Kamusal Alanın Yönetimi ve Hizmet Kavramı
***
"Hizmet" kavramı Türk kamuoyunun gündeminden hiç eksik olmaz. Ulusal siyasetten yerel siyasete, futboldan ticarete, kamu hizmetinden sivil toplum örgütlerine, hizmet kelimesini duymadan bir tartışma yapmak mümkün değildir.
Kamusal alanı ilgilendiren görevlere talip olanlar istisnasız olarak bir “hizmet aşkı” ile doludurlar. Kendi menfaatlerini düşünmeden toplum (ya da topluluk) menfaatleri uğruna çalışma yeminleri edilir. Ancak göreve geldikten sonra edilen yeminlerin pek de tutulmadığı görülür. Seçmenler büyük bir şevkle seçtikleri insanlara kısa zamanda eski şevkleri kadar büyük bir öfke duymaya başlarlar. Bir sonraki seçimde eski yeminliler gider, yerine yenileri gelir, ve her şey aynı şekilde sürüp gider. Milletvekili seçimlerinden belediye seçimlerine, futbol takımlarından derneklere, tablo hep aynıdır.
Bu sistem on yıllardır aynı şekilde süre geldiğine göre artık hatayı bireylerde değil sistemin işleyişi ve toplumun beklentilerinde aramak gerekir. Zira on yıllardır aynı şikayetleri yapan kimselerin ısrarla her seçimde yanlış insanları seçtiklerine inanmak zordur. Ya toplumda toplumsal hizmet için “doğru insan” hiç yoktur, ya toplumun seçim yaparken dikkate aldığı kriterler yanlıştir, ya da sistemin bazı nitelikleri kısa vadede doğru, fakat uzun vadede yanlış olan tercihlerin önünü açmaktadır.
Bu konuda en iyi örnek seçmenlerin hem ulusal seviyede, hem de yerel seviyede kamusal ortak malların yağmasına göz yumacağını vaad eden adaylara prim vermesidir. Bu noktada seçmenlerin dikkatli ve rasyonel bir analiz yapmalarında yarar vardır. Hukuk düzeninde zenginlerin malını koruduğu, fakirlerin ise kaybedecek bir şeyleri olmadığı, bu nedenle de hukuk düzenini korumayı vaad eden yöneticilerin sadece zenginlere hizmet ettiği görüşü doğru değildir. Hukuk düzeni sadece kişilerin mallarını birbirlerine karşı korumakla kalmaz, ortak malları da bireylerin yağmasından korur. Ortak mallar ise fakirler için daha önemlidir, zira onların hayat standartlarını yükseltmek için sırtlarını dayayacakları şahsi bir servetleri yoktur. Hayat standartlarını yükseltmek için kollektif emeğin katma değerini kullanacaklardır. Hukuk düzeninin çalışmadığı yerlerde toplumun ortak malları yağma edilir. Bu yağma da herkesin gücü oranında yapılır. Fakirler çeyrek dönüm arazi üzerine bir gecekondu inşa edebilirken toplumun önde gelenleri bankalardan yüz milyonlarca dolarlık usulsüz kredi alabilir veya büyük devlet ihalelerinden on milyonlarca dolar rüşvet alabilir. Sonuçta yasal serveti büyük olanlar ve yasal konumu yüksek olanlar yağmadan da yüksek pay alırlar. Bu nedenle de ortak malların yağmalanması fakirlere daha fazla zarar verir. Son yıllarda yaşadığımız tecrübeler de bu yöndedir.
Kamusal görevler için doğrı kişilerin nasıl seçilmesi gerektiği hiç şüphesiz çok derin bir araştırma konusudur. Siyaset sanatı son birkaç bin yıldır sürekli bu konu üzerinde çalışmaktadır. Bu kadar büyük bir konuyu bütünsel olarak ele almak bu yazımızın çerçevesini aşar – ancak konu ile ilgili en önemli olduğunu düşündüğümüz noktalardan birine odaklanabiliriz: “hizmet” kavramı.
Hizmet kavramı kamusal alan yönetiminin ayrılmaz bir parçasıdır. Hangi toplumsal örgütlenme sistemi seçilirse seçilsin bazı kişiler toplumun ortak mallarının ve ortak çabalarının yönetimini yapmak zorundadır. Bu kişilerin yaptığı iş için genelde “toplumsal hizmet” ifadesi kullanılır.
Ancak hizmet kelimesinin genel anlamı ile kamusal görevler çerçevesindeki anlamı arasında önemli bir fark olduğu hemen göze çarpacaktır. Genel anlamda hizmet, bir kişinin başka bir kişinin istediği bir işi yapmasıdır. Kölelik kurumunun olmadığı toplumlarda başka bir kimsenin istediği işi yapan bir kimse karşılığında ücret alır. Yani hizmet bir değiş tokuş işleminden ibarettir – emeğe karşılık ücret. Bu doğrultuda, hizmet iki yanlı, simetrik bir kavramdır.
Hizmet kelimesinin kamusal alanın yönetimi ile ilgili kullanımında ise genel anlamından ciddi bir uzaklaşma söz konusudur. Demokratik ortamlarda toplumsal hizmete talip olanlar bunu neden menfaat için değil büyük bir aşk ile yaptıklarını dile getirmek zorundadırlar. Hizmet kelimesi iki taraflı, ticari anlamından çıkarak karşılıksız bir fedakarlık anlamına bürünmektedir. Bir alış veriş yerine sadece bir veriş halini almaktadır.
Elbette ki bu yeni anlam söylem dünyasında kalmakta, eylem dünyasına erişememektedir. İnsan doğası göz önüne alındığında bu durum çok doğaldır. Toplum içinde herkes kendi menfaatleri yönünde çaba gösterirken ortak alanı yönetmeye talip olanların neden doğal insani özelliklerinden sıyrılmaları gerektiği iddiası zaten inandırıcı değildir.
Türk toplumu son yıllardaki çeşiti acı tecrübelerden sonra kamu hizmeti ile ilgili yanlış anlamalarından sıyrılmaya başlamıştır. Pozitif “hizmet” kavramına karşı negatif “popülizm” kavramı ortaya çıkmıştır. Yani toplum sadece fedakar toplum görevlileri yerine, fedakar ama popülist olmayan toplum görevlileri istemeye başlamıştır. Ancak popülizm kelimesinin kaynağına indiğimizde ilginç bir durumla karşı karşıya kalırız: popülizm “halkçılık” demektir. Halkçılık anlamında bir kelime neden negatif bir anlam kazanmıştır?
Seçmenler muhtemelen halkı rakiplerinden çok daha fazla sevdiğini, rakiplerinden çok daha fazla fedakar olduğunu iddia eden adayları seçmenin pratikte zararlı olduğunu deneme yanılma metodu ile bulmuşlardır. Bu nedenle de fedakarlık ve toplum sevgisi edebiyatının getirisi azalmaktadır.
Ancak toplum hizmetinin fedakarlık ve toplum sevgisi edebiyatı ile ilgisi olmadığını idrak etmek doğru bir ilk adım olmakla birlikte yeterli değildir. Yanlışı tespit etmenin ardından doğruyu bulmak gerekir. Toplum hizmeti konusunda doğru nedir?
Toplum hizmeti konusunda en önemli nokta toplum hizmetinin diğer hizmetlerden farklı olmadığını kavramaktır. Nasıl ki her birey herhangi bir hizmeti satın alırken bir fayda maliyet analizi yapıyorsa toplum da yöneticilerinden hizmetlerini alırken ayni fayda maliyet analizini yapmalıdır. En etkileyici satıcı her zaman en iyi malı satmaz. En iyi tercih en ucuz tercih olmayabilir.
Kamu görevi yapanların seçimi bir güzellik yarışması değil bir ticari faaliyet olarak ele alınmalıdır. Kamu görevinde esas olan toplumun ortak mallarının iyi yönetimidir. Kamu görevi yapılırken kamı görevlisinden topluma yönelik tek taraflı bir veriş değil toplumun bir iş alıp karşılığında ücretini ödediği bir alış veriş söz konusudur. Nasıl ki bireyler bütçelerinin yettiği en iyi doktor ya da en iyi tamirciyi arıyorlarsa toplum da bir bütün olarak bütçesinin yettiği en iyi yöneticiyi aramalıdır.
Bu noktada güzel bir Nasreddin Hoca fıkrasını anımsamakta yarar vardır. Bir gün Hoca’nın evine hırsız girer ve ne var ne yoksa alır götürür. Durumu komşularına anlatan Hoca üzüntüsünü paylaşmalarını beklerken bir sürü soru ve eleştiri ile karşılaşır: “pencereye kilit taksaydın”, “evden ayrılırken geride birini bıraksaydın”, “değerli eşyalarını evde tutmasaydın” gibi. Bir noktada artık dayanamayan Hoca, “Bre komşular, hepsi tamam da, hırsızın hiç mi kabahati yok” der.
Türk toplumun da bu şekilde bir özeleştiri yapmaya şiddetle ihtiyacı vardır. Yıllardır siyasetçilerden şikayet eden toplum onları daima kendinin seçtiğini unutmaktadır. Toplum ne zaman her yöreye gittiğinde “başkalarından alıp size vereceğim” diyen ya da toplumun ortak mallarını bireysel yağmaya açmayı vaad eden siyasetçilere prim vermekten vaz geçerse o zaman daha iyi bir yönetimi kavuşacaktır. Bütün toplumsal sorunların nedenini toplumun dışında aramaya artık bir son vermemiz gerekmektedir: “hain dış mihraklar”, “sahtekar politikacılar”, “açgözlü işadamları” edebiyatı yapmaktansa kamusal alanın yönetimi ile ilgili tercihlerimizi sorgulamalıyız. Sürekli başkalarına parmak uzatmak yerine herkes payına düşen sorumluluğu üstlenmelidir. Bu yolda atılabilecek yararlı bir ilk adım da kamu görevlilerini seçerken en çok hizmeti vereceğini iddia edenleri değil en iyi yöneticileri tercih etmek olabilir.
***
"Hizmet" kavramı Türk kamuoyunun gündeminden hiç eksik olmaz. Ulusal siyasetten yerel siyasete, futboldan ticarete, kamu hizmetinden sivil toplum örgütlerine, hizmet kelimesini duymadan bir tartışma yapmak mümkün değildir.
Kamusal alanı ilgilendiren görevlere talip olanlar istisnasız olarak bir “hizmet aşkı” ile doludurlar. Kendi menfaatlerini düşünmeden toplum (ya da topluluk) menfaatleri uğruna çalışma yeminleri edilir. Ancak göreve geldikten sonra edilen yeminlerin pek de tutulmadığı görülür. Seçmenler büyük bir şevkle seçtikleri insanlara kısa zamanda eski şevkleri kadar büyük bir öfke duymaya başlarlar. Bir sonraki seçimde eski yeminliler gider, yerine yenileri gelir, ve her şey aynı şekilde sürüp gider. Milletvekili seçimlerinden belediye seçimlerine, futbol takımlarından derneklere, tablo hep aynıdır.
Bu sistem on yıllardır aynı şekilde süre geldiğine göre artık hatayı bireylerde değil sistemin işleyişi ve toplumun beklentilerinde aramak gerekir. Zira on yıllardır aynı şikayetleri yapan kimselerin ısrarla her seçimde yanlış insanları seçtiklerine inanmak zordur. Ya toplumda toplumsal hizmet için “doğru insan” hiç yoktur, ya toplumun seçim yaparken dikkate aldığı kriterler yanlıştir, ya da sistemin bazı nitelikleri kısa vadede doğru, fakat uzun vadede yanlış olan tercihlerin önünü açmaktadır.
Bu konuda en iyi örnek seçmenlerin hem ulusal seviyede, hem de yerel seviyede kamusal ortak malların yağmasına göz yumacağını vaad eden adaylara prim vermesidir. Bu noktada seçmenlerin dikkatli ve rasyonel bir analiz yapmalarında yarar vardır. Hukuk düzeninde zenginlerin malını koruduğu, fakirlerin ise kaybedecek bir şeyleri olmadığı, bu nedenle de hukuk düzenini korumayı vaad eden yöneticilerin sadece zenginlere hizmet ettiği görüşü doğru değildir. Hukuk düzeni sadece kişilerin mallarını birbirlerine karşı korumakla kalmaz, ortak malları da bireylerin yağmasından korur. Ortak mallar ise fakirler için daha önemlidir, zira onların hayat standartlarını yükseltmek için sırtlarını dayayacakları şahsi bir servetleri yoktur. Hayat standartlarını yükseltmek için kollektif emeğin katma değerini kullanacaklardır. Hukuk düzeninin çalışmadığı yerlerde toplumun ortak malları yağma edilir. Bu yağma da herkesin gücü oranında yapılır. Fakirler çeyrek dönüm arazi üzerine bir gecekondu inşa edebilirken toplumun önde gelenleri bankalardan yüz milyonlarca dolarlık usulsüz kredi alabilir veya büyük devlet ihalelerinden on milyonlarca dolar rüşvet alabilir. Sonuçta yasal serveti büyük olanlar ve yasal konumu yüksek olanlar yağmadan da yüksek pay alırlar. Bu nedenle de ortak malların yağmalanması fakirlere daha fazla zarar verir. Son yıllarda yaşadığımız tecrübeler de bu yöndedir.
Kamusal görevler için doğrı kişilerin nasıl seçilmesi gerektiği hiç şüphesiz çok derin bir araştırma konusudur. Siyaset sanatı son birkaç bin yıldır sürekli bu konu üzerinde çalışmaktadır. Bu kadar büyük bir konuyu bütünsel olarak ele almak bu yazımızın çerçevesini aşar – ancak konu ile ilgili en önemli olduğunu düşündüğümüz noktalardan birine odaklanabiliriz: “hizmet” kavramı.
Hizmet kavramı kamusal alan yönetiminin ayrılmaz bir parçasıdır. Hangi toplumsal örgütlenme sistemi seçilirse seçilsin bazı kişiler toplumun ortak mallarının ve ortak çabalarının yönetimini yapmak zorundadır. Bu kişilerin yaptığı iş için genelde “toplumsal hizmet” ifadesi kullanılır.
Ancak hizmet kelimesinin genel anlamı ile kamusal görevler çerçevesindeki anlamı arasında önemli bir fark olduğu hemen göze çarpacaktır. Genel anlamda hizmet, bir kişinin başka bir kişinin istediği bir işi yapmasıdır. Kölelik kurumunun olmadığı toplumlarda başka bir kimsenin istediği işi yapan bir kimse karşılığında ücret alır. Yani hizmet bir değiş tokuş işleminden ibarettir – emeğe karşılık ücret. Bu doğrultuda, hizmet iki yanlı, simetrik bir kavramdır.
Hizmet kelimesinin kamusal alanın yönetimi ile ilgili kullanımında ise genel anlamından ciddi bir uzaklaşma söz konusudur. Demokratik ortamlarda toplumsal hizmete talip olanlar bunu neden menfaat için değil büyük bir aşk ile yaptıklarını dile getirmek zorundadırlar. Hizmet kelimesi iki taraflı, ticari anlamından çıkarak karşılıksız bir fedakarlık anlamına bürünmektedir. Bir alış veriş yerine sadece bir veriş halini almaktadır.
Elbette ki bu yeni anlam söylem dünyasında kalmakta, eylem dünyasına erişememektedir. İnsan doğası göz önüne alındığında bu durum çok doğaldır. Toplum içinde herkes kendi menfaatleri yönünde çaba gösterirken ortak alanı yönetmeye talip olanların neden doğal insani özelliklerinden sıyrılmaları gerektiği iddiası zaten inandırıcı değildir.
Türk toplumu son yıllardaki çeşiti acı tecrübelerden sonra kamu hizmeti ile ilgili yanlış anlamalarından sıyrılmaya başlamıştır. Pozitif “hizmet” kavramına karşı negatif “popülizm” kavramı ortaya çıkmıştır. Yani toplum sadece fedakar toplum görevlileri yerine, fedakar ama popülist olmayan toplum görevlileri istemeye başlamıştır. Ancak popülizm kelimesinin kaynağına indiğimizde ilginç bir durumla karşı karşıya kalırız: popülizm “halkçılık” demektir. Halkçılık anlamında bir kelime neden negatif bir anlam kazanmıştır?
Seçmenler muhtemelen halkı rakiplerinden çok daha fazla sevdiğini, rakiplerinden çok daha fazla fedakar olduğunu iddia eden adayları seçmenin pratikte zararlı olduğunu deneme yanılma metodu ile bulmuşlardır. Bu nedenle de fedakarlık ve toplum sevgisi edebiyatının getirisi azalmaktadır.
Ancak toplum hizmetinin fedakarlık ve toplum sevgisi edebiyatı ile ilgisi olmadığını idrak etmek doğru bir ilk adım olmakla birlikte yeterli değildir. Yanlışı tespit etmenin ardından doğruyu bulmak gerekir. Toplum hizmeti konusunda doğru nedir?
Toplum hizmeti konusunda en önemli nokta toplum hizmetinin diğer hizmetlerden farklı olmadığını kavramaktır. Nasıl ki her birey herhangi bir hizmeti satın alırken bir fayda maliyet analizi yapıyorsa toplum da yöneticilerinden hizmetlerini alırken ayni fayda maliyet analizini yapmalıdır. En etkileyici satıcı her zaman en iyi malı satmaz. En iyi tercih en ucuz tercih olmayabilir.
Kamu görevi yapanların seçimi bir güzellik yarışması değil bir ticari faaliyet olarak ele alınmalıdır. Kamu görevinde esas olan toplumun ortak mallarının iyi yönetimidir. Kamu görevi yapılırken kamı görevlisinden topluma yönelik tek taraflı bir veriş değil toplumun bir iş alıp karşılığında ücretini ödediği bir alış veriş söz konusudur. Nasıl ki bireyler bütçelerinin yettiği en iyi doktor ya da en iyi tamirciyi arıyorlarsa toplum da bir bütün olarak bütçesinin yettiği en iyi yöneticiyi aramalıdır.
Bu noktada güzel bir Nasreddin Hoca fıkrasını anımsamakta yarar vardır. Bir gün Hoca’nın evine hırsız girer ve ne var ne yoksa alır götürür. Durumu komşularına anlatan Hoca üzüntüsünü paylaşmalarını beklerken bir sürü soru ve eleştiri ile karşılaşır: “pencereye kilit taksaydın”, “evden ayrılırken geride birini bıraksaydın”, “değerli eşyalarını evde tutmasaydın” gibi. Bir noktada artık dayanamayan Hoca, “Bre komşular, hepsi tamam da, hırsızın hiç mi kabahati yok” der.
Türk toplumun da bu şekilde bir özeleştiri yapmaya şiddetle ihtiyacı vardır. Yıllardır siyasetçilerden şikayet eden toplum onları daima kendinin seçtiğini unutmaktadır. Toplum ne zaman her yöreye gittiğinde “başkalarından alıp size vereceğim” diyen ya da toplumun ortak mallarını bireysel yağmaya açmayı vaad eden siyasetçilere prim vermekten vaz geçerse o zaman daha iyi bir yönetimi kavuşacaktır. Bütün toplumsal sorunların nedenini toplumun dışında aramaya artık bir son vermemiz gerekmektedir: “hain dış mihraklar”, “sahtekar politikacılar”, “açgözlü işadamları” edebiyatı yapmaktansa kamusal alanın yönetimi ile ilgili tercihlerimizi sorgulamalıyız. Sürekli başkalarına parmak uzatmak yerine herkes payına düşen sorumluluğu üstlenmelidir. Bu yolda atılabilecek yararlı bir ilk adım da kamu görevlilerini seçerken en çok hizmeti vereceğini iddia edenleri değil en iyi yöneticileri tercih etmek olabilir.

0 Comments:
Post a Comment
<< Home