Avrupa Birliği ve Türkiye - 17 Aralık 2005 Sonrası
***
17 Aralık 2004 Türkiye tarihinde çok önemli gün olarak anılacaktır. Bu tarih itibarıyla Avrupa Birliği Türkiye için bir hayal olmaktan çıkıp gerçeğe dönüşmeye başlamıştır. Türkiye’nin bir gün AB’ye tam üye olup olamayacağını kestirmek hala kolay değildir. Ancak tam üye olsun olmasın, artık Türkiye’nin Avrupa ailesinin bir parçası olduğu tescil edilmiştir.
Bu yeni durum Avrupa Birliği’nde Türkiye üzerine ciddi bir tartışma başlatmıştır. Türkiye hakkındaki olumsuz düşünceler Türkiye’nin üyeliği ciddiye alınmazken nezaket ya da gereksiz tartışmalara girmeme uğruna, genelde saklı tutulumaktaydı. Türkiye’nin üyeliğinin ciddi bir olasılık haline gelmesi Türkiye karşıtlarını fikirlerini açıklıkla ortaya koymaya zorlamıştır. Türkiye karşıtı eğilimlerin bir bölümü sahiplerinin başta ırkçılık olmak üzere çeşitli önyargılarından kaynaklanmaktadır. Ancak bir bölümünün samimi ve gerçekçi nedenlere dayandığı söylenebilir. Türkiye büyük ve nev-i şahsına münhasır bir ülkedir. Türkiye’nin AB’ye katılması AB’nin kendi iç meselelerini Doğu Avrupa ülkelerinin katılmasının yol açmadığı şekilde açığa çıkarmaktadır.
Türkiye-AB dinamiğini anlayabilmek için AB’nin yapısını ve süreçlerini iyi analiz etmek gerekir. AB’nin atası olan Avrupa Ekonomik Topluluğu (“AET”) ilk başta bir barış projesi olarak düşünülmüştür. Kalıcı barışın ekonomik entegrasyondan geçtiği şeklinde çok isabetli bir gözlem yapan 1950’lerin Avrupa liderleri bu yolda ilk adımları atmışlardır. Zaman içinde ekonomik entegrasyon derinleştikçe, önce hukuki sonra da siyasi entegrasyon ihtiyacı hissedilmeye başlanmış ve AET önce Avrupa Topluluğu, sonunda da Avrupa Birliği haline gelmiştir.
AB projesi bugünkü haliyle temelde yasama, yürütme ve yargıdan oluşan siyasi egemenliğin Avrupa ölçeğinde yavaş yavaş birleştirilmesini içermektedir. AB’nin yapısını ve süreçlerini analiz ederken yasama, yürütme ve yargı erklerinin temel fonksiyonlarını hatırlamakta yarar vardır.
Demokrasilerde yasamanın rolü toplumsal alanın ve ekonomik aktivitenin genel çerçevesini çizmek, vatandaşlık tanımlarını oluşturmak ve genel mali kararları vermek olarak özetlenebilir. Yürütme’nin sorumlulukları makro ekonomi, dış politika, eğitim, sağlık, kalkınma gibi alanlardaki uygulamalardır. Yargı ise bireyler, kurumlar ve devlet arasındaki her türlü ihtilafı çözmekle uğraşır. AB entegrasyonu bu üç alanda değişik safhalardadır.
· AB yasama alanında büyük ölçüde entegre olmuştur. Toplumsal alanın tasarımı ortak değerler, kurallar ve süreçlere dayalıdır. Ekonomik çerçeve ortaktır. Ulusal vatandaşlıklar gitgide tek bir Avrupa vatandaşlığına dönüşmektedir. Avrupa anayasası ile bu konularda ileri bir adım daha atılmaktadır. Ulusal parlamentolar kamu gelirleri ve kamu harcamaları haricindeki yetkilerini AB organlarına devretmişlerdir. Kamu maliyesi konusunda daha sıkı entegrasyon isteyen ve istemeyenler arasında çetin bir mücadele sürmektedir.
· Yargıda AB tam entegrasyonu başarmış durumdadır. AB ülkeleri artık tek bir hukuk sistemi olarak nitelenebilir.
· Yürütme alanında AB’nin en fazla orta derecede entegre olduğu söylenebilir. Para politikası ortaktır, ancak para birliğine katılmayan üyeler vardır. Göç politikasının ortak hale getirilmesi yönünde adımlar atıldıysa da buna da katılmayanlar bulunmaktadır. Dış politikada anlamlı bir birlik tüm çabalara rağmen sağlanamamıştır. Tarım politikası ortaktır, ancak ciddi problemlerle karşı karşıya olduğu için kökten bir yeniden yapılandırma geçirmesi muhtemeldir. Askeri alanda Avrupa ülkeleri için referans kurum hala bir AB organı değil NATO’dur. Eğitim, sağlık ve sosyal güvenlik politikaları ulusal seviyede belirlenmektedir. Kalkınmada ise AB genelinde ya da ulusal politikalardan ziyade bölgesel politikalara doğru bir trend gözlenmektedir. Genelde yürütme alanında entegrasyon momentumunun yavaşladığı söylenebilir.
AB’nin Türkiye hakkındaki tutumunu yine yasama, yürütme yargı alanları çerçevesinde inceleyebiliriz.
· Yargı alanında Türkiye’nin hali hazırda entegre olmuş AB yargı sistemine katılması konusunda bir muhalefet bulunmamaktadır. Türkiye zaten AB çatısı dışındaki Avrupa yargı organlarına (Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi gibi) katılarak entegrasyon konusunda mesafe katetmiştir.
· Yasama alanında genel ekonomik çerçeveye katılım konusunda emeğin serbest dolaşımı ve tarım dışında ciddi bir muhalefet yoktur. Türk vatandaşlarının ortak Avrupa vatandaşlığa katılması konusunda ise Avrupa kamuoyunda ciddi bir muhalefet gözlenmektedir. Kamu maliyesi konusunda da Türkiye’nin katılımının AB’ne çok fazla yük getireceği düşüncesi hakimdir.
· Yürütmede alanında ise AB zaten kendi içinde entegrasyonun erken bir safhasında olduğu için sadece Türkiye’ye özgü sorunlar azınlıktadır. Entegrasyonu ilerlemiş olan para ve göç politikalarına Türkiye’nin katılması istenmese de bunlar zaten Türkiye’nin önceliği değildir. Güvenlik ise Türkiye için hayati bir konudur. Türkiye’nin AB güvenlik şemsiyesine dahil edilmesi konusunda güçlü bir itiraz göze çarpmamaktadır.
Bu verilerden hareketle, Türkiye’nin AB ile entegrasyonundaki tartışmalı somut noktalar ortak vatandaşlık çatısı, kamu maliyesi (maddi transferler) ve tarım politikaları olarak özetlenebilir. Serbest dolaşım meselesi ortak vatandaşlık tanımının bir parçası olarak düşünülmelidir.
AB içinde Türkiye’nin kültürel olarak “Avrupalı” olmadığı yönünde bazı kesimlerden yoğun itirazlar gelmektedir. Ancak AB resmi organlarının 1999 yılında Türkiye’nin AB tam üyeliğine adaylığını ilan etmesinden, 2002 yılında aynı kararı teyit etmesinden ve 2004 yılında müzakerelere başlama kararı almasından sonra Türkiye’nin AB üyeliğinin kültürel sebeplerle durdurulması pratikte çok zordur. Son beş yıldır Türkiye’nin olası üyeliği konusunda gayet net kararlar alındıktan sonra üyelik müzekerelerinin kültür farklılığı gibi bir sebeple durdurulması AB’nin kendi hukuki ve siyasi yapısında ciddi sarsıntılara neden olacaktır.
Bu nedenle, tam üyelik müzakerelerini değerlendirirken soyut bir “Avrupalılık” tartışması yerine somut müzakere kalemlerine odaklanmakta yarar vardır. Türkiye ekonomik olarak istikrara kavuştukça ve AB ekonomisi ile daha fazla entegre oldukça Avrupa’da Türkiye karşıtı kültürel argümanların savunulması gitgide daha zor hale gelecektir. AET’nin AB’ye dönüşme sürecinde nasıl ki ekonomik entegrasyon siyasi entegrasyonu getirdiyse, Türkiye’nin AB’ye ekonomik entegrasyonunun derinleşmesi de siyasi entegrasyonu kolaylaştıracaktır.
Müzakerelerle ilgili yorum yapmaya başlamadan önce, Türkiye’nin Avrupa’dan olmazsa olmaz beklentilerini gözden geçirmekte yarar vardır.
· Ortak hukuk sistemine tam entegrasyon
· Ortak güvenlik şemsiyesine tam entegrasyon
· Ortak pazara tam üye olmak, yani ekonomik entegrasyona karar alma sürecinde de eşit haklara sahip bir ortak olarak katılmak
Türkiye’nin birinci öncelikleri olmalıdır.
Ortak hukuk sistemine tam entegrasyonumuz konusunda zaten hiç bir sorun yoktur. Ortak güvenlik şemsiyesi’ne Türkiye’nin katma değeri çok yüksek olduğu için orta vadede entegrasyon üzerinde bir uzlaşmaya varılması muhtemeldir. Ortak pazar konusunda ise Türkiye zaten gümrük birliği içinde olduğu için açıkta kalan tek nokta ortak pazarın karar alma mekanizmalarına Türkiye’nin katılabilmesidir. Aslında Hıristiyan Demokrat’ların “ayrıcalıklı ortaklık” şeklinde tanımlamak istediği ilişki bile muhtemelen konunun bu şekilde çözümlenmesine eşdeğerdir.
Avrupa ile ilişkilerimizde olmazsa olmazlarımız karşılanabiliyorsa, herhangi bir sebeple AB’ye tam üye olmasak da olumsuz bir senaryo ile karşı karşıya kalmayacağımız rahatlıkla söylenebilir. Bu durumda, müzakere masasına zaten makul bir pozisyonda ve zayıf sayılamayacak bir elle oturduğumuzu kavramalı ve kendimize güvenmeliyiz. Yukarıdaki analizde başlıca sorunlu alanlar olarak ortaya çıkan ortak vatandaşlık çatısı, kamu maliyesi ve tarım politikaları konularında karşılıklı menfaatler çerçevesinde mesafe almamız kuvvetle muhtemeldir.
AB’nin geldiği noktada Türkiye hemen yarın tam üye olabilse bile önemli bir kaynak aktarımı olmasını beklemek maalesef gerçekçi değildir. Türkiye, Yunanistan ve Portekiz’in avantajlı konumunu elde etme şansını 1970’lerde AET’ye tam üyelik başvurusu yapmayarak kaybetmiştir. Bu durum zaten geçen yıl tam üye olan ülkeler için de geçerlidir. Zaten doğrudan transferler AB üyeliğinin getireceği maddi menfaatlerin sadece bir bölümüdür. Kurumsal gelişmenin hızlanması, AB çatısı altında ortak projeler yürütme fırsatları ile bunun getireceği bilgi ve deneyim transferi, hukuk sistemine güvenin artması, yabancı sermaye girişlerinin artması, uluslararası yatırımcıların risk algılamasının iyileşmesi sonucunda borçlanma maliyetlerinin azalması ve Türk şirketlerinin Avrupa piyasasında eşit “yerli” oyuncular olarak rekabet edebilmesi gibi faktörler Türkiye’nin büyüme trendine doğrudan transferlerden çok daha fazla katkı yapacaklardır.
Serbest dolaşım konusu müzakerelerin hararetli bir alanını oluşturacaktır. Ancak Avrupa kamuoyu bugün demografik perspektiften Türkiye’yi gerçekçi olarak değerlendirememektedir. Demografik göstergelerin zaman içinde Türkiye lehine değişmesi kuvvetle muhtemeldir. On ya da onbeş yıl sonra göç yönünün Türkiye’den Avrupa’ya değil, Avrupa’dan Türkiye’ye olması dahi mümkündür. Türkiye nufusunun uzun vadede 90-95 milyon civarında dengeleneceği varsayılırsa Türkiye’nin nufus yoğunluğu Avrupa’nın çok altında kalacaktır. Türkiye’de kişi başına milli gelir 10,000 euro civarına ulaştığında bireyler açısından Avrupa’ya göçün riskleri getirilerini aşmaya başlayacaktır. Buna karşılık pek çok Avrupalı Avrupa’nın en önemli (ve en ucuz) metropollerinden biri olan Istanbul’da yaşamak isteyecektir. Avrupalı emekliler ucuz ve güneşli Akdeniz sahillerimize yerleşmek isteyeceklerdir. Bu nedenle zaman içinde serbest dolaşım ve göç meselesinde insiyatifin Türkiye’ye geçmesi mümkündür.
Türkiye’de kişi başına milli gelirin 10,000 euro’ya ulaşması da varılması zor bir hedef değildir. Milli gelir hesaplarında AB kriterleri kullanılınca zaten Türkiye’nin kişi başına milli geliri yüzde 30-35 yükselmiş görünecektir – İspanya, Portekiz, Yunanistan ve Doğu Avrupa da bu aşamadan geçmişlerdir. AB kriterleri çerçevesinde şu anki satın alma paritesi bazında kişi başına milli gelirimiz zaten 6,000 ila 7,000 euro civarında hesaplanmaktadır. Bu durumda 10,000 euro’yu 10 yıl içinde yakalamak çok zor değildir.
Tarım alanındaki müzakerelerin seyrinde de Türkiye’nin performansı belirleyici olacaktır. Tarımda verimliliğin artırılması ihtiyacı Türkiye’nin önemli bir sorunudur ve Türkiye bu konuda AB sürecinden bağımsız olarak ciddi bir insiyatif almak zorundadır. Eğer tam üyelik müzakerelerine paralel olarak tarım alanında makul bir gelişme sağlanabilirse, on yıl içinde tarım sektörünün entegrasyonu öncelikli bir konu olmaktan çıkabilecektir.
Türkiye bir yandan AB ile tam üyelik müzakerelerini yürütürken bir yandan da kendi içinde uzun vadeli politikalar geliştirmek zorundadır. 2001’de başlayan IMF destekli program sonuçta bir krizden cıkış ve normalleşme programıdır. Bu program başarıyla tamamlanmıştır. Önümüzdeki dönemde yola sadece bir isitkrar programı ile devam edemeyiz. Sıra eğitim, kalkınma ve istihdam gibi sorunların kapsamlı olarak ele alınmasına gelmiştir. AB’ye tam üye olduğumuzda da bu alanlarda kendi politikalarımızı geliştirme ihtiyacımız sürecektir.
AB artık Türkiye için bir hayal olmaktan çıkıp gerçeklik kazanmaktadır. Çok uzak olmayan bir gelecekte AB’ye tam üye olmamız artık ihmal edilecek derecede küçük bir ihtimal değildir – belki de tam üye olma ihtimalimiz olmama ihtimalimizden yüksek hale gelmiştir. Tam üye olsak da olmasak Avrupa ailesi içindeki yerimiz bellidir. Bundan sonra asıl mesele kalkınma mücadelemiz olacaktır. O konuda da top Avrupa’da değil bizdedir.
***
17 Aralık 2004 Türkiye tarihinde çok önemli gün olarak anılacaktır. Bu tarih itibarıyla Avrupa Birliği Türkiye için bir hayal olmaktan çıkıp gerçeğe dönüşmeye başlamıştır. Türkiye’nin bir gün AB’ye tam üye olup olamayacağını kestirmek hala kolay değildir. Ancak tam üye olsun olmasın, artık Türkiye’nin Avrupa ailesinin bir parçası olduğu tescil edilmiştir.
Bu yeni durum Avrupa Birliği’nde Türkiye üzerine ciddi bir tartışma başlatmıştır. Türkiye hakkındaki olumsuz düşünceler Türkiye’nin üyeliği ciddiye alınmazken nezaket ya da gereksiz tartışmalara girmeme uğruna, genelde saklı tutulumaktaydı. Türkiye’nin üyeliğinin ciddi bir olasılık haline gelmesi Türkiye karşıtlarını fikirlerini açıklıkla ortaya koymaya zorlamıştır. Türkiye karşıtı eğilimlerin bir bölümü sahiplerinin başta ırkçılık olmak üzere çeşitli önyargılarından kaynaklanmaktadır. Ancak bir bölümünün samimi ve gerçekçi nedenlere dayandığı söylenebilir. Türkiye büyük ve nev-i şahsına münhasır bir ülkedir. Türkiye’nin AB’ye katılması AB’nin kendi iç meselelerini Doğu Avrupa ülkelerinin katılmasının yol açmadığı şekilde açığa çıkarmaktadır.
Türkiye-AB dinamiğini anlayabilmek için AB’nin yapısını ve süreçlerini iyi analiz etmek gerekir. AB’nin atası olan Avrupa Ekonomik Topluluğu (“AET”) ilk başta bir barış projesi olarak düşünülmüştür. Kalıcı barışın ekonomik entegrasyondan geçtiği şeklinde çok isabetli bir gözlem yapan 1950’lerin Avrupa liderleri bu yolda ilk adımları atmışlardır. Zaman içinde ekonomik entegrasyon derinleştikçe, önce hukuki sonra da siyasi entegrasyon ihtiyacı hissedilmeye başlanmış ve AET önce Avrupa Topluluğu, sonunda da Avrupa Birliği haline gelmiştir.
AB projesi bugünkü haliyle temelde yasama, yürütme ve yargıdan oluşan siyasi egemenliğin Avrupa ölçeğinde yavaş yavaş birleştirilmesini içermektedir. AB’nin yapısını ve süreçlerini analiz ederken yasama, yürütme ve yargı erklerinin temel fonksiyonlarını hatırlamakta yarar vardır.
Demokrasilerde yasamanın rolü toplumsal alanın ve ekonomik aktivitenin genel çerçevesini çizmek, vatandaşlık tanımlarını oluşturmak ve genel mali kararları vermek olarak özetlenebilir. Yürütme’nin sorumlulukları makro ekonomi, dış politika, eğitim, sağlık, kalkınma gibi alanlardaki uygulamalardır. Yargı ise bireyler, kurumlar ve devlet arasındaki her türlü ihtilafı çözmekle uğraşır. AB entegrasyonu bu üç alanda değişik safhalardadır.
· AB yasama alanında büyük ölçüde entegre olmuştur. Toplumsal alanın tasarımı ortak değerler, kurallar ve süreçlere dayalıdır. Ekonomik çerçeve ortaktır. Ulusal vatandaşlıklar gitgide tek bir Avrupa vatandaşlığına dönüşmektedir. Avrupa anayasası ile bu konularda ileri bir adım daha atılmaktadır. Ulusal parlamentolar kamu gelirleri ve kamu harcamaları haricindeki yetkilerini AB organlarına devretmişlerdir. Kamu maliyesi konusunda daha sıkı entegrasyon isteyen ve istemeyenler arasında çetin bir mücadele sürmektedir.
· Yargıda AB tam entegrasyonu başarmış durumdadır. AB ülkeleri artık tek bir hukuk sistemi olarak nitelenebilir.
· Yürütme alanında AB’nin en fazla orta derecede entegre olduğu söylenebilir. Para politikası ortaktır, ancak para birliğine katılmayan üyeler vardır. Göç politikasının ortak hale getirilmesi yönünde adımlar atıldıysa da buna da katılmayanlar bulunmaktadır. Dış politikada anlamlı bir birlik tüm çabalara rağmen sağlanamamıştır. Tarım politikası ortaktır, ancak ciddi problemlerle karşı karşıya olduğu için kökten bir yeniden yapılandırma geçirmesi muhtemeldir. Askeri alanda Avrupa ülkeleri için referans kurum hala bir AB organı değil NATO’dur. Eğitim, sağlık ve sosyal güvenlik politikaları ulusal seviyede belirlenmektedir. Kalkınmada ise AB genelinde ya da ulusal politikalardan ziyade bölgesel politikalara doğru bir trend gözlenmektedir. Genelde yürütme alanında entegrasyon momentumunun yavaşladığı söylenebilir.
AB’nin Türkiye hakkındaki tutumunu yine yasama, yürütme yargı alanları çerçevesinde inceleyebiliriz.
· Yargı alanında Türkiye’nin hali hazırda entegre olmuş AB yargı sistemine katılması konusunda bir muhalefet bulunmamaktadır. Türkiye zaten AB çatısı dışındaki Avrupa yargı organlarına (Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi gibi) katılarak entegrasyon konusunda mesafe katetmiştir.
· Yasama alanında genel ekonomik çerçeveye katılım konusunda emeğin serbest dolaşımı ve tarım dışında ciddi bir muhalefet yoktur. Türk vatandaşlarının ortak Avrupa vatandaşlığa katılması konusunda ise Avrupa kamuoyunda ciddi bir muhalefet gözlenmektedir. Kamu maliyesi konusunda da Türkiye’nin katılımının AB’ne çok fazla yük getireceği düşüncesi hakimdir.
· Yürütmede alanında ise AB zaten kendi içinde entegrasyonun erken bir safhasında olduğu için sadece Türkiye’ye özgü sorunlar azınlıktadır. Entegrasyonu ilerlemiş olan para ve göç politikalarına Türkiye’nin katılması istenmese de bunlar zaten Türkiye’nin önceliği değildir. Güvenlik ise Türkiye için hayati bir konudur. Türkiye’nin AB güvenlik şemsiyesine dahil edilmesi konusunda güçlü bir itiraz göze çarpmamaktadır.
Bu verilerden hareketle, Türkiye’nin AB ile entegrasyonundaki tartışmalı somut noktalar ortak vatandaşlık çatısı, kamu maliyesi (maddi transferler) ve tarım politikaları olarak özetlenebilir. Serbest dolaşım meselesi ortak vatandaşlık tanımının bir parçası olarak düşünülmelidir.
AB içinde Türkiye’nin kültürel olarak “Avrupalı” olmadığı yönünde bazı kesimlerden yoğun itirazlar gelmektedir. Ancak AB resmi organlarının 1999 yılında Türkiye’nin AB tam üyeliğine adaylığını ilan etmesinden, 2002 yılında aynı kararı teyit etmesinden ve 2004 yılında müzakerelere başlama kararı almasından sonra Türkiye’nin AB üyeliğinin kültürel sebeplerle durdurulması pratikte çok zordur. Son beş yıldır Türkiye’nin olası üyeliği konusunda gayet net kararlar alındıktan sonra üyelik müzekerelerinin kültür farklılığı gibi bir sebeple durdurulması AB’nin kendi hukuki ve siyasi yapısında ciddi sarsıntılara neden olacaktır.
Bu nedenle, tam üyelik müzakerelerini değerlendirirken soyut bir “Avrupalılık” tartışması yerine somut müzakere kalemlerine odaklanmakta yarar vardır. Türkiye ekonomik olarak istikrara kavuştukça ve AB ekonomisi ile daha fazla entegre oldukça Avrupa’da Türkiye karşıtı kültürel argümanların savunulması gitgide daha zor hale gelecektir. AET’nin AB’ye dönüşme sürecinde nasıl ki ekonomik entegrasyon siyasi entegrasyonu getirdiyse, Türkiye’nin AB’ye ekonomik entegrasyonunun derinleşmesi de siyasi entegrasyonu kolaylaştıracaktır.
Müzakerelerle ilgili yorum yapmaya başlamadan önce, Türkiye’nin Avrupa’dan olmazsa olmaz beklentilerini gözden geçirmekte yarar vardır.
· Ortak hukuk sistemine tam entegrasyon
· Ortak güvenlik şemsiyesine tam entegrasyon
· Ortak pazara tam üye olmak, yani ekonomik entegrasyona karar alma sürecinde de eşit haklara sahip bir ortak olarak katılmak
Türkiye’nin birinci öncelikleri olmalıdır.
Ortak hukuk sistemine tam entegrasyonumuz konusunda zaten hiç bir sorun yoktur. Ortak güvenlik şemsiyesi’ne Türkiye’nin katma değeri çok yüksek olduğu için orta vadede entegrasyon üzerinde bir uzlaşmaya varılması muhtemeldir. Ortak pazar konusunda ise Türkiye zaten gümrük birliği içinde olduğu için açıkta kalan tek nokta ortak pazarın karar alma mekanizmalarına Türkiye’nin katılabilmesidir. Aslında Hıristiyan Demokrat’ların “ayrıcalıklı ortaklık” şeklinde tanımlamak istediği ilişki bile muhtemelen konunun bu şekilde çözümlenmesine eşdeğerdir.
Avrupa ile ilişkilerimizde olmazsa olmazlarımız karşılanabiliyorsa, herhangi bir sebeple AB’ye tam üye olmasak da olumsuz bir senaryo ile karşı karşıya kalmayacağımız rahatlıkla söylenebilir. Bu durumda, müzakere masasına zaten makul bir pozisyonda ve zayıf sayılamayacak bir elle oturduğumuzu kavramalı ve kendimize güvenmeliyiz. Yukarıdaki analizde başlıca sorunlu alanlar olarak ortaya çıkan ortak vatandaşlık çatısı, kamu maliyesi ve tarım politikaları konularında karşılıklı menfaatler çerçevesinde mesafe almamız kuvvetle muhtemeldir.
AB’nin geldiği noktada Türkiye hemen yarın tam üye olabilse bile önemli bir kaynak aktarımı olmasını beklemek maalesef gerçekçi değildir. Türkiye, Yunanistan ve Portekiz’in avantajlı konumunu elde etme şansını 1970’lerde AET’ye tam üyelik başvurusu yapmayarak kaybetmiştir. Bu durum zaten geçen yıl tam üye olan ülkeler için de geçerlidir. Zaten doğrudan transferler AB üyeliğinin getireceği maddi menfaatlerin sadece bir bölümüdür. Kurumsal gelişmenin hızlanması, AB çatısı altında ortak projeler yürütme fırsatları ile bunun getireceği bilgi ve deneyim transferi, hukuk sistemine güvenin artması, yabancı sermaye girişlerinin artması, uluslararası yatırımcıların risk algılamasının iyileşmesi sonucunda borçlanma maliyetlerinin azalması ve Türk şirketlerinin Avrupa piyasasında eşit “yerli” oyuncular olarak rekabet edebilmesi gibi faktörler Türkiye’nin büyüme trendine doğrudan transferlerden çok daha fazla katkı yapacaklardır.
Serbest dolaşım konusu müzakerelerin hararetli bir alanını oluşturacaktır. Ancak Avrupa kamuoyu bugün demografik perspektiften Türkiye’yi gerçekçi olarak değerlendirememektedir. Demografik göstergelerin zaman içinde Türkiye lehine değişmesi kuvvetle muhtemeldir. On ya da onbeş yıl sonra göç yönünün Türkiye’den Avrupa’ya değil, Avrupa’dan Türkiye’ye olması dahi mümkündür. Türkiye nufusunun uzun vadede 90-95 milyon civarında dengeleneceği varsayılırsa Türkiye’nin nufus yoğunluğu Avrupa’nın çok altında kalacaktır. Türkiye’de kişi başına milli gelir 10,000 euro civarına ulaştığında bireyler açısından Avrupa’ya göçün riskleri getirilerini aşmaya başlayacaktır. Buna karşılık pek çok Avrupalı Avrupa’nın en önemli (ve en ucuz) metropollerinden biri olan Istanbul’da yaşamak isteyecektir. Avrupalı emekliler ucuz ve güneşli Akdeniz sahillerimize yerleşmek isteyeceklerdir. Bu nedenle zaman içinde serbest dolaşım ve göç meselesinde insiyatifin Türkiye’ye geçmesi mümkündür.
Türkiye’de kişi başına milli gelirin 10,000 euro’ya ulaşması da varılması zor bir hedef değildir. Milli gelir hesaplarında AB kriterleri kullanılınca zaten Türkiye’nin kişi başına milli geliri yüzde 30-35 yükselmiş görünecektir – İspanya, Portekiz, Yunanistan ve Doğu Avrupa da bu aşamadan geçmişlerdir. AB kriterleri çerçevesinde şu anki satın alma paritesi bazında kişi başına milli gelirimiz zaten 6,000 ila 7,000 euro civarında hesaplanmaktadır. Bu durumda 10,000 euro’yu 10 yıl içinde yakalamak çok zor değildir.
Tarım alanındaki müzakerelerin seyrinde de Türkiye’nin performansı belirleyici olacaktır. Tarımda verimliliğin artırılması ihtiyacı Türkiye’nin önemli bir sorunudur ve Türkiye bu konuda AB sürecinden bağımsız olarak ciddi bir insiyatif almak zorundadır. Eğer tam üyelik müzakerelerine paralel olarak tarım alanında makul bir gelişme sağlanabilirse, on yıl içinde tarım sektörünün entegrasyonu öncelikli bir konu olmaktan çıkabilecektir.
Türkiye bir yandan AB ile tam üyelik müzakerelerini yürütürken bir yandan da kendi içinde uzun vadeli politikalar geliştirmek zorundadır. 2001’de başlayan IMF destekli program sonuçta bir krizden cıkış ve normalleşme programıdır. Bu program başarıyla tamamlanmıştır. Önümüzdeki dönemde yola sadece bir isitkrar programı ile devam edemeyiz. Sıra eğitim, kalkınma ve istihdam gibi sorunların kapsamlı olarak ele alınmasına gelmiştir. AB’ye tam üye olduğumuzda da bu alanlarda kendi politikalarımızı geliştirme ihtiyacımız sürecektir.
AB artık Türkiye için bir hayal olmaktan çıkıp gerçeklik kazanmaktadır. Çok uzak olmayan bir gelecekte AB’ye tam üye olmamız artık ihmal edilecek derecede küçük bir ihtimal değildir – belki de tam üye olma ihtimalimiz olmama ihtimalimizden yüksek hale gelmiştir. Tam üye olsak da olmasak Avrupa ailesi içindeki yerimiz bellidir. Bundan sonra asıl mesele kalkınma mücadelemiz olacaktır. O konuda da top Avrupa’da değil bizdedir.
