Thursday, June 19, 2003

Türkiye’nin Dış Politikası Üzerine Düşünceler

***

Türkiye dış politika açısından 2002 yılı sonbaharından beri oldukça zorlu günler yaşamaktadır. Kopenhag zirvesinde Avrupa Birliği ile müzakerelere başlamak için tarih almayı hedefleyen Türkiye bunu başaramamıştır. Ardından bir anlaşmaya çok yaklaşılmasına rağmen Kıbrıs sorunu çözülememiştir. Son olarak da Irak savaşı konusunda ABD ile yapılan pazarlıklar karşı tarafın stratejik öncelikleri, niyetleri, imkanları ve planları hakkında yapılan yanlış varsayımlar nedeniyle başarısızlık ile sonuçlanmıştır.

Gelinen noktada kimi çevreler AKP iktidarını hazırlıksız ve acemi olmakla suçlarken kimi çevreler de askeri ve sivil bürokrasinin hükümete gerekli desteği vermediğini iddia etmektedir. Ancak teknik hatalar bir yana, Türk dış politikasının yönü konusunda ciddi bir belirsizlik olduğu açıktır. Zira sürekli bir kararsızlık görüntüsü ve bu kadar keskin zigzagların temelde rekabet içinde olan felsefi pozisyonlar var olmadan ortaya çıkması çok zordur.

Türk dış politikasının şu anda karşı karşıya olduğu en büyük sorun vizyon belirsizliğidir. Türkiye 1980'lerde ciddi bir ekonomik transformasyon gerçekleştirerek Dünya'ya entegre olurken bu değişimin devletin kurumları ile iç ve dış siyaset sahasında gerektirdiği yeniden yapılanmayı başaramamıştır. 1990'larda komünist rejimlerin çökmesi sonrasında ortaya çıkan dünya düzeni çerçevesinde ilk başta "Adriyatik'ten Çin Seddi'ne" türü aşırı iddialı söylemler ortaya konmuş, ancak bu söylemin altı doldurulamamıştır. Sonuçta Türkiye hem Avrupa, hem Orta Doğu, hem de Avrasya'da gitgide daha edilgen bir rol oynar hale gelmiştir.

Bu noktada Türkiye Cumhuriyeti'nin genel siyasi felsefesi ve dış politikasının tarihçesine kısaca göz atmakta yarar vardır. Esasen 1923-1980 döneminde bütün eksikliklerine rağmen genelde başarılı olmuş bir strateji ve yapılanma modelinin var olduğu görülmektedir. Bu dönemde Türkiye Cumhuriyeti'nin en başarılı yanı değişen ortamlara ve dünyada ortaya çıkan trendlere başarıyla uyum sağlamayı başarmış olmasıdır. 1920'lerde liberal, 1930'larda devletçi/toplumcu, 1940'larda savaşın iki tarafına da mesafeli ancak kazanmaya yakın tarafa meyilli, 1950'lerde anti-komünist cephe içinde yer alan, 1960'larda Avrupa ile bütünleşme hedefine yönelik bir tutum alan Türkiye Cumhuriyeti devleti o günün Dünya konjontürü içinde avantajlı konumlar elde etmeyi başarmıştır. Ancak 1970'lerde ekonomik ve iç siyasi kriz, 1980'lerde ise askeri müdahaleden kaynaklanan izolasyon ve ekonomik değişimin getirdiği zorluklar nedeniyle değişen Dünya’ya adapte olamamıştır. 1990'den beri ise iç siyasetteki istikrarsızlık nedeniyle Türk siyasal sisteminin değişen iç ve dış koşullara göre yeni strateji oluşturma becerisi tehlikeli derecede azalmıştır.

Ancak yıllar içindeki bütün adaptasyonlara rağmen Türk dış politikasının temel gerçeği 1930'lu yılların realitesine göre oluşturulmuş olması ve 1945-1990 döneminin iki kutuplu dünyasına göre şekillendirilmiş olmasıdır. Dünyada son birkaç on yılda çok ciddi siyasi değişimler yaşanmıştır. Bu ciddi değişimler karşısında Türk dış politikasının ufak tefek uyarlamalarla güncel kalma şansı kalmamıştır. Bütünsel bir yeniden yapılanma zorunlu hale gelmiştir.

Dünya siyasi gündeminde son birkaç onyılda yaşanan değişimde üç temel nokta ön plana çıkmaktadır:
1. Felsefi açıdan “toplumun bütünün menfaati” diye bir muğlak kavram yerine toplumun tümünden bireye kadar irili ufaklı tüm ünitelerin tercihlerinin dengeli olarak dikkate alınması
2. Karar mekanizmalarında ekonomik refah hedefinin önceliğinin artması
3. Uluslararası hukukun etki alanının genişlemesi

Dış politika oluşturulma sürecinde bu trendlerin kapsamlı olarak anlaşılması ve Türkiye’deki gelişmeler ışığında değerlendirilmesi şarttır.

Birinci değişimin en önemli etkisi şu şekilde özetlenebilir: eskiden pek çok ülkede “milli menfaatler” bir şekilde tanımlanıp bireysel hak ve hürriyetlerin genişliği de dahil olmak üzere bütün politikalar bu menfaatlere göre belirlenirdi. Ancak milli menfaatleri tanımlamak hiç bir ülke için kolay değildir. Yanlışlar yapılması mümkündür. Öte yandan toplum içinde milli menfaatlerin ne olduğu konusunda konsensus sağlanamayabilir. Üzerinde konsensus olmayan bir milli menfaatler tanımına bağlı olarak bireylerin, grupların ve kurumların özgürlüklerinin kısıtlanması toplumda büyük gerginliklere yol açabilir. Bu tür gerginliklerin zararı da başta üzerinde durulan milli menfaatin çok üzerinde olabilir. Sonuç olarak bu muhakemeyi yapan pek çok toplumda siyasi sahada daha çoğulcu yaklaşımlar egemen olmuştur.

İkinci değişimin en önemli etkisi de pek çok ülkenim “kayıtsız şartsız”, “taviz verilmez” bazı ilkeler ekseninde yorucu tartışmalar yapmak yerine her türlü sorunu objektif olarak ve somut fayda ve zararlarını tartarak değerlendirme disiplini kazanmış olmasıdır. Ayrıca fayda ve zararların hesaplanmasında ticari parametrelerin ağırlığı gitgide artmaktadır.

Dünyadaki bu değişim Türkiye’nin siyasi, ekonomik ve sosyal yapısındaki önemli değişikliklerle eş zamanlı olarak yaşanmıştır. 1923-1980 döneminde Türk siyasetinin hemen tüm unsurları gibi Türk dış politikası tamamiyle devlet merkezli bir yapıya sahip olmuştur. Türkiye’nin ekonomik gerçekleri itibarıyla bu çok olağan bir durumdur. 1980'den itibaren ise yaşanan ekonomik değişim ile özel sektörün sistem içindeki rolü sürekli artmış, Türkiye’de klasik anlamda bir “burjuvazi” oluşmaya başlamıştır. Ayrıca, güçlenen burjuvazi Dünya ekonomisine gitgide daha fazla entegre olmuştur. Bu durum Türkiye için çok ciddi bir risk faktörü oluşturmaktadır. Zira Dünya’da sistem değişirken Türkiye’de değişmemesi Türkiye ile Dünya arasında algılama farklılıklarına ve iletişim bozukluklarına yol açmaktadır. Son birkaç yüz yılda çeşitli ülkelerde yaşanan tecrübeleri tarih, sosyoloji ve ekonomi bilimlerinin ışığında incelediğimizde görebiliriz ki ekonomik alanda sürücü koltuğunda oturan kişi ve kurumların siyasi alanda aynı rolü oynamamaları devlet politikalarının ekonomik ve sosyal gerçeklerden ayrı düşmesine yol açmaktadır. Gitgide daha fazla önem kazanan ekonomik ihtiyaçlara dış politikanın belirlenmesinde daha fazla ağırlık verilmesi ve ekonomi temelli kararların önemli ekonomi oyuncularının önderliğinde alınması gerekmektedir.

Üçüncü değişimin en önemli etkisi ise ülkeler arası ilişkilerde bir tarafın diğer tarafa askeri açıdan üstünlüğünün öneminin azalmaya başlamasıdır. Uluslararası hukuk elbette ki ülke içi hukuk gibi mutlak değildir. Üstelik gelişiminin erken safhalarında olan bir hukuk dalı olduğu söylenebilir. Uluslararası hukukta tüm anlaşmaların ötesinde ulusların egemenliği halen mutlaktır. Anlaşmazlıkların mahkemeye gitmesi ancak iki tarafın ortaklaşa rıza göstermesine bağlıdır. Ancak herşeye rağmen uluslararası hukukun uygulama alanları 1945’ten beri sürekli genişlemektedir. Birleşmiş Milletler Örgütü devletler arasında, Uluslararası Adalet Divanı ise katılımcı ülke devlet ve vatandaşları arasındaki ihtilaflarda artan oranda devreye girmektedir. Avrupa Birliği ise devletler arası ilişkileri güç kullanma ekseninden tamamen çıkarıp Birliğin yargı organlarının kararlarına bağlama çabası içindedir.

Türk dış politikası uzun süreden beri uluslararası kurumlara güvensizlik üzerine kurulmuştur. Ancak bir ülkenin uluslararası hukukun önem kazanma trendine karşı koyma imkanları ekonomik ve siyasi gücüyle orantılıdır. Türkiye şu anda bu trende yalnız başına karşı koyacak imkana sahip değildir. Ayrıca AB üyeliği hedefi Türkiye’nin AB yargı organlarının kararlarını uygulama taahhüdü altına girmesini gerektirmektedir. Bu nedenle dış politika stratejisinin uluslararası kurumlara güvensizliğe dayandırılmasından vazgeçilmeli, bunun yerine bu kurumları daha iyi anlamak ve bu kurumların işleyişinde daha aktif rol almak yönünde çaba sarfedilmelidir.

2001 mali krizi Türkiye’nin ekonomik örgütlenmesindeki aksaklıkları gözler önüne sermiş ve bir yeniden yapılanma arayışını tetiklemiştir. Son altı aydaki dış ilişkiler krizlerinin de dış politika konusunda aynı yeniden yapılanma arayışını tetiklemesine şiddetle ihtiyaç vardır.

Yeni bir dış politika çizgisi oluşturulma süreci üç adımda ele alınabilir. Birinci adım, toplumu mutlu ve motive edecek uzun vadeli bir hedefler kümesi, bir başka deyişle bir “vizyon” ya da "ideal" ortaya koymaktır. İkinci adım, bu ideale yönelik olarak dünya siyasi, ekonomik, sosyal ve entellektüel konjonktürü içinde bu ideale ulaşmayı sağlayacak stratejiler geliştirmektir. Üçüncü adım ise bu stratejileri uygulayacak kurumsal yapıyı kurmaktır.

Elbette ki gerek vizyon, gerek strateji, gerekse kurumsal yapılanma adımlarında dış politika üretiminin başta ekonomi, kültür ve iç politika olmak üzere toplumu ilgilendiren bütün alanlardaki politika üretimi ile uyum içinde olması gerekir. Ancak yazımızın konusu itibarıyla sadece dış politika konularına odaklanacağız.

Atatürk devrimi tarihte ilk defa bir grup ya da zümre için değil bütün Türk ulusu için bir vizyon, bir ideal ortaya koymuştur. Bu ideal kısaca "çağdaş uygarlık seviyesine ulaşmak" olarak özetlenebilir. Bu idealin ülkenin iç ve dış işleri ile ilgili iki cephesi vardır. İdealin içerideki yansıması Türk devletinin asli görevinin Türk halkının Dünya'nın birinci sınıf ülke vatandaşlarının ortalama refah seviyesine eşit veya daha yüksek bir refaha erişmesi olarak tanımlanmasıdır. Bu refah tanımının içinde sadece maddi ihtiyaçlar değil insan hakları, siyasi özgürlükler, güvenlik, sosyal uyum ve dayanışma, kültürel imkanlar gibi parametreler de dahildir. İdealin dışarıya yönelik yansıması ise Dünya'da pek çok ulus olsa da tek bir insan uygarlığı olduğu görüşü ve Türkiye'nin bu uygarlık içinde eşit bir ortak olarak yer alması gerektiği ilkesidir. Dikkat edilmesi gerekir ki Atatürk devriminin ideali tamamıyla insan odaklı bir idealdir - Türk devletinin içeride ve dışarıda bir takım dogmatik hedefler peşinde koşmak yerine sadece ve sadece vatandaşlarının mutluluğu için çaba sarfetmesi gerektiğinin ısrarla altı çizilmiştir. Bu ideal ortaya konduğu dönem için son derece öngörülü olmasının yanında, bugün için de yerinde ve yeterlidir.

Bu ideale ulaşmak için gerekli stratejinin ortaya konması konusunda aynı derecede olumlu gözlemler yapmak mümkün değildir. Atatürk devrimi 1920'lerin liberal ve hümanist ortamında başladığı için yola bu eksende bir model ile çıkmıştır. Ancak önce 1930'lı yıllarda Dünya'yı saran içine kapanık ve faşist modellerden, ardından da soğuk savaş döneminin anti-komünist siyasi ve merkezi planlamacı ekonomik akımlarından etkilenmiştir. Sonuçta devletçi, merkeziyetçi ve ulusal konsensusu eğitim ve katılımcılık ile değil propaganda ile sağlamaya çalışan bir model ortaya çıkmıştır. Bu modelin dış politikadaki yansıması da bölgede kimse ile yakın ilişkisi olmadığı halde kendine bölgesel liderlik rolü biçmiş
bir genel strateji olmuştur.

Yeni Dünya konjonktürü çerçevesinde aynı ideale ulaşmak için farklı bir strateji geliştirmek zorunda olduğumuz ortadadır. Nitelik açısından bu stratejinin geçmişten en önemli farkları şunlar olmalıdır:
- Duygusal, hayalci ve statükocu değil akılcı, gerçekçi ve sürekli değişime açık olması
- Konu ile ilgilenen bütün vatandaşların katılımıyla oluşturulması
- Ekonomi, ticaret ve kalkınma odaklı olması
- Sadece Silahlı Kuvvetler ve Dışişleri Bakanlığı değil uzman sivil toplum örgütlerinin katkılarından da yararlanılması
- Farklı siyasi görüşlerdeki vatandaşların dış ilişkiler alanında üzerinde birlikte çalışabilecekleri bir ortak payda oluşturulması

Nitelik açısından yapılması gereken değişikliklere ek olarak içerik, ya da ilkeler açısından yapılması gereken değişiklikleri de ele almamız gerekir. 2000’li yılların Türk dış politikasının temel ilkeleri ne olmalıdır?
- Evrensel liberal demokratik değerlerin savunulması
- Her Türk vatandaşının her konuda Dünya’nın diğer medeni toplumların üyeleri ile eşit haklara sahip olması
- Türkiye'nin katma değer yaratarak hem kendisinin hem de ortaklarının çıkarlarına hizmet eden bir ülke olması
- Bölgesel liderlik arayışının askeri ve siyasi alandan önce ekonomik ve kültürel alana yöneltilmesi
- Ülkelerin tek sesle konuşmadığının bilincinde olunması ve bütünsel bir anlaşma olmasa da konu bazında yapıcı diyaloglar kurmaya açık olunması

Bu ilkeler ışığında önde gelen dış politika alanlarımız üzerinde somut strateji önerileri ortaya koyabiliriz.

Avrupa Birliği üyeliği konusunda:
- AB ilkeleri Türk insanı için olumlu ve hayati önemde ilkelerdir. Türkiye AB’ye üyelik perspektifine sahip olmasaydı da bu ilkeleri benimsemek zorundaydı.
- AB ilkeleri ile Atatürk’ün ortaya koyduğu çağdaş uygarlık hedefi tamamen uyumludur.
- Avrupa ile ticari entegrasyonun tamamlandığı unutulmamalıdır. Türk ekonomisi artık artık geri dönülemez şekilde Avrupa ekonomisi ile kader birliği yapmıştır. Bu bağlamda Avrupa ile anlamsız restleşmelerden kaçınılmalıdır.
- Türkiye’deki tüm devlet kurumları ve sivil kurumlar AB’nin işleyişi hakkında en ileri düzeyde bilgilenmek ve AB içindeki paralel kurumlarla yakın ilişkiler kurmak zorundadır.
- AB üyeliği Türk insanını Dünya’da daha fazla saygı duyulur hale sokacaktır. Bu nedenle diğer ülkelerle ilişkiler AB üyeliğine alternatif değildir.
- AB ile ilişkilerde sadece devlet, şirket ve kurumlarımızın değil vatandaşlarımızın bireysel haklarına da dikkat edilmelidir.

Kuzey Irak konusunda:
- Irak'ın geleceği hakkında karar verme hakkı sadece Irak halkına aittir.
- Irak halkı ortak iradesiyle üniter bir devletten federal bir devlete dönüşmek isterse bu karara saygı gösterilmelidir.
- Irak halkının bir bölümünün dış güçlerle işbirliği halinde ve diğer bölümünün rızası olmadan Irak hakkında kararlar alması kabul edilemez.
- Kuzey Irak geçmişte Türkiye'ye yönelik terörist eylemler için kullanılmıştır. Böyle bir risk tekrar ortaya çıkarsa Türkiye silahlı müdahale hakkını saklı tutar. Ancak somut bir risk ortaya çıkmadan silahlı müdahaleden bahsetmekten kaçınılmalıdır.
- Türkiye hem insani nedenlerle, hem de kendi ekonomik çıkarları itibarıyla Irak’ın ekonomik alanda Dünya’ya entegrasyonu ve serbest piyasa ekonomisini benimsemesini desteklemeli ve mümkün olduğunca yardımcı olmalıdır.

Kıbrıs konusunda:
- Kıbrıs’ın Türkiye için önemi stratejik veya askeri değil siyasi ve hukukidir.
- Kıbrıs’ta Türkiye Cumhuriyeti’nin çıkarları ile Kıbrıs Türk halkının çıkarları birbirine karıştırılmamalıdır.
- Toprak, göçmenler, parlamento yapısı, dönüşümlü başkanlık gibi Kıbrıs Türk halkının günlük yaşamını ilgilendiren konularda karar tamamen Kıbrıs Türk halkına ait olmalıdır
- Türkiye sadece adada 1963’den bu yana ortaya koyduğu haklı hukuki davasını savunmak, adanın Yunanistan veya başka güçler tarafından silahlandırılmasını önlemek, adanın AB üyeliğinin Türkiye’nin üyelik sürecini olumsuz yönde etkilemesini önlemek ve Türk vatandaşlarının adada Yunan vatandaşları ile eşit haklara sahip olmaları konularına odaklanmalıdır.

Komşu ülkeler ve bölge ülkeleri ile ilişkiler konusunda:
- Türkiye’nin bölgede temel hedefi yapıcı, ilkeli ve tutarlı bir dış politika çizgisi takip etmek olmalıdır
- Bölgesel liderlik devlet merkezli iddialı söylemlerle değil ekonomik ve kültürel güç ile olur.
- Bölgesel liderliğin itici gücü ancak başarılı Türk girişimcileri ve Türk aydınları olabilir. Türkiye Cumhuriyeti devletinin görevi vatandaşlarının ekonomik ve fikri alandaki atılımlarının savunucusu olmaktır.
- Türkiye Cumhuriyeti bölgede insan hakları ve demokrasi ile serbest ve dışa açık piyasa ekonomisinin savunucusu olmalıdır.
- Bölgesel tüm sorunlar uzlaşma ve karşılıklı tavizler ile çözülebilir. Taviz verilmeyecek yegane iki alan terörle mücadele ve Türk vatandaşlarının yurt dışında diğer ülke vatandaşları ile eşit haklara sahip olmalarıdır.
- Bölge ülkelerinden gelecek tehditlere karşı en iyi savunma mekanizması Türkiye Cumhuriyeti’nin kendi vatandaşlarına bölgede gıpta edilecek bir ekonomik, fikri, siyasi ve sosyal ortam sağlamasıdır.

Orta Asya konusunda:
- Orta Asya’da önemli rol oynamak Türkiye’nin kendi evini düzene sokmasına bağlıdır.
- Türkiye’nin Orta Asya’da lider olabilmesinin birinci şartı Türkçe’nin dünyanın en zengin dilleri arasına girmesi ve Türkiye’nin dünyanın fikri ve kültürel gelişimine ciddi katkılar yapan bir ülke haline gelmesidir
- Türkiye Orta Asya’da lider olmak için yalnız başına yeterli ekonomik kaynağa sahip değildir. Orta Asya stratejisi AB üyelik süreci ile sinerji oluşturacak şekilde tasarlanmalıdır.
- Orta Asya ile kültürel yakınlaşma zaman içinde kendi momentumunu kazanacaktır. Bunu desteklemek için kısa vadede ticari yakınlaşmaya ağırlık verilmelidir.

İslam Dünyası konusunda:
- Türkiye öncelikle Islam Dünyasını daha iyi tanımalı ve kendini daha iyi tanıtmalıdır.
- Insan hakları evrenseldir ve Hıristiyan ülkeler kadar Müslüman ülkeler için de geçerlidir.
- Islam yorumu din devletlerinin tekelinde değildir. Bireylerin Islamı yorumlama hakkı sınırlanamaz.
- Nasıl ki karısını döven arkadaşa göz yummak yanlışsa kendi vatandaşına eziyet eden diktatöre göz yummak yanlıştır.
- Türkiye diğer Islam ülkelerine bütün kurumlarıyla olmasa bile insan hakları, kamu düzeni ve temel demokratik değerler açısından model teşkil edecektir.
- Islam dünyası ile daha verimli bir diyalog kurabilmenin en kolay yolu ticari ve kültürel ilişkileri geliştirmektir.

ABD ile stratejik ortaklık konusunda:
- ABD ile geçmişte bir stratejik ortaklığın var olduğunu düşünmek gerçekçi değildir.
- Stratejik ortaklık, karar alma mekanizmaları birbirinden tamamen bağımsız olan iki ülkenin özgür iradeleri ile ortak çıkarlar etrafında buluşmaları ve belli konularda ortak yaklaşım belirlemeleridir. Bu bağlamda stratejik ortaklık için beş önemli şart vardır:
1. Ortak değerler
2. Ortak çıkarlar
3. Bağımsızlık
4. Katma değer
5. Karşılıklı anlayış
- Ortak değerler ve çıkarların varlığına rağmen Türkiye yeterince bağımsız hareket etme imkanına sahip olmadığı için ve karşılıklı anlayış zayıf olduğu için ABD ile Türkiye arasında bir stratejik ortaklık var olmamıştır. Sadece Türkiye ABD’nin stratejilerinde önemli bir yer tuttuğu söylenebilir.
- ABD ve Türk silahlı kuvvetleri ile dışişleri bakanlıkları arasındaki yakın diyalog toplumların geniş kesimleri tarafından paylaşılmamıştır. Bu da iki ülke arasındaki bağları kırılgan kılmıştır.
- Stratejik önem sahibi olmak yerine stratejik ortak olabilmek için Türkiye (başta kamu maliyesi olmak üzere) önce kendi evini düzene sokmalı, daha sonra da ABD ile ilişkisinde ABD’ye ne katme değer sağlayacağını ve buna karşılık ABD’den ne istediğini belirlemelidir.
- Bu aşamaya gelene kadar ortak değerlerin savunulması amacına yönelik ABD’ye destek verilmelidir.

Çeşitli dış politika konularında yeni stratejiler ortaya koymaya ek olarak kurumlaşma konusunda da gerekli çaba gösterilmelidir. Silahlı Kuvvetlerimizin komuta kademesinde ve Dışişleri Bakanlığımızda insan kalitesi elbette yüksektir. Bu kadrolar elbette ki vatansever kadrolardır. Bu kurumlar Türkiye’nin önemli değerleridir. Ancak buna rağmen demokratik bir Türkiye’de makro kararları MGK, Genel Kurmay Başkanlığı veya Dışişleri Bakanlığı vermemelidir. Bu kurumlar mikro kararlar vermek ve verilen kararları uygulamaya odaklanmalıdır. Makro kararlar verme hakkı tüm Türk vatandaşlarına aittir. Türk vatandaşları ve Türk sivil toplumu Cumhuriyetin 80. yılında bu kararları verebilecek birikim ve olgunluğa ulaşmıştır. Vatandaşlar bu kararları bir yandan seçtikleri parlamentı ve hükümetler yoluyla, öte yandan da kurdukları sivil kuruluşlar yoluyla vermelidirler. Sivil kuruluşlar (uzmanlık kuruluşları) kapsamlı analizler yapıp değişik öneriler sunmalı, hükümet ise bu alternatifleri Dışişleri, Genel Kurmay ve MGK’dan gelen teknik görüşler ışığında ve kamuoyunun tercihlerini dikkate alarak optimize etmelidir. 21.yüzyılın yönetim anlayışı budur.

Atatürk ilkeleri 80 yıl önce olduğu gibi bugün de Türk dış politikası için doğru bir çıkış noktası oluşturmaktadır. Ancak 80 yıl önceki ideallerin değişmemiş olması bu ideallere ulaşma çabasının 80 yıl önceki stratejilerle ve 80 yıl öncesinin örgütlenme modeliyle verilmesini gerektirmez. Türkiye Cumhuriyeti’nin dış politika stratejileri ve bu stratejilerin uygulanacağı örgütlenme modeli değişen iç ve dış koşullara göre yeniden gözden geçirilmelidir. Aksi halde son altı aydır sıkça karşılaştığımız dış politika krizlerinin tekrarlanması kaçınılmazdır.

0 Comments:

Post a Comment

<< Home