Saturday, December 14, 2002

Türkiye'de Enerji Yatırımlarının Finansmanı

(2. Ulusal Enerji Forumunda yapılan konuşmanın metni)


Enerji sektörünün finansmanı Türkiye'de uzun süredir hararetle tartışılmış olan bir konudur. Sektörün özelleştirilmesinin ilk gündeme geldiği 1990'lı yılların başından beri gerek Türkiye'deki bürokratlar, işadamları, profesyoneller ve hukukçular tarafından, gerekse uluslararası enerji şirketlerinin çalışanları tarafından bu konu üzerinde ciddi emek, zaman ve para harcanmıştır. Ancak maalesef Türkiye'nin son on yılda bu konuda başarılı bir çizgide ilerlediğini söylemek çok zordur. 1990'lı yılların başında çıkılan yolda çok ciddi siyasi, ticari ve hukuki sorunlar yaşanmış; sonuç olarak tasarlanan projelerin büyük bir kısmı gerçekleştirilememiştir. Çok sayıda yabancı stratejik yatırımcı, banka, danışman ve hukuk firması Türkiye üzerinde ciddi çalışmalar yaptılarsa başarıya ulaşan proje sayısı çok az olduğu için uluslararası enerji sektörünün Türkiye'ye ilgisi giderek azalmıştır.

Enerji sektöründeki hayal kırıklıkların nedenleri şu şekilde özetlenebilir:
- Hukuki sorunlar
- Sık sık yaşanan mevzuat ve model değişiklikleri
- Siyasi iktidarların uzun vadeli bir strateji geliştirememeleri
- Kamu sektörünün enerji ile ilgili birimlerinde koordinasyon eksikliği
- Saydamlık eksikliği

Türkiye enerji sektörünün hukuk tarafına aslında uzun yıllar boyunca çok emek vermiştir. Bu uğurda birkaç kez Anayasa değişikliğine bile gidilmiştir. Ancak önemli bir zihniyet yanlışından dolayı bu çabalar sonuca ulaşamamıştır. Hukuk konusundaki çalışmalar doğru çalışan bir sistem kurulmasından ziyade yatırımcıların teşvikine odaklanmıştır. Ancak unutulmamalıdır ki dünyada başarılı teşvik öyküleri çok az, ancak başarılı tasarım öyküleri çok fazladır. Yatırımcılar ve danışmanlarını bir sektöre çeken temel faktör sektördeki teşvikler değil sektörün sağlıklı çalışmasıdır. Bu da ancak doğru tasarım ile yapılabilir.

Sektörde yaşanan hukuki sorunların en önemlilerinden biri başta Danıştay olmak üzere idari yargının genel yaklaşımıdır. İdari yargının süreçleri uzatma eğilimi ve net çözümler yaratmak yerine uzun teknik tartışmalara girme eğilimi sektörü ciddi olarak sıkıntıya sokmuştur.

Bunun yanı sıra sık sık yaşanan mevzuat ve model değişiklikleri de yatırımcılar ve danışmanlarının kafasını karıştırmıştır. Sektörde özelleştirme sonrası ortaya nasıl bir sistem çıkacağına ilişkin bir öngörü olmadan başlanan özelleştirmeler başarıya ulaşamamıştır. Bunda hiç şüphesiz siyasi partilerin hiçbirinin uzun vadeli bir enerji stratejisi geliştirememiş olmaları da önemli rol oynamıştır. Bu konuda kendi analitik çalışmaları olmayan siyasi partiler iktidara geldiklerine çeşitli endüstri oyuncuları tarafından paniğe ve acele kararlar vermeye sevkedilmişlerdir.

Siyasi irade eksikliğine ek olarak kamu birimleri arasında ciddi bir koordinasyon eksikliği de gözlenmiştir. Enerji sektörünün geleceği ile ilgili tahminler konusunda Enerji Bakanlığı ile Devlet Planlama Teşkilatı arasında; özelleştirme konusunda ise Enerji Bakanlığı ile Özelleştirme İdaresi arasında sık sık görüş farklılıkları yaşanmıştır.

Saydamlık eksikliği sektörle ilgii uzun vadeli planların güvenilirliğini azaltmaktadır. Türkiye'de uzun süredir ülkenin uzun vadeli enerji ihtiyacı ile değişik kamu kuruluşları tarafından çelişkili rakamlar ortaya atılmıştır. Bu rakamların arkasındaki analitik çerçeve açıklanmadığı için hangisinin daha güvenilir olduğu konusunda kamuoyunun bir görüş oluşturması mümkün olmamıştır. Elbette ki ülkenin enerji ihtiyacına ilişkin tahminler ekonomik büyüme çizgisine paralel olarak zaman içinde değişmelidir. Ancak rakamlar ve arkalarındaki analitik çerçeve ne kadar saydam olursa bu değişikliklerin bir güven eksilmesine yol açmadan yapılabilmesi o kadar kolaylaşacaktır.

Bütün bu sorunlar sonrasında enerji sektöründe hemen hiç kimsenin kuralları tam olarak anlamadığı ve hemen hiç kimsenin verilere tam olarak hakim olmadığı bir düzen ortaya çıkmıştır. Sektör üzerinde uzun yıllardır çalışmış kamu ve özel sektör görevlilerini bile çok zorlayan bu ortam, yabancı yatırımcıların işini neredeyse imkansız hale getirmiştir.

Sektördeki bütün bu karışıklıklara rağmen kamuyoundaki genel kanı sektörün ana sorununun kaynak sorunu olduğudur. Sektörün sağlığına kavuşabilmesi için bu kanının değişmesi gerekmektedir. Zira pek çok başka sektör gibi enerji sektöründe de Türkiye'nin bir kaynak sorunu yoktur. Sorun bir tasarım sorunudur. Bu çerçevede önce ortada neden bir kaynak sorunu olmadığını, ardından da neden ve nasıl bir tasarım sorunu olduğunu açıklamaya çalışacağım.

Türkiye'de uzun süre kaynağın nereden geleceği sorusunun yanıtı "büyük ölçüde dış kaynaklardan" olmuştur. Ancak pek çok ülkedeki başarılı örnekler göstermiştir ki sorunun yanıtının "büyük ölçüde yerel kaynaklardan" olması gerekmektedir.

Türkiye'de enerji sektörü yatırımları için ciddi oranda yerel kaynağın mobilize edilemeyeceği görüşünün iki temel dayanağı olagelmiştir. Birincisi Türkiye'deki toplam tasarruf miktarı, ikincisi ise Türk mali sektörünün durumudur. Ancak bu iki konu da derinlemesine incelendiğinde enerji sektörü için ciddi yerel kaynakların mobilize edilememesinin yegane sebebinin mali sektördeki yanlış tasarım olduğu anlaşılmaktadır.

Türkiye, Cumhuriyet döneminde ortalama olarak milli gelirinin yüzde 20'sini tasarruf etmiştir. Bugünkü milli gelir rakamlarımızla bu olası tasarruf miktarı yaklaşık yılda 40 milyar dolar etmektedir. Özel sektör ve kamu sektörünün dış borçlarına yılda toplam 10 milyar dolar faiz ödendiği düşünülürse geriye 30 milyar dolar kalmaktadır. Bu 30 milyar dolar ile çok ciddi projeler finanse edilebilir.

Türkiye'nin son on yılda yaşadığı temel sorun tasarrufların uzun vadeli yatırımlara yöneltilememesidir. 1923-1990 döneminde düzenli olarak ulusal tasarrufların yarıdan fazlası uzun vadeli yatırımlara yöneltilirken bu rakam son yıllarda çok azalmıştır. Bu azalmanın temel nedeni kamu iç borçlanmasının çok yüksek faizlerle yapılmasıdır. Yüksek faiz ekonomik dengeleri bozmakta, normalde yatırımlara gitmesi gereken kaynaklar kamu sektörüne aktarılmakta, kamu sektörü de bu kaynakları yatırım değil cari harcamalar için kullanmaktadır.

Türk bankalarının yatırım projelerine uzun vadeli kredi verebilmelerinin önündeki engel de kamu sektörünün iç borçlanma stratejisidir. Sağlam bir mevduat tabanı olan bankalar esasen ciddi miktarda vade riski alabilirler. Mevduatın vadesi sadece Türkiye'de değil bütün dünya ülkelerinde kısadır. Bankacılık da temelde kısa vadeli kaynaklarla uzun vadeli projeleri finanse etme sanatıdır. Ancak Türkiye ile diğer dünya ülkeleri arasındaki temel fark bankaların kamu kağıtları üzerinden ciddi miktarda vade riski almasıdır. Belli bir sermaye tabanı olan bir bankanın alabileceği vade riski sınırlıdır. Bu sınırlı riskin ne kadarı kamu kağıtları üzerinden alınırsa özel sektöre arta kalan vade riski o kadar azalır. Türkiye'de de eğer Hazine borçlanması bankalardan değil doğrudan halktan yapılıyor olsaydı bankaların uzun vadeli projeleri finase etme imkanları çok geniş olabilirdi.

Hazine borçlanmasına ek olarak banka bilançolarındaki yüksek miktardaki hisse senedi ve gayrımenkuller de bankaların proje finansmanına kaynak ayırmasını zorlaştırmaktadır. Zira hisse senetleri ve gayrımenkuller risk yapıları itibarıyla çok uzun vadeli kredilere benzerler. Bu nedenle de yüksek oranda hisse senedi ve gayrımenkul taşımak bir bankaya vade riskine çok benzer bir fiyat riski getirir. Bu risk de kamu kağıtlarında yüksek vade riski alınmasına benzer bir şekilde özel sektöre ve projelere ayrılabilecek uzun vadeli kaynak miktarını azaltır.

Elbette ki Türkiye'de enerji sektörünün finansmanın çoğu yerel kaynaklardan karşılanmalıdır demek dış kaynaklar çok az oranda kullanılmalıdır demek değildir. Türkiye'nin enerji sektöründeki yatırım olanakları o kadar büyüktür ki bunların yüzde sekseni yerel kaynaklardan karşılansa bile geri kalan projeler çok ciddi miktarda bir dış finansmana işaret eder. Bu dış finansmanın sağlanması çok da zor değildir.

Dünya finans piyasalarında hakim olan trendler incelendiğinde Türk enerji sektörü için çok ciddi miktarda kredi imkanlarının var olduğu görülecektir. Bunun temel nedeni enerji yatırımlarının genelde ithal ekipman ile yapılması, ithal ekipmanın da ihracatçı devletlerin ihracat kredi ajansları tarafından uygun maliyetlerle finanse edilmesidir. Örneğin 500MW'lik bir elektrik üretim tesisi yaklaşık 400 milyon dolara mal olur. Bu maliyetin yüzde 70'e yakını ithal girdidir. Kalan yüzde 30 sermaye olarak konduğu takdirde yüzde 70 için ihracat kredi ajanslarından LIBOR'un çok az üzerinde maliyetlerle 7 ila 10, hatta bazen 15 yıllık krediler temin edilebilir. Bu konuda Türkiye'de birkaç önemli başarı hikayesi vardır - ilk akla gelen örnekler enerji sektöründe ENKA-Intergen, Trakya ve Iskenderun projeleri, telekomunikasyon sektöründe ise Turkcell'dir. Türkiye'de gerçekleşen ve gerçekleşmeyen projeler karşılaştırıldığında finansman modelleri arasında fazla bir fark olmadığı göze çarpmaktadır. Demek ki eksiklik kaynak temini için model oluşturulması ve uygulanmasında değil, başka parametrelerdedir.

Türk tasarruf sisteminde nihai yatırımın yüzde 95'i kısa vadeli enstrümanlardadır. Ekonominin sağlıklı işleyebilmesi için bu oranın yüzde 50'ye, en azından yüzde 30'a çıkması gerekmektedir. Bu kaynaklar ihracat kredi finansmanı ile birleştiğinde sektörün finansman sorunları kolaylıkla çözülebilecektir. Eğer yerli sermaye, yerli bankalardan kredi ve ihracat kredi ajanslarının uzun vadeli fonları ile işe başlanırsa sektördeki şirketlerin birkaç yıl başarılı performans göstermelerinin ardından uluslararası piyasada hisse senedi ve tahvil ihracları da başlayacaktır.

Türk enerji sektöründe bir kaynak sorunu olmadığını gözlemledikten ve kaynakların nereden temin edilebileceğini değerlendirdikten sonra kaynakların hangi tasarım altında mobilize edileceği sorusuna eğilmeye çalışacağım.

1. Sektörel tasarımda hukuk birinci önceliktir. Her yatırımcı yatırdığı parayı getirisiyle birlikte geri alabilmek ister. Bunun teminatı da sağlam bir hukuk düzenidir.
2. Sektörün kurumsal yapısı nihai müşteriden ilk üreticiye kadar uzanan iyi çalışan bir nakit akışı zinciri oluşturacak şekilde düzenlenmelidir. Örneğin, elektrik kullanan müşterilerin yüzde 25'inin faturalarını ödemeyi reddettikleri bir sistem hangi kanunlar ve finansal yapılar uygulanırsa uygulansın başarısızlığa mahkumdur.
3. Şirketler sağlam bir özsermaye yapısına sahip olmalıdır. Hissedarların sermaye koymadığı bir şirkete hiç bir finansal kurum kredi vermez.
4. Projeleri yönetenler ve kredi alanlar ciddi ve tecrübeli yöneticiler olmalıdır. Sektörde yönetici olmanın kriteri servetin büyüklüğü veya devletle ilişkiler değil sektördeki uzmanlık olmalıdır.
5. Şirketler yabancı bankalardan kredi istemeden önce Türk bankalarından ciddi oranlarda kredi kullanıyor olmalıdırlar. "Ayinesi iştir kişinin (ülkenin), lafa bakılmaz" - yani hiçbir kredi analizi yerli bankaların pozisyonlarının yerini tutamaz.

Enerji sektörü üzerinde yapılan tartışmalarda kaynak sorunu gündeme geldikçe, mali sektörün, özellikle de yabancı bankaların yeni perspektifler getirmesi istenmektedir. Ancak kanaatimce sorunun çözümünü mali sektörden beklemek pek yerinde değildir. Zira mali sektörün ne enerji sektörüne, ne de diğer sektörlere yeni perspektifler getirmesi mümkün değildir. Mali sektörün ekonomilere katkısı son iki bin yıldır fazla değişmemiştir. Mali sektör sadece kaynakları doğru projelere doğru parametreler dahilinde aktarmakla yükümlüdür. Bu çerçevede, mali sektörün başarısı için yine binlerce yıldır değişmemiş olan iki temel ilke vardır:
1. Karlı yatırımlara yatırım yapma
2. Riske göre fiyatlama

Diğer bütün ülkeler gibi Türkiye'de de yerli ve yabancı bankalar ile diğer finans kuruluşlarının yapabileceği temel katkı bu iki ilkeyi uygulamaktır. Yani enerji sektörüne kaynak yemini sektörde karlı ve makul derecede riskli projelerin ortaya çıkmasına bağlıdır.

Sektörde karlılıktan bahsederken hem kısa, hem de uzun vadeli perspektife dikkat etmekte yarar vardır. Enerji sektöründe kurulacak şirketlerin kısa vadedeki nakit akışlarının belli güvenlik marjları çerçevesinde yeterli olması ve piyasa pozisyonlarının uzun vadede sürdürülebilir olması gerekir.

Enerji sektörünün bu sorunları gelişmiş ülkelerde de çok farklı değildir. California örneği göstermiştir ki bir ülke veya bölge ne kadar varlıklı ve piyasa ekonomisi ne kadar gelişmiş olursa olsun enerji piyasasının yanlış yapılandırılmasının maliyeti çok yüksek olabilir. Enerji sektörünün büyük ölçüde devlet mülkiyetinde, ya da en azından sıkı devlet denetiminde olması serbest piyasa ekonomilerinde çok yakın zamana kadar yaygın bir durumdu. Bu nedenle irili ufaklı, fakir zengin tüm ülkeler enerji sektörü özelleştirme ya da liberalizasyonundan geçmişlerdir. Başarısız California örneğine karşı başarılı İngiltere ve Almanya örnekleri bu süreçte doğru tasarımın önemini vurgulamıştır.

Dünya'nın diğer ülkelerinde edinilen tecrübeler ve finans sektörünün temel ilkelerini Türk enerji sektörüne uyguladığımızda karşımıza birkaç önemli parametre çıkar. Bunlardan birincisi şirketlerin optimal büyüklükleri, ikincisi de müşteriden üreticiye kadar uzanan nakit akım zincirinin sağlıklı çalışmasıdır.

Bütün diğer sektörler gibi enerji sektöründe de kurulan şirketler belli bir büyüklükte olmalıdır. Türkiye'de 20 üretim, 30 dağıtım şirketi olursa bunlardan pek çoğunun finansman bulması zor olacaktır. Nasıl ki Türkiye'de her sanayi segmentinde en fazla 4-5 şirket vardır, enerji sektörünün de bu şekilde bir yapıya kavuşturulması için gerekli adımlar atılmalıdır. Bu çerçevede üretim ve dağıtım segmentleri arasında konsolidasyona izin verilmesi de düşünülebilir.

Konuşmamı bitirken en önemli bulduğum kısmının tekrar altını çizmek istiyorum: Türk enerji sektöründe bir kaynak sorunu değil bir tasarım sorunu vardır. Sektörün yeniden yapılandırılması ve özelleştirme çalışmaları sırasında, çalışmalar sonunda ortaya çıkacak şirketlerin kendi ayakları üzerinde durabilen, karlı işletmeler olmasına dikkat edilmelidir. Ancak bu şekilde sektör devlete yük olmaktan kurtulabilir ve vatandaşlarımıza kaliteli hizmet sunar hale gelebilir.

Teşekkür ederim.
Orta Asya

***

Kasım 2002'de ilk defa Kazakistan ve Özbekistan'a gittim. Hayatımın en etkileyici gezilerinden biriydi.

Seyahatime Kazakistan'dan başladım. Türkiye'den Orta Asya'ya olan uçuşlar gece saatlerinde oluyor. Istanbul'dan saat 18:00 gibi havalanıp saat 03:00'da Almatı'ya indik.

Sovyet döneminde Alma-Ata olarak bilinen şehir bağımsızlıktan beri Almatı olarak anılıyor. Sabaha karşı otele geldiğimde yatağımın üzerinde büyük bir elma buldum. Elma isimli şehrinde bu şekilde karşılanmak beni çok duygulandırdı.

Almatı Doğu Avrupa şehirlerinin komünizmden hemen sonraki haline benziyor. Eski dönemlerde büyük bir imar hamlesi yaşamış, ancak binalar yirmi yılı aşkın bir süre oldukça bakımsız kalmış. Bağımsızlıktan sonraki dönemde petrol ihracatının artması ile yeni bir imar hamlesi başlamış durumda.

Petrol gelirleri Orta Asya çapında hızlı bir ekonomik gelişme yaratıyor. Sovyet döneminde komünist ekonomilerde petrol fiyatları dünya fiyatlarına endekslenmemiş ve düşük tutulmuş. Bu da zaman içinde Orta Asya ülkelerinden sanayi ağırlıklı diğer komünist ülkelere ciddi bir kaynak transferine yol açmış. Bağımsızlık sonrası petrol fiyatları dünya fiyatlarına endekslenince petrol gelirlerinde büyük artış görülmüş.

Orta Asya ülkeleri arasında en hızlı gelişme Kazakistan'da görülüyor. Bunda petrol ihracatı kadar ülkede uygulanan liberal ekonomi politikalarının da katkısı var. Düşük vergiler, düşük gümrük duvarları ve sınırlı bürokratik müdahale sayesinde girişimciler için ideal bir ortam sağlanmış.

Kazakistan'daki ekonomik ve ticari rejimi bir çeşit "devlet kapitalizmi" olarak tanımlamak mümkün. Hukuki zeminde serbest piyasa ekonomisinin ilkeleri geçerli, ancak yüksek düzeyli devlet görevlileri ve yakınlarının ticari hayatta önemli rolleri var.

Kazakistan kültürel açıdan Rus, yerli ve batı kültürlerinin bir birleşimi. Kazakların gerçekten çok acıklı bir tarihi var. Stalin döneminde göçebelikten yerleşik yaşama zorlanan milyonlarca Kazak'ın yarısına yakını fazlası yerleşik hayata geçiş sonrası ekonomik dengelerin bozulması ve hayvancılık sektörünün çökmesi üzerine açlık ve hastalıktan ölmüş. Sonraki dönemde eğitime büyük önem verilmesi sayesinde nitelikli bir insan gücü yaratılmış.

Kazakistan'da nufusun yüzde 45'ini Kazaklar, yüzde 40'ını ise Ruslar oluşturuyor. Bağımsızlıktan önce Rusların oranı yüzde 60 iken Rusya'ya göçler nedeni ile yüzde 40'a inmiş durumda. Ruslar genelde profesyonel sınıfı oluşturuyor. Rusların ayrılması ile boşalan yeri yavaş yavaş yabancılar doldurmakta. Serbest yatırım ve ticaret ortamı sayesinde başta Türkiye olmak üzere dünyanın pek çok ülkesinden girişimci, tüccar, mühendis ve işçiler Kazakistan'da çalışıyor.

Kazakistan’da resmi dil Kazakça olmakla birlikte şehirlerde ve iş dünyasında hakim dil Rusça. Rusça bilmeden Kazakistan'’a iş yapmak oldukça zor.

Kazakça aslında Türkçe’ye oldukça benzemekle birlikte farklı alfabe ve telaffuzdan dolayı benzerlikleri fark etmek biraz zaman alabiliyor. Dildeki sözcük dağarcığı Türkçe’ye yakın, ancak Türkçe ile karşılaştırıldığında Rusça ve Farsça kökenli sözcükler fazla ve Arapça kökenli sözcükler az. Dilin ritmi ve vurguları Türkçe’den oldukça farklı olduğu için kulak yavaş yavaş alışıyor ancak. Bir de ilginç ses kaymaları var: y yerine j, ş yerine s gibi.

Kazak halkı 1920’lerde kendi iradesiyle Latin alfabesine geçmiş, ancak Sovyetler Birliği’nde 2. Dünya Savaşı sonrasında uygulanan standartlaştırma politikası çerçevesinde kiril alfabesine geçmeye zorlanmış. Nufusun yarıya yakını Rus olduğu için bağımsızlıktan sonra diğer Orta Asya ülkelerinin aksine Latin alfabesine dönülmemiş.

Kazakistan'dan sonra Özbekistan'a geçtim. Özbekistan'a vardığımda adeta eve geldiğimi hissettim. Çeşitli kültürlerin bir karışımı olan Kazakistan'a kıyasla Özbekistan Türkiye'ye çok daha benzeyen bir ülke. Özellikle de Erzurum, Sivas, Konya, Kayseri gibi Selçuklu devletinin etkilerinin yoğun olduğu yörelerle Özbekistan arasında önemli benzerlikler var.

Özbekistan Kazakistan'dan daha az varlıklı bir ülke. Petrol, gaz ve altın kaynakları varsa da ihracatın milli gelire oranı çok daha düşük. Ayrıca Özbekistan komunizmden kapitalizme geçme konusunda daha az mesafe katetmiş bir ülke. Devletin tarım, enerji, madencilik ve finans başta olmak üzere ekonominin pek çok sektörü üzerinde mutlak hakimiyeti var.

Özbekistan ile Kazakistan arasındaki en önemli fark tarihten gelen toplum yapısı. Kazaklar komünist devrim öncesinde göçebe bir toplum oldukları için çok köklü bir çoğulculuk geleneği var. Özbekler ise her zaman şehir odaklı, merkeziyetçi bir tarım toplumu olmuşlar. İki kültür arasındaki farkı çok güzel özetleyen bir deyiş işittim: “Ne kadar Kazak bir araya toplanırsa toplansın hepsi bir ağızdan konuşur. Ama ne kadar Özbek toplanırsa toplansın sadece bir kişi konuşur”.

Çoğulcu kültürü nedeniyle Kazakistan’ın komünizmden kapitalizme geçişi daha kolay olmuş. Demokrasi olmasa da liberal bir rejim yerleşmiş durumda. Özbekistan’da ise mevcut durum komünist dönemden çok farklı değil.

Özbekistan temelde bir tarım ülkesi. Sovyetler Birliği döneminde tarım sektörüne önemli yatırımlar yapılmış ve Özbekistan Dünya’nın en büyük pamuk üreticilerinden biri haline gelmiş. Özbek pamuk tarlalarını sulamak için de Aral gölüne dökülen meşhur Amuderya ve Siriderya nehirlerinin suları kullanılmış. Aral gölünün hemen hemen tamamen kurumuş olmasının nedeni bu.

Özbekistan’ın başkenti Taşkent uzun yıllar bütün Orta Asya’nın merkezi olmuş. Bugün bu niteliğini yavaş yavaş kaybetmekte olsa da hala çok önemli bir şehir.

Taşkent esasen bir Rus koloni dönemi şehri. Rus işgali öncesinde de uzun bir tarihi olmasına rağmen büyük bir şehir haline gelmesi Rus döneminde olmuş. Sovyet döneminin sonlarında da Sovyetler Birliği'nin en büyük dördüncü şehri haline gelmiş. Şehirde irili ufaklı çok güzel yapılar var. Bir zamanlar Orta Asya'nın Paris'i olarak anılırmış. Şehirde oldukça uzun üç hatta sahip bir metro var. Ana yollar da Moskova gibi oldukça geniş.

Orta Asya’nın turistik öneme sahip şehirleri genelde Özbekistan’da. Eski Timur imparatorluğunun merkezi Semerkand ile Islam kültürünün en önemli merkezlerinden biri olan Buhara Taşkent’in batısında, Özbekistan sınırları içinde. Buna Kokand ve Hive gibi önemli orta çağ şehirleri de eklenebilir.

Orta Asya Cumhuriyetlerinde dolaşmak insanı sosyoloji konusunda düşünmeye itiyor ve Türkiye ile bazı karşılaştırmalar yapma imkanı veriyor.

Orta Asya’da laiklik ve kurumlaşma konusundaki adımlar komunistler devrim tarafından da Atatürk devrimine benzer şekilde atılmış. Afganistan'daki orta çağdan kalma yaşam standartları ile komşuları Özbekistan, Kırgızistan ve Tacikistan'daki durum karşılaştırıldığında (yüksek petrol ve gaz girdileri nedeniyle Kazakistan değerlendirme dışı bırakılabilir) laikliğin ekonomik ve sosyal gelişmişlik üzerindeki olumlu etkileri hemen ortaya çıkıyor. Ancak laikliğin kalıcı olarak yerleşebilmesi için demokratikleşmenin şart olduğu görülüyor. Zira demokratik bir tartışma ortamından yoksun ülkelerde muhalefet dini zemine sınırlı kalıyor.

Atatürk devriminin Türkiye'de hukuk düzeni konusunda katettiği mesafenin öneminin de altını çizmek gerekiyor. Zira kurumlaşma konusunda atılan adımların süreklilik kazanması için hukukun üstünlüğü ilkesinin yerleşmesinin şart olduğu gözleniyor. Aksi halde kısa bir dönem içinde siyasi güç elde edenler kamusal katma değeri kendi ellerine geçirmeye çalışabiliyorlar.

İnsan hakları ve demokrasi konusunda da Türkiye'nin ne kadar fazla yol katettiği de açıkça görülebiliyor. Altmış yıla yakın bir demokrasi tecrübesi sonrası Türkiye'de pek çok evrensel kavram oldukça sağlam bir şekilde yerleşmiş durumda. Orta Asya devletlerinde ise rejimin geleceği devlet başkanının şahsına odaklı.

Laiklik, kurumlaşma, hukuk düzeni, insan hakları ve demokrasi konularına ek olarak bir konunun ülkelerin yaşam standartlarında belirleyici bir rol oynadığı görülüyor: girişimcilik. Atatürk devriminin Türkiye'ye getirdiği en önemli kazanım hukuk devleti ise ikincisi de girişimcilik olmalı. Gerek Kazakistan gibi doğal kaynaklar zengini, gerekse Kırgızistan gibi doğal kaynaklar fakiri ülkelerden açıkça görülüyor ki zenginlik seviyesinden bağımsız olarak liberal ekonomi kalkınma hızını ciddi oranda artırabiliyor.

Fakat Türkiye’nin tüm kazanımlarına rağmen Orta Asya ülkelerine “ağabeylik” etmesi oldukça zor görünmekte. Başta Kazakistan olmak üzere tüm Orta Asya ülkelerinin Rusya ile çok sıkı ekonomik ve siyasi ilişkileri var. Ayrıca bu ülkeler Dünya ekonomisine hızla entegre olmakta. Bu noktada Türkiye’nin Avrupa Birliğ üyeliğinin önemi bir kez daha ortaya çıkıyor: AB üyesi olan bir Türkiye’nin bölgedeki kredibilitesinin çok artacağı açık. Nasıl ki Ispanya’nın Latin Amerika’da, özellikle ticari alanda, oynadığı rol Ispanya’nın AB üyeliğinden sonra arttıysa Türkiye’nin Orta Asya ülkelerinde oynayacağı rol de Türkiye’nin AB üyeliğine paralel olarak artacaktır.

Sonuç olarak seyahate meraklı olan vatandaşlarımıza Orta Asya’ya gitmelerini öneririm. Turistik yerleri ziyaretten sosyolojik gözlemler yapmaya, neşeli ve misafirperver bir insan kitlesi ile vakit geçirmekten Türk kültürünün diğer ucunu görüp inceleme olanağına kadar Orta Asya’nın insana sunacağı çok şey var.