Saturday, December 14, 2002

Orta Asya

***

Kasım 2002'de ilk defa Kazakistan ve Özbekistan'a gittim. Hayatımın en etkileyici gezilerinden biriydi.

Seyahatime Kazakistan'dan başladım. Türkiye'den Orta Asya'ya olan uçuşlar gece saatlerinde oluyor. Istanbul'dan saat 18:00 gibi havalanıp saat 03:00'da Almatı'ya indik.

Sovyet döneminde Alma-Ata olarak bilinen şehir bağımsızlıktan beri Almatı olarak anılıyor. Sabaha karşı otele geldiğimde yatağımın üzerinde büyük bir elma buldum. Elma isimli şehrinde bu şekilde karşılanmak beni çok duygulandırdı.

Almatı Doğu Avrupa şehirlerinin komünizmden hemen sonraki haline benziyor. Eski dönemlerde büyük bir imar hamlesi yaşamış, ancak binalar yirmi yılı aşkın bir süre oldukça bakımsız kalmış. Bağımsızlıktan sonraki dönemde petrol ihracatının artması ile yeni bir imar hamlesi başlamış durumda.

Petrol gelirleri Orta Asya çapında hızlı bir ekonomik gelişme yaratıyor. Sovyet döneminde komünist ekonomilerde petrol fiyatları dünya fiyatlarına endekslenmemiş ve düşük tutulmuş. Bu da zaman içinde Orta Asya ülkelerinden sanayi ağırlıklı diğer komünist ülkelere ciddi bir kaynak transferine yol açmış. Bağımsızlık sonrası petrol fiyatları dünya fiyatlarına endekslenince petrol gelirlerinde büyük artış görülmüş.

Orta Asya ülkeleri arasında en hızlı gelişme Kazakistan'da görülüyor. Bunda petrol ihracatı kadar ülkede uygulanan liberal ekonomi politikalarının da katkısı var. Düşük vergiler, düşük gümrük duvarları ve sınırlı bürokratik müdahale sayesinde girişimciler için ideal bir ortam sağlanmış.

Kazakistan'daki ekonomik ve ticari rejimi bir çeşit "devlet kapitalizmi" olarak tanımlamak mümkün. Hukuki zeminde serbest piyasa ekonomisinin ilkeleri geçerli, ancak yüksek düzeyli devlet görevlileri ve yakınlarının ticari hayatta önemli rolleri var.

Kazakistan kültürel açıdan Rus, yerli ve batı kültürlerinin bir birleşimi. Kazakların gerçekten çok acıklı bir tarihi var. Stalin döneminde göçebelikten yerleşik yaşama zorlanan milyonlarca Kazak'ın yarısına yakını fazlası yerleşik hayata geçiş sonrası ekonomik dengelerin bozulması ve hayvancılık sektörünün çökmesi üzerine açlık ve hastalıktan ölmüş. Sonraki dönemde eğitime büyük önem verilmesi sayesinde nitelikli bir insan gücü yaratılmış.

Kazakistan'da nufusun yüzde 45'ini Kazaklar, yüzde 40'ını ise Ruslar oluşturuyor. Bağımsızlıktan önce Rusların oranı yüzde 60 iken Rusya'ya göçler nedeni ile yüzde 40'a inmiş durumda. Ruslar genelde profesyonel sınıfı oluşturuyor. Rusların ayrılması ile boşalan yeri yavaş yavaş yabancılar doldurmakta. Serbest yatırım ve ticaret ortamı sayesinde başta Türkiye olmak üzere dünyanın pek çok ülkesinden girişimci, tüccar, mühendis ve işçiler Kazakistan'da çalışıyor.

Kazakistan’da resmi dil Kazakça olmakla birlikte şehirlerde ve iş dünyasında hakim dil Rusça. Rusça bilmeden Kazakistan'’a iş yapmak oldukça zor.

Kazakça aslında Türkçe’ye oldukça benzemekle birlikte farklı alfabe ve telaffuzdan dolayı benzerlikleri fark etmek biraz zaman alabiliyor. Dildeki sözcük dağarcığı Türkçe’ye yakın, ancak Türkçe ile karşılaştırıldığında Rusça ve Farsça kökenli sözcükler fazla ve Arapça kökenli sözcükler az. Dilin ritmi ve vurguları Türkçe’den oldukça farklı olduğu için kulak yavaş yavaş alışıyor ancak. Bir de ilginç ses kaymaları var: y yerine j, ş yerine s gibi.

Kazak halkı 1920’lerde kendi iradesiyle Latin alfabesine geçmiş, ancak Sovyetler Birliği’nde 2. Dünya Savaşı sonrasında uygulanan standartlaştırma politikası çerçevesinde kiril alfabesine geçmeye zorlanmış. Nufusun yarıya yakını Rus olduğu için bağımsızlıktan sonra diğer Orta Asya ülkelerinin aksine Latin alfabesine dönülmemiş.

Kazakistan'dan sonra Özbekistan'a geçtim. Özbekistan'a vardığımda adeta eve geldiğimi hissettim. Çeşitli kültürlerin bir karışımı olan Kazakistan'a kıyasla Özbekistan Türkiye'ye çok daha benzeyen bir ülke. Özellikle de Erzurum, Sivas, Konya, Kayseri gibi Selçuklu devletinin etkilerinin yoğun olduğu yörelerle Özbekistan arasında önemli benzerlikler var.

Özbekistan Kazakistan'dan daha az varlıklı bir ülke. Petrol, gaz ve altın kaynakları varsa da ihracatın milli gelire oranı çok daha düşük. Ayrıca Özbekistan komunizmden kapitalizme geçme konusunda daha az mesafe katetmiş bir ülke. Devletin tarım, enerji, madencilik ve finans başta olmak üzere ekonominin pek çok sektörü üzerinde mutlak hakimiyeti var.

Özbekistan ile Kazakistan arasındaki en önemli fark tarihten gelen toplum yapısı. Kazaklar komünist devrim öncesinde göçebe bir toplum oldukları için çok köklü bir çoğulculuk geleneği var. Özbekler ise her zaman şehir odaklı, merkeziyetçi bir tarım toplumu olmuşlar. İki kültür arasındaki farkı çok güzel özetleyen bir deyiş işittim: “Ne kadar Kazak bir araya toplanırsa toplansın hepsi bir ağızdan konuşur. Ama ne kadar Özbek toplanırsa toplansın sadece bir kişi konuşur”.

Çoğulcu kültürü nedeniyle Kazakistan’ın komünizmden kapitalizme geçişi daha kolay olmuş. Demokrasi olmasa da liberal bir rejim yerleşmiş durumda. Özbekistan’da ise mevcut durum komünist dönemden çok farklı değil.

Özbekistan temelde bir tarım ülkesi. Sovyetler Birliği döneminde tarım sektörüne önemli yatırımlar yapılmış ve Özbekistan Dünya’nın en büyük pamuk üreticilerinden biri haline gelmiş. Özbek pamuk tarlalarını sulamak için de Aral gölüne dökülen meşhur Amuderya ve Siriderya nehirlerinin suları kullanılmış. Aral gölünün hemen hemen tamamen kurumuş olmasının nedeni bu.

Özbekistan’ın başkenti Taşkent uzun yıllar bütün Orta Asya’nın merkezi olmuş. Bugün bu niteliğini yavaş yavaş kaybetmekte olsa da hala çok önemli bir şehir.

Taşkent esasen bir Rus koloni dönemi şehri. Rus işgali öncesinde de uzun bir tarihi olmasına rağmen büyük bir şehir haline gelmesi Rus döneminde olmuş. Sovyet döneminin sonlarında da Sovyetler Birliği'nin en büyük dördüncü şehri haline gelmiş. Şehirde irili ufaklı çok güzel yapılar var. Bir zamanlar Orta Asya'nın Paris'i olarak anılırmış. Şehirde oldukça uzun üç hatta sahip bir metro var. Ana yollar da Moskova gibi oldukça geniş.

Orta Asya’nın turistik öneme sahip şehirleri genelde Özbekistan’da. Eski Timur imparatorluğunun merkezi Semerkand ile Islam kültürünün en önemli merkezlerinden biri olan Buhara Taşkent’in batısında, Özbekistan sınırları içinde. Buna Kokand ve Hive gibi önemli orta çağ şehirleri de eklenebilir.

Orta Asya Cumhuriyetlerinde dolaşmak insanı sosyoloji konusunda düşünmeye itiyor ve Türkiye ile bazı karşılaştırmalar yapma imkanı veriyor.

Orta Asya’da laiklik ve kurumlaşma konusundaki adımlar komunistler devrim tarafından da Atatürk devrimine benzer şekilde atılmış. Afganistan'daki orta çağdan kalma yaşam standartları ile komşuları Özbekistan, Kırgızistan ve Tacikistan'daki durum karşılaştırıldığında (yüksek petrol ve gaz girdileri nedeniyle Kazakistan değerlendirme dışı bırakılabilir) laikliğin ekonomik ve sosyal gelişmişlik üzerindeki olumlu etkileri hemen ortaya çıkıyor. Ancak laikliğin kalıcı olarak yerleşebilmesi için demokratikleşmenin şart olduğu görülüyor. Zira demokratik bir tartışma ortamından yoksun ülkelerde muhalefet dini zemine sınırlı kalıyor.

Atatürk devriminin Türkiye'de hukuk düzeni konusunda katettiği mesafenin öneminin de altını çizmek gerekiyor. Zira kurumlaşma konusunda atılan adımların süreklilik kazanması için hukukun üstünlüğü ilkesinin yerleşmesinin şart olduğu gözleniyor. Aksi halde kısa bir dönem içinde siyasi güç elde edenler kamusal katma değeri kendi ellerine geçirmeye çalışabiliyorlar.

İnsan hakları ve demokrasi konusunda da Türkiye'nin ne kadar fazla yol katettiği de açıkça görülebiliyor. Altmış yıla yakın bir demokrasi tecrübesi sonrası Türkiye'de pek çok evrensel kavram oldukça sağlam bir şekilde yerleşmiş durumda. Orta Asya devletlerinde ise rejimin geleceği devlet başkanının şahsına odaklı.

Laiklik, kurumlaşma, hukuk düzeni, insan hakları ve demokrasi konularına ek olarak bir konunun ülkelerin yaşam standartlarında belirleyici bir rol oynadığı görülüyor: girişimcilik. Atatürk devriminin Türkiye'ye getirdiği en önemli kazanım hukuk devleti ise ikincisi de girişimcilik olmalı. Gerek Kazakistan gibi doğal kaynaklar zengini, gerekse Kırgızistan gibi doğal kaynaklar fakiri ülkelerden açıkça görülüyor ki zenginlik seviyesinden bağımsız olarak liberal ekonomi kalkınma hızını ciddi oranda artırabiliyor.

Fakat Türkiye’nin tüm kazanımlarına rağmen Orta Asya ülkelerine “ağabeylik” etmesi oldukça zor görünmekte. Başta Kazakistan olmak üzere tüm Orta Asya ülkelerinin Rusya ile çok sıkı ekonomik ve siyasi ilişkileri var. Ayrıca bu ülkeler Dünya ekonomisine hızla entegre olmakta. Bu noktada Türkiye’nin Avrupa Birliğ üyeliğinin önemi bir kez daha ortaya çıkıyor: AB üyesi olan bir Türkiye’nin bölgedeki kredibilitesinin çok artacağı açık. Nasıl ki Ispanya’nın Latin Amerika’da, özellikle ticari alanda, oynadığı rol Ispanya’nın AB üyeliğinden sonra arttıysa Türkiye’nin Orta Asya ülkelerinde oynayacağı rol de Türkiye’nin AB üyeliğine paralel olarak artacaktır.

Sonuç olarak seyahate meraklı olan vatandaşlarımıza Orta Asya’ya gitmelerini öneririm. Turistik yerleri ziyaretten sosyolojik gözlemler yapmaya, neşeli ve misafirperver bir insan kitlesi ile vakit geçirmekten Türk kültürünün diğer ucunu görüp inceleme olanağına kadar Orta Asya’nın insana sunacağı çok şey var.

0 Comments:

Post a Comment

<< Home