Monday, July 28, 1997

Dünya'da Enflasyonun Dünü ve Bugünü

***

1965’ten beri dünya ekonomik gündeminin en önde gelen konularından biri enflasyon olmuştur. Paranın icad edilmesinden yirminci yüzyıla kadar geçen zaman içinde fiyatlar kimi dönemlerde yükseliş, kimi dönemlerde ise düşüş trendi göstermiştir. İkinci Dünya Savaşı’ndan beri ise fiyat değişimlerinin yönü hep yukarı doğru olmuştur. Bir zamanlar hem profesyonel ekonomistler, hem de vatandaşlar arasında genel fiyat seviyesinin indiği mi çıktığı mı tartışılırken, son elli yılda bu tartışma fiyat artış hızının yüksek mi düşük mü olduğu konusuna dönüşmüştür.

Enflasyonun günlük hayatta kalıcı bir yer kazanması devletlerin ekonomik hayatta önemli bir rol oynamaya başlaması ile atbaşı gitmiştir. Demokrasinin yayılmaya başlaması ile birlikte ekonomik büyüme hızının artırılmasi ve gelir dağılımının yeniden düzenlenmesi devletlerin en önemli öncelikleri haline gelmiştir. Ancak devletlerin hedefleri imkanlarından çok daha hızlı arttığı için pek çok ülkede bütçe açıkları kronik hale gelmiştir. Demokratik ya da halkçı rejimlerde vergi oranlarını yükseltmek te zor olduğu için pek çok dev­let bütçe açıklarını para basarak dolaylı yoldan kapatmayı tercih etmişlerdir. Bu yüzyılın başına kadar genellikle savaşlar, merkezi otoritenin çökmesi ya da yeni değerli maden ocaklarının keşfi ile bağlantılı olan enflasyon böylece İkinci Dünya Savaşı’ndan beri dünya ekonomik sahnesinin kalıcı bir parçası haline gelmiştir.

Enflasyonun makroekonomik açıdan zararlı olup olmadığı ya da üretim faaliyetleri üzerindeki olumsuz etkisinin ne kadar büyük olduğu soruları son elli yılda pek çok ekonomik araştırmacı tarafından araştırılmıştır. Ciltler dolusu bilimsel analiz ve yıllardır biriken devlet tecrübesi sonucunda dünya ekonomi ve siyaset camiası enflasyon konusunda şu görüşlere varmıştır:
1. Enflasyon kısa vadede üretimi düşürmez, hatta artırabilir. 2. Geleceği görmeyi zorlaştırdığı için plan yapmayı verimsiz hale getirir, yatırımların önünü keser. 3. Zenginler kendilerini enflasyona karşı daha iyi koruyabildikleri için gelir dağılımını bozar. 4. Muhasebeyi zorlaştırdığı için hem dolandırıcılığı kolaylaştırır hem de vergi mekanizmasını çürütür.

Bu prensipleri somut bir benzetmeyle açıklamak gerekirse: Bir hükümetin enflasyon karşısindaki tutumu bir şehir belediyesinin geceleri sokakları aydınlatmak için sokak lambası kurmasına benzetilebilir. Sokak lambası yakmanın yüksek bir enerji masrafı gerektirdiği bir gerçektir. (aynen enflasyonu düşürmenin de hem devlet bütçesine hem de ekonomiye bir maliyeti olduğu gibi) fakat insanların sokakta rahat yürüyebilmesi o kadar önemlidir ki bu iç rahatlığının getirdigi psikolojik faydanın ekonomiye olumlu etkisi elektrik masrafının kat kat üstündedir.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan dünya ekonomik sistemi aslında başta hiç te enflasyonist değildi. Uluslar arası mali sistem Amerikan doları ve altın merkezliydi ve ülkeler arasında sabit döviz kurlarına dayanıyordu. Yirmi beş yıl boyunca Amerikan Merkez Bankası doların değerini altın karşısında sabit tutarken diğer merkez bankaları da kendi paralarının değerini dolara karşı sabit tuttular. IMF ve Dünya Bankası gibi kuruluşların da telkinleriyle devletlerin mali politikaları disiplin altında tutuluyordu. Ancak dünyada sosyalist ve komünist fikirlerin popülarite kazanması pek çok kapitalist devleti gelir dağılımını düzeltmeye yönelik sosyal politikalara yöneltti. Artan bütçe açıklarını finanse etmek için enflasyon en kolay yol olarak gözüktü. Enflasyon oranı pek çok ülkede giderek arttı ancak ödemeler dengeleri bozulan ülkeler IMF denetimi altında devalüasyonlar yaparak genel ekonomik durumlarını zor da olsa kontrol altında tutabildiler.

Bu sistemin çöküşü sistemin merkezindeki Amerika Birlesik Devletleri’nin enflasyona yenik düşmesi ile oldu. 1960’larda A.B.D’nin kurmaya çalıştığı refah devleti ile eşzamanlı olarak Vietnam’daki savaşı sürdürmeye çalışması bu ülkenin ekonomik dengelerini alt üst etti. A.B.D. bütçe açıklarını kapatmak için karşılıksız para basmaya başladı. Önce Amerikan dolarının altına endekslenmesinden vazgeçildi, sonra da diğer ülkelerin para birimlerinin Amerikan Dolarına endekslenmesi sona erdi. Ülkeler arasındaki sabit döviz kurlarının tarihe karışmasıyla birlikte her devletin bütçe açıklarını artırması ve yüksek enflasyonla yaşaması kolaylaştı. Gitgide tırmanışa geçen enflasyon 1974 ve 1979 petrol krizlerinin ardından büyük bir sorun halini aldı, hatta bazı ülkelerde tamamen kontrolden çıktı. Enflasyon aynı anda gelişmiş ve geliş­mekte olan ülkeleri, hatta bir bölüm komünist ülkeleri bile etkisi altına aldı.

Enflasyonun yükseliş trendi 1980’den itibaren yavaş yavaş tersine dönmeye başladı, 1990’lerde ise dünya çapında eflasyonun kökünün kurutulması için önemli adımlar atılabildi. 1980’li yıllarda gerek gelişmiş, gerekse gelişmekte olan ülke halkları enflasyonun zararlarının başta sanıldığının üzerinde olduğunu kavramaya başladılar. Gelişmiş ülkelerin hükümetlerinin hemen hemen hepsi enflasyona karşı yoğun mücadele başlattı. A.B.D’de Ronald Reagan, İngil­tere’de ise Margaret Thatcher’in iktidara gelmesi ile enflasyonun indirilmesi ekonomide birinci öncelik haline geldi. Merkez bankalarının bağımsızlığı ve bütçe disiplini pek çok ülkenin makroekonomik tablosunu temelden değiş­tirdi. 1980’lerde bütün gelişmekte olan ülkelerin tek tek dış ödemeler dengesi ile başlayıp yüksek enflasyon ve durgunlukla devam eden ve iç ve dış borç kriziyle doruğa çıkan ekonomik zorluklar içine düşmeleri bu ülkelerde de önemli politika değişikliklerine yol açtı.

Dünya çapında enflasyonla mücadelenin başarıya ulaşmasının temel nedeni hükümetlerin siyasi kararlılık göstermeleri oldu. Bu siyasi kararlılığın en önemli noktası siyasetçilerin makroekonominin yönetimi konusundaki yetkilerini sınırlamayı kabullenmeleriydi. Birbiri ardına gelen başarısızlıklardan yılan siyasetçiler makroekonomik yönetim işini gerekli bilgi ve beceriye sahip profesyonellere devrettiler. Enflasyonla mücadelede en başarılı ülke olan Almanya’da uygulanan güçlü ve özerk merkez bankası modeli bütün dünyaya örnek oldu. Amerika Birleşik Devletleri’nde kanunen bağımsız ancak pratikte hükümetle içiçe olan Merkez Bankası gerçekten bağımsız hale getir­ildi. Önce Kanada, Avustralya ve İskandinavya ülkelerinde, ardından da Şili ve Singapur gibi pek çok gelişmekte olan ülkede merkez bankalarının özerkliği kanunla garanti altına alındı.

Bu gelişmelere paralel olarak bütün dünya ülkelerinde bütçe açıklarını azaltmak için hem kanuni, hem kurumsal hem de pratik tedbirler alındı. Avrupa ülkeleri bu konuda daha da ileriye giderek Avrupa Para Birliği kapsamında ülkelerin bütçe açıklarını sınırlayan uluslararası anlaşmalara imza attılar. A.B.D’de denk bütçenin bir anayasa maddesi haline getirilmesi bile görüşüldü. Geçtiğimiz yıl içinde bağımsız merkez bankaları kervanına bu gelişmeye direnen son büyük ülkeler olan İngiltere ve Fransa da katıldı. Son yıllarda yapılan seçim kampanyalarında sosyalist partilerin bile denk büçce ve düşük enflasyon vaadlerinde bulunduğu ve ekonominin dinamosunun devlet değil özel sektör olacağını ilan ettiği gözlendi. Bunun en çarpıcı örneğini de hiç şüphesiz yüz seksen derecelik bir dönüşle ‘tutumlu, disiplinli ve küçük dev­let’ söylemine sahip çıkan İngiliz İşçi Partisi ve İtalyan Komünist Partisi’nin devamı olan demokratik sol parti verdiler.

Gelişmekte olan ülkeler ise enflasyonla mücadele sırasında piyasalara güven vermek için özerk merkez bankaları ve düşük bütçe açıklarına ek olarak başka önlemlere de yer verdiler. Para birimlerinin değerini bir döviz yada döviz sepetine endekslediler. Bir yandan IMF ve Dünya Bankası bu ülkelerdeki istikrar paketlerine destek olurken bir yandan da merkez bankaları zor durumlarda birbirlerine destek olmaya başladılar. Önce Şili, ardından İsrail, sonra Arjantin ve Brezilya, en son olarak ta Filipinler, Rusya ve Polonya ekonomilerini uluslararası tecrübe ve itibar sahibi uzmanlara teslim ettiler. Bu deneylerin sonuçları çok olumlu oldu - Arjantin, Brezilya ve İsrail gibi yirmiotuz yıl kronik enflasyon yaşamış ülkeler, Polonya ve Yugoslavya gibi komü­nizmden yeni çıkmış ülkeler bile enflasyonu tek haneli rakamlara düşürmeyi başardılar. Bu ülkeler enflasyonu düşürürken büyüme hızlarını da 1980’li yıl­lardaki yetersiz seviyelerinden kurtardılar.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında enflasyonun önce yükselmesi, sonra da düşmesinin ardındaki en önemli sebepler hükümetlerin ekonomik ve sosyal poli­tikaları olmasına rağmen jeopolitik olaylar ve teknolojik gelişmelerin rolü de ihmal edilmemelidir. İkinci Dünya Savaşı sonrasında dünya ekonomi sahnesine hakim olan Keynesgil ekonomik teoriye göre hükümetler enflasyon ve işsizlik arasında tercih imkanına sahipti. Enflasyonun artmasına tahammül ederek işsizliği, işsizliğin artmasına tahammül ederek te enflasyonu azaltmak mümkündü. Ama 1970’lerin petrol bağlantılı ‘arz şokları’ bu teorileri alt üst etti. Petrol arzının OPEC kartelinin kontrolüne girmesi ve fiyatların katlanması petrol ithal eden ekonomilerini aynı anda hem enflasyon hem de yüksek işsizlikle karşı karşıya bıraktı. Bu günlerde de 1985’ten beri hızlanan bilgisayar devriminin 1970’lerdeki petrol şoklarının tam tersi bir ‘arz şoku’na yol açtıği görüşü yaygınlaşıyor. Bilgisayar ve haberleşme teknolojisinin başdöndürücü hızla ilerlemesi ve bu araçların üretimin her sektöründe yaygın olarak kulla­nılmasını sonucunda verimliliğin ekonomi genelinde önemli ölçüde arttığı gözleniyor. Öte yandan da teknlojik gelişme hızı ve uluslararası firmalar arası rekabet dolayısıyla teknolojik materyal fiyatları durmadan düşüyor. Bu da büyüme hızının yükselmesi, enflasyonun kontrol altında tutulması ve işsizli­gin azaltılmasını aynı anda mümkün kılıyor.

Hiç şüphesiz Türkiye’mizin de dünyadaki bütün bu gelişmelerden alacağı çok önemli dersler var. Artık düşük enflasyon sadece gelişmiş ülkeler için değil gelişmekte olan ülkeler için de standart hale geldi. Brezilya, Arjantin, Meksika, İsrail, Filipinler gibi eskinin şöhretli enflasyon muptelaları bile sonunda antienflasyonist savaşta başarıya ulaştılar. Dünyada Venezuela, Türkiye ve eski Sovyet cumhuriyetlerinin birkaçı dışında enflasyondan muzdarip ülke kalmadı. 1980’lerde ekonomisini çağın gereklerine uydurmakta Latin Amerika ülkelerinin önüne geçen ülkemizin bugünlerde bu yarışta geride kalmakta olduğu gözleniyor. Türkiye hem kurumlaşma konusunda hem de özel sektö­rün dinamizmi konusunda gelişmekte olan ülkelerin hemen hepsinden daha olumlu koşullara sahip. Ancak Türk siyasi sisteminin hem ülkenin günlük yönetiminde hem de toplumun geleceğe hazırlanmasında büyük eksiklikler içinde olduğu tekrar tekrar görülüyor. Belki de ülkemiz yetenekli, bilgili ve tecrübeli kişileri devlet içinde kilit karar noktalarına getirmekte yeterince başarılı olamıyor.

Son elli yılda çeşitli devletlerin yaşadığı tecrübelerden çıkarılacak en önemli derslerden biri şudur: Ülke ekonomisini siyasetçilerin eline teslim eden hiç bir ülkenin başı dertten kurtulmamıştır. Buna karşılık girişimcilerin önündeki engelleri kaldıran ve kamu kesimindeki ekonomik karar verme yetkisinin çoğunluğunu siyasetçilerden uzmanlara devreden ülkeler enflasyondan işsizliğe, büyümeden dış ticarete bütün ekonomik konularda başarıdan başarıya koşmuşlardır. Yazımızı ülkemizin 1980’lerin ortasındaki ekonomik momen­tumunu tekrar yakalaması dileğiyle bitiriyoruz.