Özelleştirme için Radikal Bir Öneri
***
Türkiye 1980’lerden beri özelleştirme yapmaya çalışmaktadır. Yirmi yıldır yaptığımız ve yapmayı hedefleyip yapamadığımız özelleştirmeler yan yana konduğunda özelleştirme alanında çok başarısız olduğumuz açıklıkla ortaya çıkmaktadır.
Özelleştirme alanındaki başarısızlığımızın bir nedeni şüphesiz siyasi irade eksikliğidir. Ancak sadece siyasetçileri suçlamak haksızlık olur. Zira devlet içinde, hem bürokraside hem de yargıda özelleştirmeye karşı çok kuvvetli bir reaksiyon daima var olagelmiştir. Bunu aşabilmek için belki de özelleştirmeyi yeni yüzlerin değil, devlet mekanizmasını çok iyi tanıyanların yapması gerekirdi.
Gelinen noktada artık özelleştirme süreci kredibilite kaybına uğramıştır. Küçük özelleştirmelerde başarılı sonuçlar alınsa da büyük özelleştirmeler sürekli tıkanmaktadır. Bu noktada büyük işletmelerin standard stratejik satış süreçleri ile özelleştirilmeleri çok zordur, çünkü alıcılar artık devletimizle vakit kaybetmek istememektedirler.
Türkiye Cumhuriyeti küçük bir devlet değildir. Küçük devletler sadece dış dinamikler ile kalkınabilirler, zira büyük bir şirket ölçeğinin çok üzerinde değildirler. Ancak Türkiye büyüklüğünde bir ekonominin kalkınması sadece yabancı sermaye yatırımlarına endekslenemez. Başarısız Arjantin örneği ile başarılı Doğu Asya örnekleri bu gerçeği ıspatlamıştır. Elbette yabancı sermaye imkanlarından azami olarak faydalanılmalıdır. Ancak kalkınma için iç kaynakların doğru organize edilmesi ve mobilize edilmesi şarttır.
Türkiye’nin büyük ölçekte bir devlet olması başka bir gerçeği de beraberinde getirmektedir. Ülkemizin halkı da, siyasetçisi de, bürokratı da, iş dünyası da en büyük kamu şirketlerinin blok olarak yabancılara satılmasından psikolojik olarak rahatsızlık duymaktadır. Bu tercihten utanç duymaya hiç gerek yoktur – İspanya, İtalya, Brezilya, Kore gibi Türkiye ölçeğindeki ülkelerde de aynı tecrübeler yaşanmıştır.
Öte yandan Türkiye’de finans sektörü dünya standartlarına göre çok gelişmiştir. Şu anda kamunun yüksek borçlanma ihtiyacının getirdiği baskı nedeniyle finans sektöründeki bilgi ve beceri yeterince kullanılamamaktadır. Çok ciddi bir yetişmiş insan gücünü bünyesinde barındıran finans sektörüne yeni alanlar açmak gerekmektedir.
Serbest piyasa ekonomisinin ülkemizdeki uygulama şeklinde önemli bir eksiklik vardır. Çağdaş serbest piyasa ekonomilerinin şirketler ve bankalar kadar önemli bir parçası fon yönetimi kurumlarıdır. Türkiye’de fon yönetimi kurumları şeklen mevcutlarsa da ekonomide oynadıkları rol çok sınırlıdır.
O halde ne yapmalıyız? Somut çözüm önerimiz nedir? Tıkanıklığı aşmak için önce kamu kesiminin kendi içinde hızlı bir yeniden yapmalı, ardından da büyük KİT’lerin alıcısı olacak bir fon yönetim sistemini kurarak piyasa oyuncularının devreye girebileceği bir ortam yaratmalıyız.
Öncelikle büyük bir sosyal güvenlik fonu kurulur. Bu kurumun yönetimi kurumun varlıklarını değerlendirecek fon yöneticilerini bulma, varlıkları fon yöneticileri arasında paylaştırma ve fonların yönetimini denetleme işlevini üstlenir. Fonların yönetimi rekabetçi ihalelerle belirlenen özel sermayeli fon yönetim şirketleri tarafından yapılır.
Başta Türk Telekom, Tüpraş, Petkim, THY, Tekel, Erdemir, Halkbank, Vakıfbank, elektrik üretim ve dağıtım şirketleri olmak üzere özelleştirilmesi hedeflenen tüm büyük KİT’ler hızla borsaya kote edilir ve tüm hisseleri SPK kaydına alınır. Ardından tüm bu hisseler sosyal güvenlik fonuna devredilir. Ayrıca sosyal güvenlik fonuna sabit gelir sağlamak ve hisse senedi piyasasına paralel olarak bono piyasasının da geliştirilmesi için borçlu olmayan KİT’lerde bir miktar hisse senedi / uzun vadeli tahvil takası yapılabilir.
Fon yönetimi için yeterlik kriterleri zaten SPK tarafından belirlenmiştir. Sosyal güvenlik fonunun elindeki hisse senedi ve tahvillerin hepsi ihaleyle fon yönetim şirketleri arasında paylaştırılır. Bir ya da iki yılda bir başarıya göre yeniden dağıtım yapılabilir.
Hisselerin mülkiyetinin sosyal güvenlik fonuna, yönetiminin de fon yöneticilerine devredilmesinin ardından şirket yönetim kurullarını fon yöneticileri belirler. Stratejik satış, birleşme gibi kararlar şirket yöneticilerinin önerisi ve hissedar temsilcileri olarak fon yöneticilerinin onayı ile alınır.
Şayet devlet bazı KİT’lerin yönetim şekli ile ilgili prensipler koymak istiyorsa bunlar devir öncesinde şirketlerin ana sözleşmelerine yazılır. Bu sistemin çalışmaya başlamasından sonra devlet sadece denetim görevi yapar.
Bu şekilde özelleştirme süreci çok kısa sürede tamamlanır. Aynı zamanda finans sektörüne müthiş bir derinlik kazandırılmış olur.
Sistemin başarıyla çalışması halinde ikinci safhada Ziraat Bankası, mülkiyeti TMSF’ye geçmiş şirketler, TMSF’nin alacakları, Hazine arazileri gibi varlıklar da aynı yöntemle özelleştirilebilir.
Sosyal güvenlik sistemi bu fon kullanılarak yavaş yavaş tamamen fonlanmış hale gelir. Çalışanların prim ödemeleri fona aktarılır, emeklilere maaş ödemeleri fondan yapılır.
Zaman içinde sosyal güvenlik sisteminin bireyselleştirilmesi ele alınabilir. Bu durumda üyelere birikmiş varlıklarını alarak devletin sosyal güvenlik fonundan özel fonlara geçme seçeneği verilebilir.
Özelleştirme alanında radikal bir çözüme ihtiyacı olduğu açıktır. Zorluklarla dolu oldukları bilinen eski yöntemlerde ısrar etmektense ülkenin iç dinamiklerini harekete geçirecek yeni ve yaratıcı bir model geliştirilmelidir. Önerdiğimiz modelin bu konuda geniş kapsamlı bir tartışmayı başlatmasını ümit ediyoruz.
***
Türkiye 1980’lerden beri özelleştirme yapmaya çalışmaktadır. Yirmi yıldır yaptığımız ve yapmayı hedefleyip yapamadığımız özelleştirmeler yan yana konduğunda özelleştirme alanında çok başarısız olduğumuz açıklıkla ortaya çıkmaktadır.
Özelleştirme alanındaki başarısızlığımızın bir nedeni şüphesiz siyasi irade eksikliğidir. Ancak sadece siyasetçileri suçlamak haksızlık olur. Zira devlet içinde, hem bürokraside hem de yargıda özelleştirmeye karşı çok kuvvetli bir reaksiyon daima var olagelmiştir. Bunu aşabilmek için belki de özelleştirmeyi yeni yüzlerin değil, devlet mekanizmasını çok iyi tanıyanların yapması gerekirdi.
Gelinen noktada artık özelleştirme süreci kredibilite kaybına uğramıştır. Küçük özelleştirmelerde başarılı sonuçlar alınsa da büyük özelleştirmeler sürekli tıkanmaktadır. Bu noktada büyük işletmelerin standard stratejik satış süreçleri ile özelleştirilmeleri çok zordur, çünkü alıcılar artık devletimizle vakit kaybetmek istememektedirler.
Türkiye Cumhuriyeti küçük bir devlet değildir. Küçük devletler sadece dış dinamikler ile kalkınabilirler, zira büyük bir şirket ölçeğinin çok üzerinde değildirler. Ancak Türkiye büyüklüğünde bir ekonominin kalkınması sadece yabancı sermaye yatırımlarına endekslenemez. Başarısız Arjantin örneği ile başarılı Doğu Asya örnekleri bu gerçeği ıspatlamıştır. Elbette yabancı sermaye imkanlarından azami olarak faydalanılmalıdır. Ancak kalkınma için iç kaynakların doğru organize edilmesi ve mobilize edilmesi şarttır.
Türkiye’nin büyük ölçekte bir devlet olması başka bir gerçeği de beraberinde getirmektedir. Ülkemizin halkı da, siyasetçisi de, bürokratı da, iş dünyası da en büyük kamu şirketlerinin blok olarak yabancılara satılmasından psikolojik olarak rahatsızlık duymaktadır. Bu tercihten utanç duymaya hiç gerek yoktur – İspanya, İtalya, Brezilya, Kore gibi Türkiye ölçeğindeki ülkelerde de aynı tecrübeler yaşanmıştır.
Öte yandan Türkiye’de finans sektörü dünya standartlarına göre çok gelişmiştir. Şu anda kamunun yüksek borçlanma ihtiyacının getirdiği baskı nedeniyle finans sektöründeki bilgi ve beceri yeterince kullanılamamaktadır. Çok ciddi bir yetişmiş insan gücünü bünyesinde barındıran finans sektörüne yeni alanlar açmak gerekmektedir.
Serbest piyasa ekonomisinin ülkemizdeki uygulama şeklinde önemli bir eksiklik vardır. Çağdaş serbest piyasa ekonomilerinin şirketler ve bankalar kadar önemli bir parçası fon yönetimi kurumlarıdır. Türkiye’de fon yönetimi kurumları şeklen mevcutlarsa da ekonomide oynadıkları rol çok sınırlıdır.
O halde ne yapmalıyız? Somut çözüm önerimiz nedir? Tıkanıklığı aşmak için önce kamu kesiminin kendi içinde hızlı bir yeniden yapmalı, ardından da büyük KİT’lerin alıcısı olacak bir fon yönetim sistemini kurarak piyasa oyuncularının devreye girebileceği bir ortam yaratmalıyız.
Öncelikle büyük bir sosyal güvenlik fonu kurulur. Bu kurumun yönetimi kurumun varlıklarını değerlendirecek fon yöneticilerini bulma, varlıkları fon yöneticileri arasında paylaştırma ve fonların yönetimini denetleme işlevini üstlenir. Fonların yönetimi rekabetçi ihalelerle belirlenen özel sermayeli fon yönetim şirketleri tarafından yapılır.
Başta Türk Telekom, Tüpraş, Petkim, THY, Tekel, Erdemir, Halkbank, Vakıfbank, elektrik üretim ve dağıtım şirketleri olmak üzere özelleştirilmesi hedeflenen tüm büyük KİT’ler hızla borsaya kote edilir ve tüm hisseleri SPK kaydına alınır. Ardından tüm bu hisseler sosyal güvenlik fonuna devredilir. Ayrıca sosyal güvenlik fonuna sabit gelir sağlamak ve hisse senedi piyasasına paralel olarak bono piyasasının da geliştirilmesi için borçlu olmayan KİT’lerde bir miktar hisse senedi / uzun vadeli tahvil takası yapılabilir.
Fon yönetimi için yeterlik kriterleri zaten SPK tarafından belirlenmiştir. Sosyal güvenlik fonunun elindeki hisse senedi ve tahvillerin hepsi ihaleyle fon yönetim şirketleri arasında paylaştırılır. Bir ya da iki yılda bir başarıya göre yeniden dağıtım yapılabilir.
Hisselerin mülkiyetinin sosyal güvenlik fonuna, yönetiminin de fon yöneticilerine devredilmesinin ardından şirket yönetim kurullarını fon yöneticileri belirler. Stratejik satış, birleşme gibi kararlar şirket yöneticilerinin önerisi ve hissedar temsilcileri olarak fon yöneticilerinin onayı ile alınır.
Şayet devlet bazı KİT’lerin yönetim şekli ile ilgili prensipler koymak istiyorsa bunlar devir öncesinde şirketlerin ana sözleşmelerine yazılır. Bu sistemin çalışmaya başlamasından sonra devlet sadece denetim görevi yapar.
Bu şekilde özelleştirme süreci çok kısa sürede tamamlanır. Aynı zamanda finans sektörüne müthiş bir derinlik kazandırılmış olur.
Sistemin başarıyla çalışması halinde ikinci safhada Ziraat Bankası, mülkiyeti TMSF’ye geçmiş şirketler, TMSF’nin alacakları, Hazine arazileri gibi varlıklar da aynı yöntemle özelleştirilebilir.
Sosyal güvenlik sistemi bu fon kullanılarak yavaş yavaş tamamen fonlanmış hale gelir. Çalışanların prim ödemeleri fona aktarılır, emeklilere maaş ödemeleri fondan yapılır.
Zaman içinde sosyal güvenlik sisteminin bireyselleştirilmesi ele alınabilir. Bu durumda üyelere birikmiş varlıklarını alarak devletin sosyal güvenlik fonundan özel fonlara geçme seçeneği verilebilir.
Özelleştirme alanında radikal bir çözüme ihtiyacı olduğu açıktır. Zorluklarla dolu oldukları bilinen eski yöntemlerde ısrar etmektense ülkenin iç dinamiklerini harekete geçirecek yeni ve yaratıcı bir model geliştirilmelidir. Önerdiğimiz modelin bu konuda geniş kapsamlı bir tartışmayı başlatmasını ümit ediyoruz.

0 Comments:
Post a Comment
<< Home