değişimler yaşanmıştır. Bu ciddi değişimler karşısında Türkiye Cumhuriyeti’nin politikalarının ufak tefek uyarlamalarla güncel kalma şansı kalmamıştır. Bütünsel bir yeniden yapılanma zorunlu hale gelmiştir.
İdeallerimize ulaşmaya yönelik olarak yeni bir strateji oluştururken dünyadaki trendlerin kapsamlı olarak anlamamız ve Türkiye’deki gelişmeleri bu trendler ışığında değerlendirmemiz gerekir.
Analizimize dış politikadan başlayabiliriz. Dünya siyasi gündeminde son birkaç onyılda yaşanan değişimde üç temel nokta ön plana çıkmaktadır.
1. Karar mekanizmalarında ekonomik refah hedefinin önceliğinin artması
2. Uluslararası hukukun etki alanının genişlemesi
3. Dış politikanın felsefi temeli olarak “toplumun bütünün menfaati” diye bir muğlak kavram yerine toplumun tümünden bireye kadar irili ufaklı tüm ünitelerin tercihlerinin dengeli olarak dikkate alınması
Bu ciddi değişimler çerçevesinde Türkiye’nin yeni bir dış politika stratejisi geliştirmesi gerektiği açıktır. Türkiye Cumhuriyeti’nin dış politikası hangi temel ilkeler çerçevesinde oluşturulabilir?
- Duygusal, hayalci ve statükocu değil akılcı, gerçekçi ve sürekli değişime açık olunması
- Ekonomi, ticaret ve kalkınmaya odaklanılması
- Evrensel liberal demokratik değerlerin savunulması
- Konu ile ilgilenen bütün vatandaşların katılımının sağlanması
- Sadece Silahlı Kuvvetler ve Dışişleri Bakanlığı değil uzman sivil toplum örgütlerinin katkılarından da yararlanılması
- Farklı siyasi görüşlerdeki vatandaşların dış ilişkiler alanında üzerinde birlikte çalışabilecekleri bir ortak payda oluşturulması
- Her Türk vatandaşının her konuda dünyanın diğer medeni toplumlarının üyeleri ile eşit haklara sahip olması ilkesinin benimsenmesi
- Bölgesel liderlik arayışının askeri ve siyasi alandan önce ekonomik ve kültürel alana yöneltilmesi
- Ülkelerin tek sesle konuşmadığının bilincinde olunması ve herhangi bir ülke ile bütünsel bir anlaşma olmasa da konu bazında yapıcı diyaloglar kurmaya açık olunması
Bu dış politika ilkelerinden hareketle yapmamız gereken değişikliklere somut bir örnek vermek yerinde olacaktır. Bu noktada son günlerde gündemi en fazla işgal eden konu olan Irak sorununa eğilebiliriz. Irak konusunda Türkiye nasıl tavır almalıdır?
- Irak'ın geleceği hakkında karar verme hakkı sadece Irak halkına aittir.
- Irak halkı ortak iradesiyle üniter bir devletten federal bir devlete dönüşmek isterse bu karara saygı gösterilmelidir.
- Irak halkının bir bölümünün dış güçlerle işbirliği halinde ve diğer bölümünün rızası olmadan Irak hakkında kararlar alması kabul edilemez.
- Kuzey Irak geçmişte Türkiye'ye yönelik terörist eylemler için kullanılmıştır. Böyle bir risk tekrar ortaya çıkarsa Türkiye silahlı müdahale hakkını saklı tutar. Ancak somut bir risk ortaya çıkmadan silahlı müdahaleden bahsetmekten kaçınılmalıdır.
- Türkiye hem insani nedenlerle, hem de kendi ekonomik çıkarları itibarıyla Irak’ın ekonomik alanda Dünya’ya entegrasyonu ve serbest piyasa ekonomisini benimsemesini desteklemeli ve mümkün olduğunca yardımcı olmalıdır.
Dış politikanın ardından aynı analizi Türkiye’nin iç siyasi sistemi için yapabiliriz. Burada da göz önünde tutmamız gereken en önemli husus ne kurumların, ne kuralların, ne de stratejilerin değişmez olduğudur. Ortaya koyduğumuz ideale ulaşmak için yeni stratejiler oluşturmaktan korkmamalıyız.
Toplumların yaşamını belirleyen 4 paralel süreç vardır:
1. Teknolojik gelişme süreci,
2. Üretim araçları ve kapasitesinin gelişim süreci,
3. Toplumsal yapı ve toplumsal ilişkiler süreci, ve son olarak da
4. Günlük siyasi, sosyal ve ticari olaylar.
Bu süreçler arasındaki etkileşim kısa vadede büyük ölçüde tek yönlüdür - yani teknolojik gelişim diğer üç süreci, üretim toplumsal yapı ve günlük olayları, toplumsal yapı ise sadece günlük olayları etkiler. Karşı yönde belli oranda bir geri besleme olmakla birlikte bunun vadesi temel etkiye göre çok daha uzundur.
Siyasi gelişmeler, makroekonomik gelişmeler ve piyasanın durumu hep güncel olaylar kümesinin içindedir. Ama güncel olayları sadece kendi içlerinde ve kendi geçmiş çizgilerine bakarak incelemeye çalışırsak yanılırız. Zira sürücü koltuğunda diğer üç süreç vardır.
İç siyasi sistemin çerçeve ve kurallarını belirlerken bu basit model bize ışık tutabilir. Toplumda uzun vadede huzur ve istikrarın sağlanması toplumsal yapı ve ilişkilerin üretim ilişkilerine paralel olarak kurulmasına bağlıdır. Yani siyasi ve toplumsal gerçeğin ekonomik gerçeğe göre sürekli dönüşümüdür.
Türkiye’de son zamanlarda yapılan analizler günlük olaylarla sınırlı kalmaktadır. Ancak uzun vadeli performansımızı iyileştirmek için odaklanmamız gereken konu günlük olaylar değil (hem devlet hem de sivil toplum alanında) toplumsal örgütlenmedir.
Türkiye’nin dış politikası gibi iç politikası da 1923-1980 dönemindeki ana çerçevenin dışına çıkamamıştır. Halbuki Türk toplumu son yirmi yılda çok ciddi bir dönüşüm geçirmiştir. Kentleşme oranı yüzde 30’lardan yüzde 70’lere çıkmış, gelir ve servet dağılımında ciddi değişimler olmuş, çevre merkeze karşı kültürel alanda varlığını hissettirmeye başlamış, 1970’lerdeki ideolojik çatışmalar sona ermiş, kapitalizm toplumun bütün katmanlarına nüfız etmiştir. Türkiye’nin iç siyasi düzeninin bu dönüşüme paralel olarak yeniden yapılanmasına ihtiyaç vardır.
Cumhuriyet’in başından beri Türkiye’nin siyasi yapısı devrimin altı ilkesine dayandırılmıştır. Temsil ettikleri ideal bakımından bu altı temel ilke bugün de günceldirler. Ancak somut anlamlarının ve uygulamalarının günün koşullarına göre yeniden tanımlanması gerekir.
Cumhuriyetçilik ilkesi, eskiden olduğu gibi bugün de devletin millete hesap vermesi ilkesini temsil etmektedir. Tanrıdan, aileden veya gelenekten kaynaklanan bir meşruiyet yerine halk iradesine dayanan bir meşruiyete işaret etmektedir. Devletin meşruiyetinin millete hesap vermesi kavramı zaman içinde rafine edilmiştir: yüz yıl önce mutlakiyetten meşrutiyete, seksen yıl önce meşruiyetten cumhuriyete, elli yıl önce de tek partili sistemden çok partili sisteme geçiş bu nedenle gerçekleşmiştir. Son elli yıldır da temsili demokrasiyi tüm kurumlarıyla uygulama mücadelesi verilmiştir. Ancak devletin millete hesap verme ilkesinin son adımı temsili demokrasi değildir. Bugün dünyada artık temsili demokrasiden katılımcı demokrasiye geçiş gündeme gelmiştir. Türkiye’de de bu doğrultuda gerekli düzenlemelerin yapılması gerekmektedir.
Halkçılık ilkesi, devletin herhangi bir elite değil toplumun bütününün menfaatlerini gözetmesini ifade eder. Bugünkü somut yansıması devletin gelir ve servet adaleti (eşitliği değil) için gayret etmesi olmalıdır. Devlet, hiçbir grup ya da zümreye kaynak transferi yapmamalıdır. Örneğin piyasa kavramı bütün vatandaşları içine alacak şekilde tanımlanmalıdır. Piyasa adı altında bankacılık ve sermaye piyasası alanında faaliyet gösteren bir azınlığın çoğunluğa politikalar dayatmasına imkan tanınmamalıdır.
Laiklik ilkesi sekülarizm, yani din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılmasından ibaret değildir. Çoğulculuk ve yönetime katılım kavramlarını da içerir. Laiklik, kelime anlamı itibarıyla “sade vatandaş taraftarlığı” demektir. Sade vatandaşların kendi hayatlarını nasıl yaşayacaklarına karar verme haklarının teslim edilmesi demektir. Bireyin kendi kaderini tayin hakkına engel olan bütün müdahaleler laikliğe aykırıdır – bu çerçevede sadece dini baskıları değil sınıf, yöre, ideoloji, etnik köken veya cemaat mensubiyetinden kaynaklanan baskıları ortadan kaldırmak da devletin amaçları arasında olmalıdır. Bu çerçevede laiklik ilkesi “vatandaşlar kendileri için karar veremez, onlar için uzmanlar karar vermelidir” iddiasının, yani vesayetçiliğin ortadan kaldırılması demektir.
Milliyetçilik ilkesi, Türk milletinin kendisine dünya milletleri ailesi içinde biçtiği rol ile ilgili olarak ele alınmalıdır. Esasen Türk milleti milliyetçilik kavramı ile çok geç tanışmıştır. Türk milliyetçiliği Balkan ülkeleri milliyetçiliklerine karşı bir reaksiyon olarak ortaya çıkmıştır. Balkan uluslarının birer birer Osmanlı İmparatorluğu'ndan ayrılması ve bu bölünmenin yarattığı travmadan doğan Türk milliyetçiliği Osmanlıcılık, Pan-İslamizm ve Turancılık aşamalarından geçtikten sonra Atatürk'te nihai şeklini bulmuştur. Atatürk milliyetçiliğinin içe ve dışa dönük iki temeli vardır. İçe dönük temeli “Ne Mutlu Türküm Diyene” sözüyle özetlenebilir. Bu özlü söz, Türk vatandaşlığının temelinin etnik veya dini köken değil vatan ve kader birliği olduğunu ifade eder. Atatürk milliyetçiliğinin dışa dönük temeli ise Türk devletinin ve Türk vatandaşlarının dünyanın en ileri uluslarının devletleri ve vatandaşları ile eşit koşullarda masaya oturabilmesidir. Türk milletinin herhangi bir milletlerden üstün olduğu değil hiçbir milletin Türk milletinden üstün olmadığı inancıdır.
Devrimcilik ilkesi değişimi ifade eder. Cumhuriyet kurulurken, Türkiye devletinin kurumsal yapısı binlerce yıllık otoriter bir rejimin kurumsal mirasını yansıtıyordu. Bu nedenle değişimin yukarıdan aşağıya yapılması doğaldı. Ancak aradan geçen 80 yılda Türkiye çoğulcu bir toplumsal düzen oluşturmayı büyük ölçüde başarmıştır. Cumhuriyet’in kazanımları artık yerleşmiştir. Bu nedenle, bundan sonra değişim demokratik yöntemlerle yapılmalıdır. Türkiye de diğer demokratik ülkelerde olduğu gibi yukarıdan aşağıya devrim safhasını geride bırakıp, temsili demokrasiyi hazmetmeli, bir yandan da katılımcı demokrasiye geçişin altyapısını kurmalıdır. Devrimcilik ilkesi de bu çerçevede değişime açık olma şeklinde yorumlanmalıdır.
Devletçilik ilkesi bütün Atatürk ilkeleri arasında belki de en fazla yanlış anlaşılanıdır. Batı dünyasında devletin toplumda ağırlıklı bir rol oynaması sınıflar arası mücadelenin bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. 19. yüzyıla damgasını vuran bireysel kapitalizm talep yaratma sıkıntısı içine düşünce yerini işçi sınıfının alım gücünün artırılmasına ve sermayenin tabana yayılmasına dayanan kamusal kapitalizme bırakmıştır. Bu çerçevede devletler ekonomide geniş kapsamlı bir rol oynamaya başlamışlardır. Türkiye’de ise Cumhuriyet’in kuruluş döneminde Batı dünyasına benzer bir sınıfsal yapılanma yoktu. Osmanlı toplumunda ve daha sonra Türk toplumunda temel ayrım aristokrasi / burjuvazi / proleterya arasında değil kapıkulları ile köylüler arasında olmuştur. Türkiye’de devlet idaresi hiçbir zaman bir sınıfın egemenliği altına girmemiş, devlet daima kendi yönetici sınıfını kendi yetiştirmiştir.
Cumhuriyet döneminde Türkiye’yi liberal demokrat bir ülke haline getirme hedefi de Atatürk liderliğindeki devletin yönetici kesimi tarafından konmuştur. Bu hedef konulduğu zaman toplum cemaatlerden oluşmaktaydı ve toplum bilincinde bireysel haklar diye bir kavram mevcut değildi. Devlet ile sivil toplum arasındaki mücadele Batı’daki gibi sivil toplumun devlete karşı bireysel haklar talep ettiği bir mücadele değil, cemaatlerin devlete karşı kendi varlık ve otoritelerini savundukları bir mücadele olmuştur. Bu çerçevede Türkiye’de devletçiliğin karşıtı bireycilik değil cemaatçilik olmuştur. Birey haklarını savunmaya devlet cemaatlerden daha yatkın olduğu için Türkiye’de devletçilik kavramı Batı’dakinden farklı olagelmiştir. Türkiye’de devletçilik devletin ülkeyi çağdaş uygarlık seviyesine ulaştırmada aktif rol oynaması ve birey haklarını cemaatlere karşı savunması anlamına gelmektedir. Devletçiliğin Türkiye’deki anlamı ekonomik değil sosyaldir.
Bu nedenle de Atatürk devriminin devletçilik ilkesi serbest piyasa ekonomisine karşı olarak yorumlanmamalıdır. Sosyalist ekonomi, karma ekonomi ve serbest piyasa ekonomisi arasındaki karar ideolojik olarak değil kendi ülkemizin ekonomik gerçekleri ve dünyanın çeşitli ülkelerinin tecrübelerinden hareketle verilmelidir. Dünyada serbest piyasa ekonomisinin alternatiflerine karşı üstünlüğü ortaya çıkmış olduğuna göre, Atatürkçü felsefe çerçevesinde Türkiye’nin benimsemesi gereken model budur.
Altı Atatürk ilkesini günümüzün Türkiye ve dünya gerçekleri ışığında yorumladıktan sonra şu sonuca varabiliriz: Atatürk ilkelerinin bugün işaret ettiği yönetim tarzı katılımcı demokrasidir. Nasıl ki 1920’lerin koşullarında Türkiye için hedef o anki dünyanın ortaya koyduğu en iyi model olan temsili demokrasi ise 2000’lerin Türkiye’si için hedef bugünkü dünyanın ortaya koyabildiği en iyi model olan katılımcı demokrasi olmalıdır.
Genel ilkeleri ortaya koyduktan sonra bu ilkelerin Türkiye’nin üzerinde ciddi fikir ayrılıkları yaşanan iki önemli konusu olan türban ve Kürtçe konularına uygulayabiliriz.
Türban konusuna eğilirken olayı iki perspektiften incelemeliyiz: bireysel ve kamusal. Bireysel perspektiften sormamız gereken soru şudur: türban ile kamusal alana girmek insan hakları arasında sayılabilir mi? Kamusal perspektiften sormamız gereken ise şudur: Türkiye Cumhuriyeti’nin kadınların sosyal gelişimi için hedefleri nedir ve bu hedeflere uygun strateji nedir?
Bireysel perspektiften sorduğumuz sorunun yanıtı basittir. Bir bireyin özgürlükleri başka bireylerin özgürlüklerinin başladığı noktada biter. Bir genç kızın türbanla kamusal alana girmesinin herhangi başka bir bireyin yaşamı üzerinde bir etkisi yoktur. Özel kıyafet gerektiren hizmetler bir yana bırakılırsa, türbanla kamusal alana girmenin bir bireysel hak olduğu söylenebilir.
Kamusal perspektiften sorduğumuz sorunun yanıtı da basittir. Türkiye Cumhuriyeti’nin temel hedeflerinden biri kadınların toplumda teoride ve pratikte erkeklerle eşit haklara sahip olmaları olmuştur. Türbanlı genç kızların kamusal alana girememelerinin sonucu onların bireysel gelişimlerinin sınırlanmasıdır. Türbanla kamusal alana giremeyen bir genç kız kendi çevresindeki erkeklere karşı haklarını savunacak bir güce ulaşamaz. Yani devletin politikası temel amaca aykırı bir sonuç ortaya çıkarmaktadır. Bu durumda, bu politikanın revize edilmesinde yarar vardır.
Kürtçe’nin kullanımı konusunu da aynı şekilde bireysel ve kamusal perspektiften inceleyebiliriz. Bireysel perspektiften bakıldığında herhangi bir kimsenin Kürtçe konuşması, yazması, sanat icra etmesi, eğitim alması ya da vermesi, yazılı ya da görüntülü yayın yapması başka vatandaşların hayatını etkilemez. Bu bağlamda Kürtçe’nin herhangi bir ortamda kullanılmasının bireysel bir hak olduğu söylenebilir.
Kamusal perspektiften bakıldığında üzerinde durulması gereken nokta Türkiye Cumhuriyeti’nin temel amaçlarının vatandaşlarının mutluluğunu sağlamak ve ülkenin birliğini devam ettirmek olduğudur. Kürtçe kullanımının sınırlandığı bir ortamda ülkenin bütün vatandaşlarına eşit davrandığı söylenemez. Bütün vatandaşlarına eşit davranmayan bir devlet de bütünlüğünü tehlikeye atmış olur. İngilizce, Fransızca, Almanca, Arapça ve Rusça’nın serbestçe kullanılabildiği ülkemizde Kürtçe’nin serbestçe kullanılmaması için bir neden yoktur. Devletin tek bir resmi dili olması çok doğaldır – hemen tüm ülkelerde durum böyledir. Ama devletin işleyişi dışında iki bireyin istedikleri dilde iletişim kurmalarını normal karşılamak gerekir.
İç siyasi sistem konusunda son olarak üzerinde durmamız gereken konu da devlet – birey ilişkilerindeki temel yaklaşımdır. Türkiye’de yüzlerce, hatta binlerce yıllık otoriter rejimlerin mirası toplumda açıkça serbest olmayan er şeyin yasak olduğu görüşüdür. Halbuki liberal demokratik rejimlerin temel felsefesi toplumda açıkça yasak olmayan her şeyin serbest olduğudur. Açıkça serbest bırakılmayan her şeyin yasak olması ilkesi vatandaşları sürekli devletin ne yaptığını izlemeye sevkettiğinden toplumun gelişmesini ciddi oranda sekteye uğratır. Bu nedenle hem kanunlarda hem zihniyette de yasakçı yaklaşımı geride bırakmamız gerekmektedir.
Diş politika ve iç politikadan sonra ekonomi alanına odaklanabiliriz. Ekonomi alanında uzun vadeli bir stratejinin net olarak ortaya konması koşullara göre değişen politikaların tutarlılığını ve etkinliğini sağlayacaktır.
Bu bağlamda göz önünde tutulması gereken temel ilkeler şu şekilde özetlenebilir:
- Ekonomi bir sıfır toplamlı oyun değil katma değer yaratma üzerine kurulu bir süreçtir
- Kalkınma bir kaynak sorunu değil bir tasarım sorunudur
- Hızlı kalkınmanın en temel şartı iyi çalışan bir hukuk düzenidir
- Hızlı kalkınmanın ikinci şartı insan kaynağının doğru kullanılmasıdır. Bir ülke için en temel amaç ne olursa olsun en hızlı sonuç en nitelikli insan kaynağı seçilen amaca yönlendirmektir
- Çoğunluğun görüşü her zaman doğru değildir. Ne devlet, ne de herhangi bir başka kişi ya da kurum her zaman doğru yapamaz. Fikirde çoğulculuk ve serbest bir tartışma ortamı sistemdeki aksaklıkların onarılmasının vazgeçilmez şartıdır
- Çoğulculuk ve rekabet ekonomik gelişmenin temelidir. Hızlı kalkınma için ekonomik büyümenin motoru devlet değil özel girişim olmalıdır
- Devlet büyüme hızını artıramaz, sadece büyümenin önündeki engelleri ortadan kaldırabilir
- Demokratik serbest piyasa ekonomileri uzun vadede otoriter rejimlerden daha başarılı olurlar, zira insan kaynağının hepsinin birbirlerine engel olmadan paralel olarak çalışmasına imkan tanırlar.
- Devlet özel girişimcilerin potansiyellerini değerlendirebilmeleri için gerekli olan güvenilir hukuk düzeni ve istikrarlı makroekonomik ortamı kurmaya odaklanmalıdır
Bunun dışında bazı önemli teknik unsurlar gözden kaçırılmamalıdır. Türkiye ekonomisinin bugünkü gündemi çerçevesinde önemli birkaç teknik noktaya değinebiliriz: Türkiye’nin AB ile ekonomik entegrasyonu, faktör piyasaları, yüksek devlet borçluluğu altında para politikası ve teşvikler.
Ekonomi politikaları geliştirilirken göz önüne alınması gereken en önemli noktalardan biri Türkiye’nin Avrupa ile ticari entegrasyonun tamamlamış olduğudur. Türk ekonomisi artık artık geri dönülemez şekilde Avrupa ekonomisi ile kader birliği yapmıştır. Bu bağlamda Avrupa ile anlamsız restleşmelerden kaçınılmalıdır. Ancak elbette ki AB’ye katılım sürecinde en etkin şekilde pazarlık yapılmalı ve ilişkilerde sadece devlet, şirket ve kurumlarımızın değil vatandaşlarımızın bireysel haklarına da dikkat edilmelidir.
Faktör piyasaları ile mal ve hizmet piyasaları arasında çok önemli bir fark vardır: mal ve hizmet piyasalarında ürünler arası ikame imkanı çok genişken faktör piyasalarında girdilerin sabit olmasıdır. Örneğin, tüketiciler tereyağı yerine margarin tüketebilirler, ya da halk müziği konseri yerine sanat müziği konserine gidebilirler. Ancak ülkenin emek ve sermaye miktarı kısa vadede sabittir. Emek ve sermaye piyasalarında arz ve talebin dengelenmemesinin sonuçları çok daha ciddidir. Bu nedenle, devletin uzun vadede sermaye miktarı ve emek kalitesini artırmak, kısa vadede de emek ve sermayenin atıl kalmasını önlemek için politikalar geliştirmesi gerekebilir. Dünyanın bütün önde gelen kapitalist ülkelerinde kısa vadeli faizler ile istihdam ve eğitim politikalarını devletin belirlemesi bu nedenledir. Türkiye’nin de bu çerçevede tutarlı bir faiz politikası ile kapsamlı istihdam ve eğitim politikaları oluşturması gerekir.
Borcu çok olan bir ülkenin para politikası olamaz. Para politikası, devletin para yaratma hakkını kullanarak ekonomiyi yönlendirme çabasıdır. Modern kapitalist ekonomilerde devletin para politikası yapma hakkı genelde bağımsız Merkez Bankaları tarafından fiyat istikrarını sağlama amacına yönelik olarak kullanılır. Para politikası, sistemdeki borç alanlar ve borç verenler arasındaki arz, talep ve fiyat dengesini etkiler. Ancak devlet borçları yüksek olan bir ülkede bu parasal dengelerde diğer faktörlere ağır basan bir faktör vardır: para piyasası yakın güçteki alıcı ve verici toplulukları arasında değil tek bir büyük alıcı ile pek çok verici arasındaki bir ilişkiyi içerir. Bu durumda Merkez Bankasının politikaları temelde diğer ekonomik oyunculardan ziyade devlet hazinesini etkiler. Aslında amaç bu değildir – para politikası kamu dışı sektörü kontrol etmek için kullanılan bir araçtır. Ancak büyük alıcının devlet olduğu bir ortamda para politikası kararları herkesten fazla devleti etkiler. Sonuçta bu tür ülkelerde yüksek reel faiz uygulayarak enflasyonu düşürme planı yüksek reel faiz daha ziyade kamu maliyesini zora soktuğu için başarılı olmaz.
Olması istenen bir gelişme olmuyorsa bunu teşviklerle sağlamaya çalışmak beklenen faydayı getirmez. Teşvik kavramı temelde rüşvet kavramından çok farklı değildir. Çeşitli nedenlerle gerçekleşmeyen bir hedefin gerçekleşmesi için üste para vermeye teşvik denir. Bu üste para verme işi vergi indirimleri, ithalat/ihracat kolaylıkları ya da doğrudan mali yardım olarak yapılabilir, ancak sonuç değişmez. Ekonominin normal işleyişi içinde gerçekleşmeyecek olan bir ticari işlem devletin müdahale edip kaynak transfer etmesi nedeniyle gerçekleşir. Ancak teşviklerin ciddi bir maliyeti vardır. Genelde, ekonominin normal işleyişi içinde gerçekleşmeyen bir ticari işlem, ekonomik oyuncular kaynakları daha etkin şekilde değerlendirdiği için gerçekleşmiyordur. Devletten kaynak transferi yapılarak ekonomik oyuncuların kararlarının etkilenmesi ülkenin ekonomik dengesini bozabilir. Teşviklerden ziyade arzulanan ticari işlemin gerçekleşmesinin önündeki engelleri kaldırmak gerekir. Bütün olası ticari işlemleri kolaylaştıran müdahaleler (genel vergi veya faiz indirimleri, bürokrasinin azaltılması gibi) tercihi ekonomik oyunclulara bırakarak ekonominin genelinde bir optimizasyon yapılmasına imkan tanımaları nedeniyle teşviklerden daha yararlıdırlar.
Ekonomi alanında Türkiye 2001 krizi ile ciddi bir kırılma noktasından geçmiştir. Ekonomi politikalarında hayalciliğin yerini gerçekçilik almaya başlamıştır. Ekonominin gidişatında o günden beri gidilen yön doğru, ama tempo yavaştır. Hükümetlerin aynı yönde daha hızlı gitmek için gerekli kararlılığı göstereceğini ümit ediyoruz.
İç siyasi sistem, dış politika ve ekonomi alanlarında altını çizdiğimiz stratejilerin başarıyla uygunlanması devletin yüksek performans göstermesine bağlıdır. Devletin yüksek performansa ulaşabilmesi için bütün icraatında bazı temel ilkelere uyması gerekir:
- Hukukun üstünlüğü
- Saydamlık
- Hesap verme sorumluluğu
- Katılımcılık
- Etik
Son olarak ısrarla vurgulamak gerekir ki iç politika, dış politika ve ekonomi alanındaki stratejiler AB üyeliği hedefine uygun olarak oluşturulmalıdır. Unutulmamalıdır ki AB ilkeleri Türk insanı için hayati önemde ilkelerdir ve Atatürk’ün ortaya koyduğu çağdaş uygarlık hedefi tamamen uyumludurlar. Türkiye AB’ye üyelik perspektifine sahip olmasaydı da zaman içinde bu ilkeleri benimseyecekti. Türk insanı için Atatürk devriminin 2000’li yıllardaki devamı AB’ye tam üyelik sürecidir.
Türkiye için gerekli siyasi vizyonun ortaya konması sadece siyasetçilerin sorumluluğu değildir. Vatanını seven her Türk vatandaşının bu sürece katkıda bulunması gerekir. Elbette ki eğitimli ve tecrübeli vatandaşların sorumluluğu daha fazladır. Bütün vatandaşlarımız bu sorumluluklarına sahip çıkarlarsa Türkiye’nin iç politika, dış politika ve ekonomi alanında gerekli atılımı gerçekleştireceği kesindir.

0 Comments:
Post a Comment
<< Home