Friday, January 24, 2003

Irak’a Olası ABD Müdahalesi ve Uluslararası Hukuk

***

Amerika’nın olası Irak müdahalesi son günlerde kamuoyu gündeminde önemli yer tutmaktadır. Bu konudaki tartışmalar sırasında iki iddia özellikle göze çarpmaktadır. Birincisi, askeri müdahalelerin gerekçelerini uluslararası hukuktan almaları gerektiği iddiasıdır. Buna paralel olarak, şayet ABD'nin Irak'a müdahalesi Birleşmiş Milletler desteğinden yoksun kalırsa uluslararası hukuk düzeninin bozulacağı yorumu yapılmaktadır. İkinci iddia da, Türkiye’nin de Irak konusundaki kararını reelpolitik değil etik ekseninde alması gerektiğidir.

Bu iki iddiayı ortaya atanlar genellikle iddialarını herhangi bir analiz ile gerekçelendirme gereği duymamakta, ortaya koydukları iddiaları ispatlanması gereken birer önerme değil de doğruluğu kesin olarak bilinen gerçeklermiş gibi davranmaktadırlar. Böyle bir yaklaşımın yol açabileceği olası sorunlar çok net olarak ortadadır. Ciddi dış politika tartışmaları sübjektif tercihlere, şahsi kanaatlere göre değil detaylı analizler çerçevesinde yapılmalıdır. Bu yazıda işaret ettiğimiz iki konuyla ilgili analitik çıkarımlar yapmaya gayret edeceğiz.

Öncelikle ABD’nin Irak’a olası müdahalesinin meşruiyeti konusunu ele alalım. Bu konuda gündeme gelen görüşlerin uluslararası hukuk realitesini yansıttığını söylemek zordur. Zira uluslararası hukuk ile ulusal hukukun temel mantığı arasında önemli bir fark vardır. Uluslararası hukukta tüm anlaşmaların ötesinde ulusların egemenliği mutlaktır. Halbuki ulusal hukukta kişilerin özgürlükleri mutlak değildir. Örneğin, ulusal hukuk altında bir kişinin hakları ihlal edildiğinde gidip ihlal edeni dövme hakkı yoktur. Mahkemeye gitmek zorundadır. Mahkemeye gidilmemesi ancak iki tarafın da mahkemeye gitmemeyi kabul etmesi ile mümkün olur.

Uluslararası hukukta ise anlaşmazlıkların mahkemeye gitmesi ancak iki tarafın ortaklaşa rıza göstermesine bağlıdır - bir taraf mahkemeye gitmek istemez de öbür taraf isterse, mahkemeye gidilmez. Kısacası, uluslararası hukukun ülkeler arası kısmı orman kanunundan çok da farklı değildir. Uluslararası hukukun orman kanunundan farklı olan kısmı bireylerin yabancı devletlerle ilişkileri ile ilgili olan konulardır. Bir ülke vatandaşı başka bir ülkedeki haklarını, bu devletle olan ihtilafları da dahil olmak üzere, bu yabanci ülke mahkemelerinde arayabilir. Ama bireylerin (ve şirketlerin) uluslararası anlaşmazlıkları ile ilgili ilkelerle devletler arası meseleleri birbirine karıştırmamak gerekir.

Uluslararası hukuk konusunda ortaya koyduğumuz bu perpektifi desteklemek için çok basit fakat etkileyici bir anekdot verebiliriz. İngilizce eğitim veren pek çok dünya üniversitesinde uluslararası hukuk veya uluslararası ilişkilere giriş derslerinde kullanılan xx’in yy kitabının giriş cümlesi şu şekildedir: “International law is not real law”, yani “Uluslararası hukuk gerçek hukuk değildir”. Önde gelen bir uluslararası hukuk ders kitabında yazarın bu kadar net bir giriş cümlesi kullanması çarpıcıdır, ve uluslararası hukukun genel hukuktan farkı üzerine yukarıda ifade ettiğimiz görüşün önemini gösterir.

Uluslararası hukuk kurallarının genel hukuk kuralları kadar etkili (ya da kabul edilir) olmaması ile ilgili pek çok somut örnek verilebilir. Öncelikle, BM Güvenlik Konseyinin daimi üyesi olan beş ülke veto haklarını kullanarak kendileri alehine karar alınmasını bu yönde bir çoğunluk oluşmuş olsa bile engelleyebilmektedirler. Genel hukukun aksine, uluslararası hukuk önünde kağıt üzerinde dahi bütün ülkeler eşit değildir. Bunun yanı sıra Birleşmiş Milletler’in Pakistan, Hindistan, Türkiye ve Israil gibi pek çok ülke hakkında aldığı çeşitli kararlar uygulanmadığı halde herhangi bir askeri müdahale düşüncesi ortaya çıkmamıştır. Özellikle Israil - Filistin sorunu üzerinde Irak sorunundan çok daha temel bazı BM kararları vardır. Ancak ABD bu konuda BM’in Güvenlik Konseyi seviyesinde harekete geçmesini veto ettiği için bu kararlar havada kalmaktadır.

Uluslararası hukukun uygulama sahasının sınırları sadece BM için geçerli değildir. BM çerçevesi dışından da bizi ilgilendiren iki örnek verilebilir. Türkiye Ege’deki kıta sahanlığı konusunu uluslararası mahkemelerde çözümlemeyi reddetmektedir. Buna karşılık Kıbrıs konusunda da AB, Kıbrıs Cumhuriyeti'nin Türkiye üye olmadan üyeliğe kabul etmekle uluslararası anlaşmaları açık ve net şekilde ihlal etmektedir. Ancak bu konuda gidebileceğimiz bir mahkeme maalesef yoktur.

Bu çerçevede Irak konusunda çok basit bir değerlendirme yapılabilir. ABD’nin pozisyonu nettir: "Irak rejimi ABD’yi tehdit etmektedir ve gereken yapılacaktır". Bunu hukuki zeminde değerlendirmek çok zordur, zira bir ülkenin diğer bir ülkeyi tehdit edip etmediğinin objektif bir kriteri ve bir hakemlik mercii yoktur. Buna itirazı olan varsa pratikte alabileceği yegane tutum "ABD Irak'a müdahale ederse ona karşı koyarız" demektir. Kimse bu pozisyonu alamadığına göre olası bir ABD müdahalesinin önünde herhangi bir engel olduğunu söylemek zordur.

Görüldüğü üzere, ABD'nin Irak konusunda BM'nin desteğine ihtiyaç duyup duymaması bir hukuki tercih değil bir strateji ve halkla ilişkiler tercihidir. ABD'nin yapmakta olduğu hesap kısaca şudur:
1. Uluslararası kamuoyunda keyfi olarak nitelenecek bir askeri müdahale yaparsak ne kadar kamuoyu desteği kaybederiz?
2. Bu destek kaybı müttefiklerimizin tutumunu nasıl etkiler?
3. Müttefiklerimizden destek almazsak askeri harekatımızın maliyeti (sadece parasal maliyeti değil olası insan kayıplarını da göz önüne aldığımızda) ne kadar artar?

Görüldüğü gibi olayın ABD perspektifinden görüntüsü oldukça nettir. Türkiye için ise problem bu noktada başlamaktadır. ABD Irak'a müdahale için Türkiye'den izin istememektedir. Her halukarda müdahale edecektir. ABD'nin önerisi şudur: "bize yardım ederseniz daha az para ve asker kaybederiz, bunun bedelini de size öderiz; ama yardım etmezseniz de hesabını sorarız". Bu nedenle "ABD hukuka uygun hareket etmezse destek veremeyiz" görüşü etik olarak bir anlam ifade etse de pratikte verimli bir yaklaşım değildir.

Kaldı ki etik kavramının "iyi niyet" kavramı ile ilişkisi de tartışmalıdır. Örneğin, felsefi olarak etik "bir canlı türünün hayatta kalma şansını maksimize etmek için o türden bireylerin uyması gereken kurallar bütünü” ise Türkiye Cumhuriyeti yöneticileri için etik davranış Turkiye'nin menfaatlerini maksimize eden davranıştır. Türkiye ABD'ye destek vermez ve ABD müdahaleyi yaptıktan sonra dönüp "destek verseydiniz 5,000 kayıp verecektik, destek vermediğiniz için 50,000 kayıp verdik, bu nedenle de aramızdaki ikili ilişkiyi sorguluyoruz " derse tutumumuzun ne olacağını önceden düşünmekte yarar vardır?

Bu noktada Atatürk dönemi Türk dış politikasından birkaç örnek vermek yerinde olacaktır. 1919'dan 1938'e kadar Türk dış politikasının temel direği realizm olmuştur. Türkiye kazanabileceği savaşlara girmiş, kaybedeceklerinden ise kaçınmıştır. Anadolu'da Yunanlılara karşı savaşıldıktan sonra iş Boğazlarda Ingilizlere karşı askeri harekata girişmeye gelince anlamsız güç gösterileri yerine hemen müzakere masasına oturulmuştur. Halbuki Istanbul ve Boğazların işgali ile Yunanlıların Anadolu’yu işgali arasında fazlaca bir fark yoktu. Aynı şekilde, Hatay güç kullanma tehdidi kullanılarak alınırken Musul askeri ve siyasi gücümüz yetmediği için alınamamıştır. Halbuki Musul da Misak-ı Milli sınırları içinde idi.

Görüldüğü üzere ABD’nin Irak’a müdahalesi üzerine son günlerdeki tartışmalarda sıkça ortaya konan bazı görüşler analitik açıdan ele alındığında oldukça zayıf kalmaktadır. Türkiye’nin ulusal çıkarları açısından Irak konusuna gerçekçi bir şekilde yaklaşılmalı ve her türlü karar duygusal ya da sübjektif kriterlerle değil Türkiye’nin her senaryo altında ne kazanıp ne kaybedeceği net olarak hesaplandıktan sonra alınmalıdır. Uluslararası ilişkiler alanında duygusallığa ve keyfiyete yer yoktur.

0 Comments:

Post a Comment

<< Home