Friday, May 31, 2002

Türkiye’nin Kısa Vadedeki Siyasi Geleceğine Tarihsel Perspektiften Bakış ve AKP Olayının Analizi

***

Türkiye son birkaç aydır Sayın Bülent Ecevit’in sağlığına endekslenmiş durumda. Koalisyon devam edecek mi? Bozulursa ne olur? Genel seçimler ne zaman olacak? Olası bir erken seçimde marjinal partilerden biri veya birkaçı yüksek performans gösterirlerse bir siyasi kriz yaşanır mı?

Türkiye'de 2003/2004 seçimlerine giden yolda siyasetin geleceği üzerine bazı analizler yapmak istiyorum.
Ancak bu konudaki çıkarımları sağlam, kapsamlı ve detaylı bir sistem içinde yapmak şart. Aksi halde karşıt görüşleri analitik şekilde değerlendirip bir konsensusa varmak zor olacak.

Bu yazımı bir sonuç ortaya koymak için değil açmak istediğim tartışmanın giriş bölümü olarak yazdım. Umarım ki analitik bir tartışma ortamı yaratmayı başarırım.

Önce referans yapmayı planladığım temel süreç ve parametreleri tanımlayayım. Toplumsal süreçlerden başlamak istiyorum: kanaatimce toplumların yaşamını belirleyen 4 paralel süreç var:
1. Teknolojik gelişme süreci,
2. Üretim araçları ve kapasitesinin gelişim süreci,
3. Toplumsal yapı ve toplumsal ilişkiler süreci, ve son olarak ta
4. Günlük siyasi, sosyal ve ticari olaylar.

Bu süreçler arasındaki etkileşim yüzde 95 oranında tek yönlü - yani teknoloji diğer üç süreci, üretim araçları toplumsal yapı ve günlük olayları, toplumsal yapı ise sadece günlük olayları etkiliyor genelde. Aslında bir geri besleme olmakla birlikte bunun ağırlığı tek yönlü temel etkiye göre çok az.

Siyaset, makroekonomik gelişmeler ve piyasanın durumu hep güncel olaylar kümesinin içinde. Siyasi alanda yapılan tartışmalar da bu alanı ilgilendiriyor. Ama güncel olayları sadece kendi içlerinde ve kendi geçmiş çizgilerine bakarak incelemeye çalışırsak yanılırız. Zira sürücü koltuğunda diğer üç süreç var.

Bu noktada tarih biliminin gelişimi üzerine bir dip not düşmek istiyorum ilgilenenler için. Tarih bilimi (ya da sanatı) bahsettiğim dört süreci yavaş yavaş keşfetti. Bizim Türk ulusu olarak takılıp kaldığımız "vakanüvislik", yani iktidarda olanların yaptıklarını anlatma aşaması sadece 4. süreci ele alır. Marx öncesi batı dünyası tarihçileri 3. ve 4. süreçleri ele alıyordu. Marx, 2. süreci tarih bilimine kazandırdı. 2. dünya savaşında 1. sürecin öneminin kavranmasının ardından da 1. sürecin 2. ve 3. süreç üzerindeki etkileri Hobsbawm gibi modern tarihçiler tarafından ele alınmaya başladı. Yani vakanüvislerden kurtulup bir an önce bütün vatandaşlarımızı 1. 2. ve 3. süreçler hakkında bilgilendirmemiz gerekiyor.

Süreçleri tanımladıktan sonra önemli olayları süreç tanımlarımla örtüştürmeye çalışayım. Bunu yapmanın en iyi yolu da örnekler vermek. Tarihte "devrim" olarak bilinen büyük çalkantılar genellikle 2. süreçteki değişimlerin 3. süreç tarafından reddedilmesi ile biriken baskıların aniden boşalmasını içerir. Örneğin 1630 İngiliz devrimi, veya 1789 Fransız devrimi veya 1860 Amerikan iç savaşı. Bazı toplumsal hareketler de vardır ki hem 2. hem de 3. süreçlerde büyük değişimler yapmayı hedeflerler. Japonya'daki Meiji restorasyonu, Rusya'da Çar Deli Petro'nun hamlesi, Çin'de komünizm altında yaşanan süreç ve Türkiye'de de Atatürk devrimi buna örnektir.

Bence dünya bugünlerde 1930'lardan beri 1. süreçte (teknoloji) gözlenen bir büyük değişimin 1970'lerden beri süren 2. süreç (üretim) üzerindeki etkilerini yaşıyor. 3. süreç (toplumsal yapı) ve 4. süreç (güncel olaylar) da diğer 2 sürecin çok güçlü rüzgarı ile savruluyorlar.

Türkiye'mize gelirsek, 1. süreçte zaten 800 yıldır yokuz. Başka ülkelerin 1. süreçte kat ettiği mesafenin sonuçlarını 2. süreçte geriden takip ediyoruz sadece. 2. süreçte daha sanayi çağını dahi tam yakalayamadan bilgi çağına savrulduk ve önümüzü görmeye çalışıyoruz. Ama daha da önemlisi, 3. süreç yani toplumsal yapımız Atatürk devrimlerinin bütün itici gücüne rağmen henüz Osmanlı İmparatorluğu'nun 600 yıllık mutlakiyet döneminde aldığı yaraları sarabilmiş değil. Türkiye’miz değil 1. ve 2. süreçteki yeni akımlara uyum sağlamak, taban / tavan bütünleşmesini bile sağlayabilmiş değil.

Toplum bilimleriyle ilgilenenlerin amacı öncelikle 3. süreçi yönlendirmek, yani yeni toplumsal düzenin kurulmasına yön vermektir. 1. süreci veri olarak alırız, 2. süreci hızlandırmaya gayret gösteririz ve 4. süreci dikkatle takip ederiz, ama esas faaliyet alanımız 3. süreçtir.

Şimdi Türkiye'de son zamanlarda olan bitenleri bu çerçeveden değerlendirelim. Siyasi partilerin söylem ve eylemleri, seçimler, krizler hep 4. sürecin parçalarıdır. Yalnız burada bir oluşumu diğerlerinden ayırmak gerek: AKP'nin son zamanlardaki çıkışı.

Türkiye'de 2. dünya savaşı sonrası toplumsal düzen olması gerekene oranla çok yavaş değişti. Bugün egemenlik alanında dört referans noktası var:
1. Türk Silahlı Kuvvetleri (“TSK”),
2. Birbiri ile iç içe geçmiş büyük sermaye - medya - finans sektörü cephesi,
3. Amerika Birleşik Devletleri ve onun uzantısı olan NATO, IMF ve Dünya Bankası,
4. Bu dörtlünün en yeni elemanı olan Avrupa Birliği.

Buradaki en önemli nokta şu ki, halk bu denklemde hiç yok. Ama bundan dolayı bugünkü siyasetçilere veya devlet kurumlarına kızmak çok yerinde değil, zira Türkiye'de son 500 yıldır durum böyle. Atatürk devrimi esasen bu dengeyi değiştirmeyi hedeflemişti. Uzun vadede egemenliği halka devretmek için başlatılan topyekün değişim programı ile önce dış güçler ve İstanbul devre dışı bırakıldı, sonra da askeri ve sivil bürokrasi yeni rejim tarafından baştan inşa edildi. Ancak 2. dünya savaşı sonrası konjonktürde iç ve dış etkenlerle yeni düzen yavaş yavaş aşındı ve toplumsaş düzen 19. yüzyılın sonundan çok ta farklı olmayan bir noktaya gelindi.

Bir noktada son 80 yılın hakkını vermek gerek : Türkiye 2. süreçte o günlerin çok çok ilerisinde, hem de Batı dünyası ile arayı bir miktar kapattı - Türkiye artık dünya standardında bazı mal ve hizmetler üretebiliyor. Ancak 2. ve 3. süreçler arasındaki kopukluk 80 yıl önce ne kadar kötü ise bugün de ona yakın seviyede kötü.

İşin ilginç yanı şu: Türkiye'de yukarıda uzun uzadıya bahsettiğim bu süreç analizinin içinde olan benim görebildiğim sadece üç nokta var: TSK, birkaç önde gelen sivil toplum örgütü (örneğin ARI Hareketi) ve AKP. TSK benim gördüğüm kadarıyla bu analizi aktif olarak yapıyor. AKP bilinçli olarak yapmıyor ama yapısı ve kendisini doğuran koşullar gereği organik olarak (veya bilinç altında diyebiliriz) bu süreci yaşıyor. Sivil toplum örgütleri ise son on yıldır bilinç altında, son bir yıldır da bilinçli olarak bu analitik sürece girdi.

Türkiye'de elbette ki bilgi çağının yeni koşullarının getirdiği bazı etkiler var. Ama bunlardan önce dikkat edilmesi gereken nokta toplumsal yapının kemikleşmiş hali. Bugün Türkiye'de siyaset her vatandaşa eşit koşullarda açık değil. Siyasi partilere sıfırdan başlayarak katılıp bir şeyler yapmak isteyen herkes bunu birinci elden yaşıyor. Keza sermaye kesimi de öyle - Amerika ve Türkiye'de yasalar dahilindeki yollardan yeni zenginlerin oluşma hızına bir göz atmak yeter.

Hayata 18 yaşındaki bir kasaba veya gecekondu gencinin gözleriyle bakarsak yukarıdaki durumun ne derece ciddi bir ümitsizlik ve çaresizliğe yol açacağını iliklerimizde hissedebiliriz. Bu durumda yasa dışı işler bir kenara bırakılırsa gençlerin önünde sadece iki şans var: AKP ve çevresindeki toplumsal ağ ile TSK. Tabii ki TSK uzmanlık alanı, toplumsal rolü ve sayısal sınırları itibarıyla ancak sınırlı sayıda gence hitap edebiliyor.

AKP ise kendi içinde bir dünya. Daha doğrusu, bu dünya zaten 20-25 yıldır var da gerçekten ilk defa sivil toplum kurumları, sosyal ilişkileri ve ticari yapısına "realist" bir siyasi parti ilave ediyor. AKP çizgisinin ideolojisi, ilkeleri ve dünya görüşüne karşı olabiliriz. Ama AKP'nin toplumun diğer kurumlarının çoğuna oranla çok çok daha katılımcı olduğunu itiraf etmemiz gerek. Bu kesim son 80 yılın büyük bölümüne devlet mekanizmalarından dışlandığı için hem ticari, hem sosyal, hem de siyasi olarak bağımsız olarak gelişti. Bunun sonucu olarak ta diğer siyasi partiler, sivil toplum kuruluşları, sosyal gruplar veya çıkar gruplarına göre evrimin çok daha ileri bir basamağında.

AKP'nin dünyasında sermaye, medya, sivil toplum, sosyal kurumlar ve bireyler arasında çelişkiler, derin çatlaklar yok. Kimlik bunalımı çok ağır değil. Şüphe az. Dayanışma güçlü. Fırsat eşitliği arzulanan ölçüde olmasa da toplumun geri kalanından çok daha gerçek. Son olarak ta, AKP cemaati öyle bir noktaya geldi ki eğitimden sağlığa, uluslararası ilişkilerden sermayeye, sosyal dayanışmadan modaya, medyadan mühendisliğe kadar her alanda varlığını kanıtlamış durumda.

Bir başka önemli nokta da AKP'nin eski MSP'den farkı. Necmettin Erbakan sonuçta lider olarak diğer parti liderlerinden çok ta farklı değildi. Bir şahıs kültü oluşturmuştu ve siyasi liderden çok kült lideriydi. Toplumsal "elit"in içinden geliyordu. Tayyip Erdoğan ise gerçekten halktan biri. Yani Bill Clinton ve George Bush nasıl lider ise Erdoğan da o şekilde lider - bir hareketin beyni olmaktan çok dinamik bir organik yapının dünyaya açılan yüzü. Öne çıkan özellikleri karizması ve hızlı karar verebilme yeteneği. Bu nedenle, Tayyip Erdoğan'ın eğitim düzeyi, zekası, geçmişi çok önemli değil, zira AKP toplumsal bir olayın yüzeye çıkmış kısmı sadece. Tayyip Erdoğan olmasaydı başka bir lider bulunacaktı zaten.

Bu ahval ve şerait içinde öncelikle şunu söylemek gerek: AKP ile diğer partileri aynı kefeye koymak anlamsızdır. Erbakan "biz farklıyız" derken gerçekçi değildi - Erdoğan ise gerçekçi. 1950-55 Demokrat Parti ve biraz da 1983-87 Anavatan Partisi örneklerinde gördüğümüz gibi, derindeki toplumsal süreçlerin yüzeydeki görüntüleri olan partiler 3. sürecin parçası olmaları itibarıyla 4. sürece sınırlı partilerin tozunu atabiliyorlar.

Bence bu analiz AKP'nin neden Türkiye'nin dört referans noktasından icazet almadan yoluna devam edebildiğini de açıklıyor. AKP'nin icazete ihtiyacı yok çünkü toplumsal değişime rağmen değil toplumsal değişim nedeniyle var. Kırdan kente göç etmiş, ekonomik durumu zayıf, sistemden dışlanmış, dinden başka sığınacak felsefesi olmayan kitlelerin ilacı haline geldi AKP. Ayrıca Milli Görüş hareketinin eski partilerinin aksine temel hedefi ekonomi, yani taraftarlarının hayat standardını sadece kısa değil uzun vadeli olarak ta yükseltmek.

Bir yanlış anlama olmasın - Türkiye'nin bir AKP seline kapılmasının kaçınılmaz olduğunu iddia etmiyorum. Kanaatimce AKP'nin potansiyel erişim kitlesi aslında Türk toplumunun yüzde 30 ile 40'ı arasında. Ancak zihniyet devrimini başarmış olan başka bir toplumsal hareket ortaya çıkmadıkça AKP'nin önü açık.

Eğer siyasetteki diğer oyuncular ciddi bir alternatif ortaya koymazlarsa 2003/2004 genel seçimlerinin oy dağılımı muhtemelen yüzde 35 AKP, yüzde 20 DYP, yüzde 15 CHP gibi bir sonuç olacak. Meclise ya 3, ya da 4 (MHP) parti girecek. AKP de 550 milletvekilliğinden 350-400 adedini alarak tek başına iktidar olabilecek.

Son zamanlarda pek çok kanaat önderinin belirttiği gibi, AKP "nasılsa iktidar yapılmaz" diye varsayma lüksümüz yok. Sadece güncel siyasi alanda at oynatan, uzun vadeli toplumsal süreçlerden güç almayan partiler altını çizdiğimiz dört referans noktası tarafından devre dışı bırakılabilirler ama AKP için kanaatimce bu ihtimal pek yok. Askeri müdahaleler dünyada tarih boyunca hemen her zaman zaten zayıflamakta olan iktidarları daha hızlı devirmek içn yapılmıştır, yükselen toplumsal hareketlerin önünü kesmek için değil. Eğer AKP bir seçimde Meclis çoğunluğunu ele geçirirse iktidar olacaktır. Tayyip Erdoğan yine siyasetten yasaklanabilir, parti tekrar kapatılabilir ama yeni partiler ve liderler gelecektir muhakkak. 2003'te olmazsa 2005'te, o da olmazsa 2007'de veya 2009'da. AKP toplumda öne çıkarken onu suni şekilde devre dışı bırakmak olsa olsa seçmen nezdinde geri teper. Seçmenin istediği iktidarı seçmesinin önü de ancak sınırlı bir zaman için ertelenebilir.

Üstelik AKP'nin iktidara geldiğinde ABD ve AB ile bir sorun yaşayacağını da sanmıyorum. ABD'nin Suudi Arabistan'dan Fas'a, Katar'dan Malezya'ya, Pakistan'dan Ürdün'e kadar çeşitli İslami rejimlerle çok yakın ilişkileri var. AKP de taraftarlarının hayat standardını yükseltmenin ABD ile çekişmeden değil ticaretten geçtiğini anlamış durumda. AKP ABD'ye pekala alternatif, ılımlı İslamcı bir Türkiye modeli sunabilir.

AB'ye gelince, AKP iki değişik açılım yapabilir. Birinci seçenek, iç muhaliflerini pasifize etmek amacıyla AB'nin bütün koşullarını hızla kabul edip bir an önce AB'ye üye olmaya çalışmak. İkincisi de AB'nin Türkiye'de doğulu kimliğine daha fazla sahip çıkan ve AB kapısını fazla aşındırmayan bir iktidar ile rahat edeceğini hesap ederek AB'nin içinde değil ama yanında ve onunla uyum içinde bir İslamcı Türkiye modeli ortaya koymak. Ama iki senaryo altında da AKP ile AB arasında bir ihtilaf nedeni görmek zor.

Tarihsel süreçlerin bilincinde olan grupların eğer AKP'nin yükselişinden memnun değillerse daha kapsamlı ve etkili stratejiler geliştirmeleri gerekmektedir. ARI Hareketi örneğinde olduğu gibi, gençliği mobilize etmek içim yola çıkmak ve konu bazında çözümler üretecek kurumları yaratmak iyi bir başlangıç ama buna ek olarak her Türk vatandaşının rahatça girip kendine yer bulabileceği bir yapıyı da oluşturmak gerekiyor. Toplumsal değişimin bütün alanlarında ortaya çıkardığı sorunları çözmeye aday bir sistemin tasarımı gerek. Uzun lafın kısası, yapacak iş çok.

Kanaatimce bugün Türkiye'nin ihtiyacı 55. siyasi parti değil. AKP gibi tabana hakim, ama ona Atatürkçü, dinamik, katılımcı ve çağdaş bir alternatif sunabilecek bir harekete ihtiyaç var. Bu yolda uzun vadede sivil toplum örgütlerine ve profesyonellere çok iş düşecek gibi görünüyor. Bu çerçevede, kısa vadede siyasette ne olacağına odaklanmak yerine uzun vadeli planlar oluşturup uygulamaya konsantre olmakta yarar olduğunu düşünüyorum.
Türkiye’de Gelişme ve Toplumsal Uzlaşma

***

Türkiye son 15 yıldır ekonomik, siyasi ve sosyal alanda arzuladığı gelişme performansını yakalayamamıştır. Bunun nedenlerinin tartışılması hem Türk siyasetinin hem de Türk fikir hayatının gündeminde 2001 krizinden beri birinci sırayı almış durumdadır.

Arzuladığımız performansı neden yakalayamadığımız sorusunun cevabını ararken bize en fazla ışık tutacak verilerden biri aynı dönemde daha başarılı performans göstermiş olan benzer ülkelerin tercihleri olacaktır. Bize benzediği halde bizden daha iyi performans göstermiş olan ülkeler hangileridir? İlk akla gelenler muhtemelen İspanya, Portekiz ve Yunanistan olacaktır.

1970’li yılların başında Türkiye ne kişi başına milli gelir gibi nicel kriterler, ne de insan hakları, hayat kalitesi gibi nitel kriterler bakımından İspanya, Portekiz ve Yunanistan’ın fazla gerisinde değildi. Bundan 15 yıl önce de, diğer üç ülke Avrupa Birliği üyesi olduğu halde aramızdaki farklar azdı. Oysa bugün, üç ülke de dünya ekonomik gelişme sıralamasının üst sıralarına tırmanmış iken Türkiye birinci ve üçüncü dünya arasında ortalarda bir yerlerde sıkışmış durumdadır.

Bu konuda sıkça ortaya atılan bir teori bu ülkelerin yüksek performanslarını Avrupa Birliği üyeliğine borçlu olduklarıdır. Ancak bu iddiayı desteklemeyen önemli bazı veriler var elimizde. Birincisi, İspanya ve Portekiz’in hızlı gelişme performansının Avrupa Birliği üyeliğinden on yıl önce başlamış olması. İkincisi, Yunanistan’ın yirmi yıldır Avrupa Birliği üyesi olduğu halde hızlı gelişmeyi sadece son on yılda yakalamış olması. Üçüncüsü de Türkiye’nin aksine, pek çok Doğu Avrupa ülkesinin 1990’ların başında, Avrupa Birliği üyeliği henüz ufukta bile değilken ciddi birer sıçrama yapmış olmaları.

Kanaatimce bütün bu ülkelerin gelişme sürecini hızlandıran temel faktör toplumsal uzlaşmalarını sağlanmış olmalarıdır. Toplumsal uzlaşma kavramını en iyi tanımlayan ifadelerden biri “değişik yönlere koşan insanları birbirlerine engel olmadan bir sistem içinde tutabilmek” olabilir. Bu çerçevede, rejim tartışmasını geride bırakmak isteyen ülkelerin atması gereken ilk adım genellikle çoğulculuk ilkesi üzerinde anlaşmaktır.

İspanya Franco rejimi sonrasında toplumsal uzlaşmayı bir hamlede yakalamayı başarmıştır. Portekiz de Salazar’dan sonra benzer bir performans göstermiştir. Yunanistan Albaylar Cuntasi’nın devrilmesinden sonraki ilk denemede ancak yarı yola gelebilmiş; uzlaşma sürecini on beş sene ağır aksak ilerledikten sonra 1990’ların başında tamamlayabilmiştir. Doğu Avrupa’nın hemen hemen bütün ülkelerinde de komünizmin yıkılmasından sonra hızlı bir şekilde (ve ciddi bir dış destek ve yönlerdirme altında) demokrasi ve serbest piyasa ekonomisi ekseninde yeni bir toplumsal uzlaşmaya ulaşılmıştır.

Toplumsal uzlaşmanın ekonomik, sosyal ve siyasi gelişme üzerinde bu kadar büyük etkisi olmasının nedenlerini dikkatle irdelemekte yarar vardır. Bilimden sanata, ticaretten spora, hukuktan mühendisliğe pek çok alandaki ilerlemelerden açıkça anlaşılıyor ki insan aklı uygun fırsatlar verildiğinde gerçekten mucizeler yaratabilmektedir. Ancak insanlar akıllarını ancak sınırlı sayıda faaliyete odaklayabilirler. Bu nedenle de toplumsal uzlaşmayı yakalayamamış, hala rejim tartışması yapmakta olan ülkelerde bireylerin ekonomik gelişmeye odaklanması çok zor olmaktadır. En değerli insan kaynağını rejim tartışmalarına ayıran bir ülkenin uluslararası rekabetçi ekonomik düzen içinde arzuladığı performansı gösterememesine de şaşmamak gerekir.

Toplumsal uzlaşma ile ekonomik gelişme arasındaki bağlantı insan kaynaklarının etkin kullanımı dışında ikinci bir faktöre de bağlı olabilir: azalan risk maliyetleri. Rejim tartışmasının bittiği bir ülkede bireyler davranışlarına toplumun ne yanıt vereceği konusunda daha kesin öngörülere sahip olma şansını yakalamaktadır. Bu da belirsizliğin azalmasına yol açmaktadır. Ortak bir referans noktasına sahip olan bireyler de birbirlerine daha kolayca güvenebilmektedir. Birbirlerine güvenen ve birey/toplum ilişkilerinin geleceğinden endişe etmeyen bireyler kendilerinin ve ailelerinin maddi gelişimi yolunda daha uzun vadeli planlar yapabilirler. Bireylerin uzun vadeli plan yapabilme imkanları da toplumun uzun vadeli bir optimizasyona ulaşmasını kolaylaştırır.

Bu teorik analiz son yirmi yılda pek çok ülkenin tecrübeleriyle de desteklenmiştir. İspanya, Portekiz ve Yunanistan’ın daha hızlı bir gelişme trendine ulaşmaları toplumsal uzlaşmayı sağlamalarını takip etemiştir. Son yıllarda da Doğu Avrupa ülkeleri İspanya, Portekiz ve Yunanistan’ın açtığı yoldan ilerlemektedir. Avrupa kıtası dışında da Kore, Güney Afrika ve Meksika gibi örnekler göze çarpmaktadır. Bütün bu ülkelerde toplumun büyük kısmının çalışmalarını ekonomik gelişmeye yoğunlaştırması ancak rejim tartışmaları bir yana bırakıldıktan sonra gerçekleşmiştir. Cezayir, Nijerya, Endonezya gibi pek çok ülkede ise toplumsal uzlaşma yokluğundan dolayı ekonomik krizler derin siyasi ve sosyal krizlere yol açmış, zengin doğal kaynaklara rağmen ekonomik gelişme süreci kalıcı olmamıştır.

Toplumsal uzlaşmanın iki yapı taşı vadır: hukuk ve etik. İyi çalışan bir hukuk sistemi ve etik değerlere sahip ülkelerde ekonomik gelişme kısa vadede olmasa bile orta vadede mutlaka hızlanmaktadır. Önce hızlı bir ekonomik gelişmeye odaklanarak hukuk ve etik konularınu ihmal eden ülkelerde ise ekonomik krizler geçici değil kalıcı olmatadır. “Şu anda fakiriz, toplum düzeni, hukuk ve etik gibi meselelerde ancak zenginleşince mesafe katedebiliriz” görüşünün yanlışlığı tarihe bakınca çok net olarak görülmektedir.

Türkiye’nin içinde ve dışındaki hemen herkes Türkiye’nin büyük bir ekonomik potansiyeli olduğunda birleşmektedir. Yukarıda üzerinden geçtiğim teorik analiz ve örneklerden hareketle benim kanaatim bu potansiyelin bir türlü realiteye dönüşememesinin temel nedeninin toplumsal uzlaşmanın sağlanamaması olduğudur.

Milletlerin hayatında 15 yıl çok uzun bir süre değildir. Birkaç nesil sonra geriye bakıldığında 1987-2002 döneminin kayıp yıllar olarak göze çarpması çok önemli bile olmayabilir. Yeter ki bu dönemden gerekli dersleri alalım ve doğru yönde ilerlemeye başlayalım.

Bugün Türkiye’deki bütün farklı düşüncedeki kanaat önderleri bir masanın etrafına oturup uzlaşma çerçevesini çizmek için çalışmaya başlamak zorundadırlar. İspanya’da 1970’lerin ikinci yarısında birkaç ayda yapılan bu iş, Türkiye’de de pekala birkaç ayda yapılabilir. Türk aydınlarının üzerine düşen görev budur. Toplumsal uzlaşmayı bulmak sadece siyasetçilere bırakılamayacak kadar önemli bir iştir. Kendilerinin ve sonraki nesillerin esenliğini düşünen bütün kanaat önderleri için harekete geçme vakti gelmiş durumdadır.

Eğer Türk vatandaşları olarak ekonomik gelişmeyi hızlandırmak istiyorsak birinci önceliğimiz toplumsal uzlaşmayı yakalamak olmalıdır. Bireysel alan – kamusal alan sınırını nasıl çizeceğiz? Kamusal alanı nasıl katılımcı ve demokratik bir şekilde yöneteceğiz? Değişik hayat görüşlerine sahip gruplar hangi ortak paydada buluşacak? Bu soruların cevabını hep birlikte verip, önce Anayasa’mıza ve kanunlarımıza, sonra da tek tek bireysel etiğimize yansıtmak durumundayız.

Ben gelecekten umutluyum. Bence Türk halkı geçmişten gerekli dersleri almıştır ve toplumsal uzlaşmayı aramaya hazırdır. Ancak toplumsal uzlaşma büyük bir tasarım işidir. Amerika Birleşik Devletleri’nin 1780’lerde, Batı Avrupa ülkelerinde İkinci Dünya Savaşından sonra, Doğu Avrupa ülkelerinde de geçtiğimiz birkaç yılda olduğu gibi Türkiye’nin başlıca kanaat önderlerinin bir araya gelerek bu tasarımı yapmalarına ihtiyaç vardır. Türk halkı bu misyonu vermeye artık hazırdır ve görevi almaya hazır olan tasarımcılarını beklemektedir.