Türkiye ile ABD Arasındaki Stratejik Ortaklık
***
Irak savaşının başlamasının ardından çeşitli basın organları ve siyasi çevrelerde Türk-Amerikan stratejik ortaklığının sona erdiği yönünde yorumlar yapılmaktadır. Bu konuda aceleci çıkarımlara girişmeden önce bütün verilerin dikkatli ve soğukkanlı bir şekilde analiz edilmesinde yarar vardır.
Türkiye ile ABD arasındaki bir stratejik ortaklığın sona ermesinin hayati bir ön şartı vardır: böyle bir stratejik ortaklığın var olması. Son yıllarda Türkiye - ABD ilişkilerinde "stratejik ortaklık" kelimeleri sıkça kullanılmakla birlikte bu kullanımın doğru olup olmadığının sorgulanmasında yarar vardır. Zira Dünya'daki başka stratejik ortaklık örnekleri incelendiğinde Türkiye - ABD ilişkilerinin bu çerçeveye pek de uymadığı kolayca görülebilir.
Stratejik ortaklık kavramını tanımlamak için Dünya'dan hangi örnekler kullanılabilir? Akla ilk gelen örnekler ABD ile İngiltere, ABD ile İsrail ve Almanya ile Fransa'dır. Bu ilişkiler ABD - Türkiye ilişkileri ile karşılaştırıldığında öncelikle stratejik ortaklığın ne olmadığı konusunda bazı çıkarımlar yapılabilir. Stratejik ortaklık:
- iki ülkenin sürekli istişareler veya müzakereler içinde olması değildir
- iki ülke arasında çok sıkı ekonomik ilişkiler olması değildir
- bir ülkenin diğer bir ülkeye askeri destek vermesi değildir
- bir ülkenin içine düştüğü siyasi veya ekonomik zorluklar nedeni ile diğer bir ülkenin yörüngesine girmesi değildir
Stratejik ortaklık, karar alma mekanizmaları birbirinden tamamen bağımsız olan iki ülkenin özgür iradeleri ile ortak çıkarlar etrafında buluşmaları ve belli konularda ortak yaklaşım belirlemeleridir. Bir stratejik ortaklık için beş önemli şart vardır:
1. Ortak değerler
2. Ortak çıkarlar
3. Bağımsızlık
4. Katma değer
5. Karşılıklı anlayış
Ortak değerler ve ortak çıkarlar konusunda Türkiye ile ABD arasında bir sorun yoktur. Zaten stratejik ortaklığın sözünün edilebiliyor olmasının temel nedeni de bu ortak değerler ve ortak çıkarlardır.
Öte yandan Türkiye'nin bir "stratejik araç" olmaktan çıkıp bir stratejik ortak olabilmesinin ön şartı Türkiye'nin gerçek anlamda bağımsız hareket etne imkanını kazanmasıdır. Bir ortaklık için iki ülkenin de "anlaşsak çok iyi olur, ama anlaşamazsak ben kendi yoluma giderim" deme imkanına sahip olması gerekir. Birlikten kuvvet doğar, ancak gerçek katma değer kuvvetli olanların birliğinden doğar.
Bu noktada "stratejik önem" ve "stratejik ortaklık" kavramları arasındaki temel çelişkinin altını çizmekte yarar vardır. Stratejik ortaklık ancak edilgen değil etken iki güç arasında olur. Stratejik önem ise tanımı itibarıyla bir edilgenlik ifade eder: bir ülkenin başka bir ülkenin stratejisini gerçekleştirmesinde imkan sağlamasıdır. O halde, stratejik ortak olabilmenin bir ön şartı da stratejik önem yerine strateji sahibi olmaktır.
Türkiye bugün maalesef güvenlik ve dış politika alanında tam bağımsız olarak hareket etme şansına sahip değildir. Bunun nedenini de düşmanların oyunları veya dış güçlerin ülkemiz üzerindeki emelleri gibi mesnetsiz komplo teorilerinde değil kendi içimizde aramamız gerekir. Türkiye son beş yıldır bir kamu finansmanı krizi yaşamaktadır. Bunun tek nedeni de Türk vatandaşları ile Türk devleti arasındaki borç / alacak ilişkisinin bir türlü istikrara kavuşamamış olmasıdır. 1957-1987 döneminde Türkiye IMF programlarına gerçekten muhtaçtı, zira yaşanan ekonomik krizler dış ticaret dengesinden kaynaklanıyordu. Bugün ise dış ticaret dengemiz gayet sağlıklı olduğu halde bir kamu finansmanı sorunu yaşıyoruz. Borçluların da, alacaklıların da ülke içinde olduğu bir finansman sorununun çözümünün neden sürekli ülke dışında arandığını anlamak gerçekten çok zordur. Eğer bugün Türk devleti kendi mali piyasalarına hakim olabilseydi IMF veya Amerikan mali yardımları için pazarlıklara girmeye ihtiyaç duymaz ve stratejik pazarlıklara avantajlı bir konumdan başlayabilirdi.
Bağımsızlığın ötesinde, stratejik ortaklık için masaya oturan iki tarafın birbirlerine sunacakları bir katma değer olmalıdır. ABD'nin elinde ihtiyacı olduğu kadar silah ve sermaye olduğuna göre, Türkiye'nin masaya başka bir fayda koyması gerekir. Bu fayda da ancak bölge üzerinde bilgi, deneyim ve beceri sahibi olan bir insan kaynağı olabilir. Hükümetlerinin yüksek dereceli görevlileri ne kadar fazla arzu ederse etsinler en kaliteli ABD'li uzmanlar vakitlerini Orta Doğu, Avrasya ve Balkanlar için politika üretmeye harcamayacaklardır. O halde, bu görev Türkler tarafından ifa edilmek durumundadır. Türkiye'nin ABD ile pazarlıkta masaya koyacağı öneriler topraklarını ve üslerini ABD ordusuna açmaktan ibaret olmamalıdır. Türkiye, ancak bölgesel yeniden yapılanma için bir vizyon geliştirdiği ve bu vizyonu uygulayacak insan gücünü yetiştirdiği noktada saygı duyulan bir stratejik ortak olabilecektir.
Son olarak da stratejik ortaklık kurulma sürecinin teknik detaylarına değinmek gerekir. İki ülkenin imkanlarını birleştirerek alacakları sonucu optimize edebilmeleri birbirlerini çok iyi anlamalarına bağlıdır. Taraflar karşı kültürün değerlerini, tarihini, edebiyatını, ekonomisini, fiziki ve psikolojik ihtiyaçlarını, beklentilerini anlamadan müzakere masasına oturulursa çıkarlar ne derece uyumlu olursa olsun sonuç ancak bir sağırlar diyaloğu olabilir. İngiltere - ABD, Fransa - Almanya ve İsrail - ABD ilişkilerinde bu karşılıklı anlayış ve diyalog, en alt seviyeden en üst seviyeye kadar kesintisiz olarak geçerlidir. Türkiye'de ise son birkaç ayda yaşanan gelişmelerden de anlaşıldığı üzere paralel bir anlayış ve diyalogdan bahsetmek çok zordur. ABD yetkililerinin Türkiye ve bölge ülkeleri konusundaki bilgi ve anlayış seviyesinin çok yüksek olmadığı öteden beri tahmin edilmekteydi. Fakat bu konuda bir eksik varsa bunu gidermek ABD kadar bize de düşmektedir. Öte yandan Türkiye'nin ABD konusundaki bilgi ve anlayış seviyesinin de sanılanın çok altında olduğu son gelişmelerle ortaya çıkmıştır.
ABD ile İngiltere, ABD ile İsrail ve Almanya ile Fransa örneklerinde saydığımız beş ön şartın hepsi mevcuttur. Bu nedenle de birer stratejik ortaklık kurulabilmiştir. Türkiye ile ABD arasında ise maalesef ön şartlardan sadece ikisi mevcuttur. ABD ile bir stratejik ortaklığımız olmadığına göre tartışmamız gereken esas konu böyle bir ortaklık kurmak isteyip istemediğimizdir. Kanaatimce bu sorunun yanıtı evet olmalıdır, çünkü hem çıkarlar örtüşmektedir, hem de iki tarafın birbirlerine sunabilecekleri katma değer vardır. Bu durumda eksiklikler görülen diğer alanlarda gerekli zaman ve enerjinin ivedilikle harcanması gerekir.
Dış politikada başarının anahtarı gerçekçiliktir. Son birkaç aydaki gelişmelerden önemli dersler çıkarmak mümkündür. Türkiye'nin dış politika alanında potansiyeline ulaşması için vakit geç değildir. Ancak hayal kurmayı ve basmakalıp ifadeleri tekrarlayarak zaman kaybetmeyi bir yana bırakıp somut hedeflere yönelik analitik adımlar atmaya başlamamız gerekmektedir.
***
Irak savaşının başlamasının ardından çeşitli basın organları ve siyasi çevrelerde Türk-Amerikan stratejik ortaklığının sona erdiği yönünde yorumlar yapılmaktadır. Bu konuda aceleci çıkarımlara girişmeden önce bütün verilerin dikkatli ve soğukkanlı bir şekilde analiz edilmesinde yarar vardır.
Türkiye ile ABD arasındaki bir stratejik ortaklığın sona ermesinin hayati bir ön şartı vardır: böyle bir stratejik ortaklığın var olması. Son yıllarda Türkiye - ABD ilişkilerinde "stratejik ortaklık" kelimeleri sıkça kullanılmakla birlikte bu kullanımın doğru olup olmadığının sorgulanmasında yarar vardır. Zira Dünya'daki başka stratejik ortaklık örnekleri incelendiğinde Türkiye - ABD ilişkilerinin bu çerçeveye pek de uymadığı kolayca görülebilir.
Stratejik ortaklık kavramını tanımlamak için Dünya'dan hangi örnekler kullanılabilir? Akla ilk gelen örnekler ABD ile İngiltere, ABD ile İsrail ve Almanya ile Fransa'dır. Bu ilişkiler ABD - Türkiye ilişkileri ile karşılaştırıldığında öncelikle stratejik ortaklığın ne olmadığı konusunda bazı çıkarımlar yapılabilir. Stratejik ortaklık:
- iki ülkenin sürekli istişareler veya müzakereler içinde olması değildir
- iki ülke arasında çok sıkı ekonomik ilişkiler olması değildir
- bir ülkenin diğer bir ülkeye askeri destek vermesi değildir
- bir ülkenin içine düştüğü siyasi veya ekonomik zorluklar nedeni ile diğer bir ülkenin yörüngesine girmesi değildir
Stratejik ortaklık, karar alma mekanizmaları birbirinden tamamen bağımsız olan iki ülkenin özgür iradeleri ile ortak çıkarlar etrafında buluşmaları ve belli konularda ortak yaklaşım belirlemeleridir. Bir stratejik ortaklık için beş önemli şart vardır:
1. Ortak değerler
2. Ortak çıkarlar
3. Bağımsızlık
4. Katma değer
5. Karşılıklı anlayış
Ortak değerler ve ortak çıkarlar konusunda Türkiye ile ABD arasında bir sorun yoktur. Zaten stratejik ortaklığın sözünün edilebiliyor olmasının temel nedeni de bu ortak değerler ve ortak çıkarlardır.
Öte yandan Türkiye'nin bir "stratejik araç" olmaktan çıkıp bir stratejik ortak olabilmesinin ön şartı Türkiye'nin gerçek anlamda bağımsız hareket etne imkanını kazanmasıdır. Bir ortaklık için iki ülkenin de "anlaşsak çok iyi olur, ama anlaşamazsak ben kendi yoluma giderim" deme imkanına sahip olması gerekir. Birlikten kuvvet doğar, ancak gerçek katma değer kuvvetli olanların birliğinden doğar.
Bu noktada "stratejik önem" ve "stratejik ortaklık" kavramları arasındaki temel çelişkinin altını çizmekte yarar vardır. Stratejik ortaklık ancak edilgen değil etken iki güç arasında olur. Stratejik önem ise tanımı itibarıyla bir edilgenlik ifade eder: bir ülkenin başka bir ülkenin stratejisini gerçekleştirmesinde imkan sağlamasıdır. O halde, stratejik ortak olabilmenin bir ön şartı da stratejik önem yerine strateji sahibi olmaktır.
Türkiye bugün maalesef güvenlik ve dış politika alanında tam bağımsız olarak hareket etme şansına sahip değildir. Bunun nedenini de düşmanların oyunları veya dış güçlerin ülkemiz üzerindeki emelleri gibi mesnetsiz komplo teorilerinde değil kendi içimizde aramamız gerekir. Türkiye son beş yıldır bir kamu finansmanı krizi yaşamaktadır. Bunun tek nedeni de Türk vatandaşları ile Türk devleti arasındaki borç / alacak ilişkisinin bir türlü istikrara kavuşamamış olmasıdır. 1957-1987 döneminde Türkiye IMF programlarına gerçekten muhtaçtı, zira yaşanan ekonomik krizler dış ticaret dengesinden kaynaklanıyordu. Bugün ise dış ticaret dengemiz gayet sağlıklı olduğu halde bir kamu finansmanı sorunu yaşıyoruz. Borçluların da, alacaklıların da ülke içinde olduğu bir finansman sorununun çözümünün neden sürekli ülke dışında arandığını anlamak gerçekten çok zordur. Eğer bugün Türk devleti kendi mali piyasalarına hakim olabilseydi IMF veya Amerikan mali yardımları için pazarlıklara girmeye ihtiyaç duymaz ve stratejik pazarlıklara avantajlı bir konumdan başlayabilirdi.
Bağımsızlığın ötesinde, stratejik ortaklık için masaya oturan iki tarafın birbirlerine sunacakları bir katma değer olmalıdır. ABD'nin elinde ihtiyacı olduğu kadar silah ve sermaye olduğuna göre, Türkiye'nin masaya başka bir fayda koyması gerekir. Bu fayda da ancak bölge üzerinde bilgi, deneyim ve beceri sahibi olan bir insan kaynağı olabilir. Hükümetlerinin yüksek dereceli görevlileri ne kadar fazla arzu ederse etsinler en kaliteli ABD'li uzmanlar vakitlerini Orta Doğu, Avrasya ve Balkanlar için politika üretmeye harcamayacaklardır. O halde, bu görev Türkler tarafından ifa edilmek durumundadır. Türkiye'nin ABD ile pazarlıkta masaya koyacağı öneriler topraklarını ve üslerini ABD ordusuna açmaktan ibaret olmamalıdır. Türkiye, ancak bölgesel yeniden yapılanma için bir vizyon geliştirdiği ve bu vizyonu uygulayacak insan gücünü yetiştirdiği noktada saygı duyulan bir stratejik ortak olabilecektir.
Son olarak da stratejik ortaklık kurulma sürecinin teknik detaylarına değinmek gerekir. İki ülkenin imkanlarını birleştirerek alacakları sonucu optimize edebilmeleri birbirlerini çok iyi anlamalarına bağlıdır. Taraflar karşı kültürün değerlerini, tarihini, edebiyatını, ekonomisini, fiziki ve psikolojik ihtiyaçlarını, beklentilerini anlamadan müzakere masasına oturulursa çıkarlar ne derece uyumlu olursa olsun sonuç ancak bir sağırlar diyaloğu olabilir. İngiltere - ABD, Fransa - Almanya ve İsrail - ABD ilişkilerinde bu karşılıklı anlayış ve diyalog, en alt seviyeden en üst seviyeye kadar kesintisiz olarak geçerlidir. Türkiye'de ise son birkaç ayda yaşanan gelişmelerden de anlaşıldığı üzere paralel bir anlayış ve diyalogdan bahsetmek çok zordur. ABD yetkililerinin Türkiye ve bölge ülkeleri konusundaki bilgi ve anlayış seviyesinin çok yüksek olmadığı öteden beri tahmin edilmekteydi. Fakat bu konuda bir eksik varsa bunu gidermek ABD kadar bize de düşmektedir. Öte yandan Türkiye'nin ABD konusundaki bilgi ve anlayış seviyesinin de sanılanın çok altında olduğu son gelişmelerle ortaya çıkmıştır.
ABD ile İngiltere, ABD ile İsrail ve Almanya ile Fransa örneklerinde saydığımız beş ön şartın hepsi mevcuttur. Bu nedenle de birer stratejik ortaklık kurulabilmiştir. Türkiye ile ABD arasında ise maalesef ön şartlardan sadece ikisi mevcuttur. ABD ile bir stratejik ortaklığımız olmadığına göre tartışmamız gereken esas konu böyle bir ortaklık kurmak isteyip istemediğimizdir. Kanaatimce bu sorunun yanıtı evet olmalıdır, çünkü hem çıkarlar örtüşmektedir, hem de iki tarafın birbirlerine sunabilecekleri katma değer vardır. Bu durumda eksiklikler görülen diğer alanlarda gerekli zaman ve enerjinin ivedilikle harcanması gerekir.
Dış politikada başarının anahtarı gerçekçiliktir. Son birkaç aydaki gelişmelerden önemli dersler çıkarmak mümkündür. Türkiye'nin dış politika alanında potansiyeline ulaşması için vakit geç değildir. Ancak hayal kurmayı ve basmakalıp ifadeleri tekrarlayarak zaman kaybetmeyi bir yana bırakıp somut hedeflere yönelik analitik adımlar atmaya başlamamız gerekmektedir.

0 Comments:
Post a Comment
<< Home