Wednesday, November 27, 2002

Annan Planı, Kıbrıs ve Türkiye

***

Birleşmiş Milletler Kıbrıs'ta kırk yıl boşa kürek çektikten sonra 2002 sonbaharında ilk kez adadaki Türk ve Rum taraflarının görüşlerini dengeli olarak yansıtan bir barış planı ortaya koymayı başarmıştır. Genel Sekreter Kofi Annan tarafından sunulan planın her iki tarafın "olmazsa olmaz" koşullarını yerine getirdiği söylenemezse de, son kırk yılda ortaya atılan çeşitli çözüm önerilerinin en gerçekçisi olduğu görülmektedir.

Planın açıklanmasının ardından Kıbrıs Rum tarafı ciddi iç çekişmelere rağmen çok yaklaşan Avrupa Birliği'ne tam üye olma hedefi doğrultusunda planı bir müzakere zemini olarak kabul ettiğini açıklamıştır. Türk tarafı ise plan üzerindeki incelemelerini sürdürmektedir.

Plan ayrıntılı olarak incelendiğinde dikkat çeken en önemli nokta Türkiye kamuoyunda bugünlerde hararetle tartışılmakta olan noktaların planın ve genelde Kıbrıs sorununun en kilit noktaları olmamasıdır. Ülkemizin uzun vadeli çıkarları açısından kamuoyundaki tartışmaların bilgiye dayalı, duygusallıktan uzak, tarihi gerçeklere uygun ve konunun en hayati yönlerine odaklı olarak yapılmasında büyük yarar vardır.

Tartışmayı bilgiye dayalı hale getirmenin ilk adımı Kıbrıs'taki Türk tezinin çıkış noktasını gözden geçirmek olmalıdır. 1950'lerden beri Türkiye ve Kıbrıs Türk halklarının Kıbrıs sorunundaki öncelikleri bir temel amaç ve bir temel araçtan oluşmuştur. Temel amaç adada hukukun üstünlüğü ve Kıbrıs Türk halkının temel insan hak ve özgürlüklerinin teminat altına alınmasıdır. Bu amaca yönelik temel araç da Kıbrıs Türk halkının egemenlik haklarının üniter bir devlet yerine federal ya da konfederal bir çözümle teminat altına alınmasıdır. Bu noktada kamuoyu önündeki tartışmalarda sıkça gözlenen bir yanlışı düzeltmek gerekir: toprak paylaşımı hiç bir zaman Kıbrıs'taki Türk tezinin kilit unsurlarından biri olmamıştır.

Tartışmayı bilgiye dayalı hale getirirken duygusal yaklaşımlardan uzaklaşmak da gerekecektir. Toprak paylaşımının Kıbrıs'taki Türk tezinin kilit unsurlarından biri olmamasına ek olarak adadaki Türk bölgesinin "her karışının şehit kanlarıyla sulanmış" olduğu iddiası doğru değildir. 1974 yılında verilen şehitlerin çoğu adanın yüzde 38'inin ele geçirildiği ikinci harekat sırasında değil sadece Girne-Lefkoşa arasında bir koridorun açıldığı birinci harekat sırasında verilmiştir. İkinci harekat, birinci harekat sonunda ele geçirilen bölgenin askeri açıdan rahat savunulamaz bir büyüklükte olmasından kaynaklanan bir stratejik manevradır. Fakat tamamen dağılan Kıbrıs Rum kuvvetlerinin Türk ordusuna hiç bir direniş gösterememesi sonucunda öngörülenden çok daha geniş bir bölge ele geçirilmiştir. Önceden planlanmadan ele geçirilen bu bölge, anlaşma masasında bir pazarlık kozu olarak kullanılmak istendiğinden ikinci harekatın hemen ardından Türk tarafının siyasi tezlerine uygun bir büyüklüğe indirilmemiştir . Sorunun çözümü ertelendikçe bu taktiksel firsatçılık fazladan alınan topraklara yerleşenler tarafından istismar edilmeye başlanmış, toprak konusu Kıbrıs'taki temel tezlerimizin önüne geçmeye başlamıştır.

Tartışmayı toprak paylaşımı ekseninden hukukun üstünlüğü, insan hakları ve egemenlik eksenine çektikten sonra Türk tezinin somut parametrelerini gözden geçirebiliriz:
1. Adada 1960'ta kurulan üniter devlet altında yaşanan acı tecrübelerden dolayı ayrı bir Türk federe devleti var olmalıdır
2. Kıbrıs Türk devletinin temel egemenlik hakları teminat altına alınmalıdır
3. Adada Türk halkına Rum halkından ayrı bir homojen yaşam alanı sağlanmalıdır
4. Türk halkına ayrılan homojen yaşam alanına Rum göçmenlerin dönmelerine engel olunmalıdır
5. Türk vatandaşları adada her konuda Yunan vatandaşları ile eşit haklara sahip olmalıdırlar
6. Adaya 1974'ten sonra yerleşen ve Kıbrıs Türk vatandaşlığına kabul edilen Türkiye'li göçmenlerin vatandaşlık hakları ellerinden alınmamalıdır
7. Adanın Türkiye için stratejik tehdit oluşturabilecek şekilde kullanılmasına imkan verilmemelidir

Annan planının ortaya koyduğu genel çerçeve Türk tarafının önceliği olan hukukun üstünlüğü, insan hakları ve egemenlik konularında Türk tezleri ile uyumludur. Planda ortak devletin sorumluluk alanının darlığı ve Kıbrıs Türk halkının bütün devlet erklerinde eşit ortak olarak temsili esasen yıllardır savunulan tezlerimizi büyük ölçüde yansıtmaktadır.

Toprak konusunda çeşitli çevrelerden gelen ölçüsüz tepkilerin aksine, Türk tarafına sunulan öneri oldukça adildir. Hatta ortada bir adaletsizlik varsa bunun Türk tarafı alehine değil lehine olduğu söylenebilir. Ada nüfusunun yüzde 20 ila 25'ini oluşturan Türk toplumuna yüzde 29 toprak verilmesine hangi gerekçeyle itiraz edildiğini anlamak zordur. Türk tarafına verilen toprakların değerinin sadece tarımsal kriterler göz önüne alınarak ölçülmesi de Türk tezlerinin özüne son derece aykırıdır.

Planda Türk tarafı için sorun yaratacak esas noktalar detaylarda gizlidir. Birinci olarak, adada Türk ve Yunan vatandaşlarının tamamen aynı haklara sahip olmaları "Avrupa Birliği hukuku" ile sınırlandırılmaktadır. Yunanistan AB üyesi olduğu, Türkiye de olmadığına göre "AB hukuku ile sınırlı" bir eşitliğin esasen bir eşitsizlik olduğu çok nettir. Yunan vatandaşlarının Kıbrıs'ta AB hukukuna dayanarak Türk vatandaşlarının sahip olmadığı sınırsız seyahat, yerleşme ve mal edinme haklarına sahip olmaları adada Enosis'in (Yunanistan ile birleşme) fiilen gerçekleştirilmesi demektir.

İkinci olarak, planın toprak ile ilgili bölümünün temel felsefesi 1974'te göçmen durumuna düşmüş kişilere eski topraklarına koşulsuz dönüş hakkını içermekte, dönüş yerine tazminat alma seçeneği bireylerin kararına bırakılmaktadır. Eğer bütün Kıbrıs'lı Rum seçmenler terk ettikleri topraklara dönmeyi seçerlerse egemen bir Kıbrıs Türk bölgesinin varlığı tehlikeye düşecektir.

Üçüncü olarak da anlaşmanın yürürlük maddeleri Türkiye'nin AB'ye katılım sürecinden tamamen bağımsız olarak ele alınmaktadır. Eğer adada tek bir devlet olacaksa, Kıbrıs Türk halkının en sağlam teminatı hem kendisinin hem de Türkiye'nin AB çatısı altında olmasıdır. Adanın AB içinde, Türkiye'nin ise AB dışında olduğu senaryolarda Türkiye'nin garantör ülke olmaktan doğan haklarını ne derece kullanabileceği şüphelidir.

Bu durumda, planın toprak ve egemenlik gibi aslında bizim için avantajlı olan maddelerine anlamsız itirazlar yağdırmak yerine tezimiz açısından hayati önem taşıyan detayların iyileştirilmesine odaklanılmasında büyük yarar vardır. Annan planında Türk tarafının ısrar etmesi gereken değişiklikler şunlardır:
1. Anlaşmanın yürürlük tarihinin imza tarihi değil Türkiye'nin AB ile katılım müzakerelerine başlama tarihi olması
2. Adadaki geçiş döneminin on veya yirmi yıl gibi sabit süreler sonunda değil Türkiye'nin AB'ye tam üye olması ile tamamlanması
3. Kıbrıs vatandaşı olmayan Türk ve Yunan vatandaşlarının adadaki haklarının AB hukuku ile sınırlı olarak değil en ince detaya kadar eşit statüde tanımlanması
4. Kıbrıs Türk devletine, kedilerine verilen tazminatı kabul etmeyip Türk bölgesine yerleşmek isteyen Rum göçmen sayısına Türkiye AB üyesi olana kadar bir mutlak üst sınır koyma hakkı verilmesi
5. 2002 yılına kadar KKTC vatandaşlığı kazanmış tüm bireylerin kazanılmış haklarının korunması

Bu noktalarda arzu ettiğimiz sonuçların alıması için Annan planının Türk tarafına sunduğu koşullardan bazı tavizler verilebilir. Örneğin:
1. Dönüşümlü başkanlık yerine ortak devletin başkanının Rumlar, yardımcısının ise Türkler arasından seçilmesi
2. Türk bölgesinin büyüklüğünün adanın yüzde 29'undan yüzde 22-23'üne kadar indirilmesi ve gerekirse Karpaz yarımadasının tamamı ve Güzelyurt bölgesinin daha büyük bir bölümünden vazgeçilmesi
3. Türkiye'nin AB üyesi olmasından sonra adadaki ortak devletin sorumluluk alanının ciddi oranda artırılması
4. Türk toplumunun ortak devlet organlarının bazılarındaki (yargı organları hariç) payının yüzde 50'den yüzde 30'a indirilmesi

Bütün eksiklerine rağmen Annan planı Kıbrıs müzakereleri için ilginç bir aşamayı ifade etmektedir. Birleşmiş Milletler'den bugüne kadar çıkmış olan karar ve öneriler içinde Türk tezlerine en yakın olanı şüphesiz Annan planıdır. Bu noktada Türkiye ve KKTC'nin yapması gereken plana duygusal itirazlar yerine Türk tezleri açısından en hayati noktalarda yapıcı eleştiriler getirmektir.

58.hükümetin Kıbrıs sorunu, AGSP ve Türkiye'nin AB üyeliğinin ayrılmaz bir bütün olduğu tezi isabetlidir. Bu yaklaşım sadece bir pazarlık unsuru olarak takdim edilmemelidir. Esasen Türkiye, Yunanistan ve Kıbrıs'ın hepsinin AB üyesi oldukları senaryoda Türk tezinin dayandığı güvenlik endişeleri ortadan otomatikman kalkmaktadır. Yani Türkiye'nin AB üyesi olması, adada Rum tezine verilecek tavizlerin pek çoğunu taviz olmaktan çıkartmaktadır.

Bu noktada Annan planını müzakere zemini olarak kabul etmek, ama temel itirazları da eş zamanlı olarak ifade etmekte yarar vardır. Ancak bu noktaya varılabilmesi için Türk kamuoyundaki tartışmanın konunun özüne odaklanması gerekmektedir.

Kıbrıs müzakerelerinde görev alan tüm siyasetçi ve bürokratlarımıza önümüzdeki çetin dönemde başarılar dileriz.

0 Comments:

Post a Comment

<< Home