Monday, November 20, 2006

Makroekonomik İstikrarın Sağlanması Sonrası Ekonomi Politikaları

***

Ekonomi politikalarının temelde doğal olarak kalkınma odaklıdır. Makroekonomik istikrar, her zaman kalkınmaya giden yolda önemli bir ön şart olarak görülmüştür. Ancak son yirmi yılda makroekonomik istikrar özellikle gelişmekte olan ülkelere yapılan politika önerilerinde bir ön şart olmanın ötesine geçmiş, kalkınmanın temel itici gücü olarak sunulmaya başlanmıştır. Ancak çeşitli ülkelerde yaşanan tecrübeler göstermiştir ki bu yaklaşım yanlıştır.

Amerika’da yerleşik ünlü iktisat profesörümüz Dani Rodrik’in geçen ay Istanbul Forum toplantısında bu konuya atıf yapmış olması dikkat çekicidir. 1980’lerden beri gelişmekte olan ülkelere önerilen, “Washington konsensusu” adı verilen ekonomi politikaları enflasyonun düşürülmesi, bütçe açıklarının azaltılması, mal ve hizmet piyasalarının liberalizasyonu, sermaye piyasaların liberalizasyonu, dışa açılma, yabancı sermayeyi teşvik ve devletin üretimden çekilmesi unsurlarını içermiştir. Dani hocanın da işaret ettiği gibi, bu politika demeti yanlış değildir, ancak eksiktir. En başarılı örnek olan Çin ve en başarısız örnek olan Arjantin’in tecrübeleri göstermiştir ki makroekonomik istikrarı sağlamış ülkeler arasında büyümeyi yakalayan ve istikrarı sürekli kılabilen ülkeler net bir kalkınma politikası oluşturabilmiş olanlardır.

Kalkınma esasen verimlilik artışı demektir. Bir ülkenin kişi başına milli gelirinin artmasının yolu o ülkedeki çalışan başına verimliliğin artması demektir. Çalışan başına verimliliği artırmanın iki yolu vardır: birinci yol her sektörün kendi içinde verimliliğini artırması, ikinci yol ise çalışanların katma değeri düşük sektörlerden katma değeri yüksek sektörlere yönlendirilmesidir.

Gelişmiş ülkelerde ekonominin dengeleri yerine oturmuş olduğu için sektörler arasında büyük kaynak aktarımlarına gerek yoktur. Tarım, sanayi ve hizmetler sektörlerinde emek verimliliği (çalışan başına katma değer) birbirine yakındır. Ayrıca çalışabilecek durumdak nufus içinde işgücüne katılım oranları yüksektir. Ülke genelindeki verimlilik artışı temelde her sektörün kendi içindeki verimlilik artışları ile sağlanır. Zaman içinde bazı sektörler küçülüp bazı sektörler büyür, ancak bu değişimler büyük sıçramaları içermez. Bu nedenle Washington konsensusunun içerdiği politikalar demeti kafidir.

Türkiye’mizin de aralarında bulunduğu gelişmekte olan ülkelerde ise sektörler arasında emek verimliği bakımından uçurumlar vardır. İmalat sanayii ve organize hizmetlerdeki emek verimliliği kayıt dışı hizmetler ve tarım kesimine göre üç, beş hatta on kat fazla olabilir. Ayrıca işsizlik oranları yüksek, işgücüne katılım oranları düşüktür. Bu nedenledir ki gelişmekte olan ülkelerde genel refah seviyesinin yükseltilebilmesi için sektörler içindeki verimlilik artışlarına ek olarak insan kaynağının sektörler arasında aktarımı ve doğru mobilize edilmesi hayati önem taşır.

Makroekonomik istikrarın olmadığı bir ortamda geleceğe yönelik planlama çok zorlaştığı için ülkenin insan gücünü mobilize etmeye yönelik sağlıklı politikalar kurgulamak ve uygulamak son derece zordur. Ancak makroekonomik istikrar sağlandığında bunu yeterli görmemek, aciliyetle bir kalkınma politikası geliştirmek gerekir.

Türkiye 2001’den beri uygulanan ekonomik programla maliyetli bir şekilde de olsa makroekonomik istikrarı sağlamıştır, ancak bunun ötesinde bir politika geliştirememiştir.

Türkiye’de sanayi ve organize hizmetler alanındaki istihdam toplam istihdamın yüzde 30’undan azdır. İşgücüne katılım oranı ise yüzde 50 civarındadır. Demek ki nufusun sadece yüzde 15’i modern küresel ekonomi içinde faaliyet göstermektedir. Bu rakamı yüzde 30’lara, hatta yüzde 40’lara çekmek bir mecburiyettir.

Bu noktada Çin modelini dikkatle incelemekte fayda vardır. Aradaki büyük farklardan dolayı elbette ki Türkiye’de Çin ile aynı politikalar uygulanamaz. Ancak Çin’de başarılı olan yaklaşımlar ülkemiz koşulları dikkate alınarak uyarlanarak yeni açılımlar getirilebilir.

Çin’de makroeokonomik istikrara ek olarak nufusun işsizlik, tarım ve kayıt dışı ya da ilkel hizmetlerden küresel ekonomiye entegre olan hizmetlere nakledilmesi ekonomi politikalarının temel önceliği olmuştur. Çin kendisine motor olarak emek yoğun ve küresel rekabete açık imalat sanayiini seçmiştir. Bu alanlar arasında tekstil ile temel plastik ve metal imalat sanayii başı çekmektedir. Çin yüksek ve sabit kur (yani göreceki olarak değersiz yerli para), iç piyasada zorunlu yüksek tasarruf, yabancı sermayeye teşvikler ve ücretlerin baskı altında tutulmasını içeren bir strateji ile sanayi kapasitesini çok yüksek bir hızla genişletmektedir. Kurulan bu sanayi kapasitesinin sermaye verimliliği tartışmalıdır. Ancak Çin için önemli olan emek verimliliğidir. Atıl insan gücü ile tarım ve ilkel hizmetlerde çalışan insan gücünün imalat sanayiine aktartılmasının ekonomik etkisi o kadar fazladır ki Çin bu fayda adına sermaye verimliliğinden feragat etmeyi kabul etmiştir.

Türkiye demokratik bir ülke olarak elbette ücretleri Çin gibi baskı altına alacak değildir. Sermaye piyasalarını da bir kez liberalize ettikten sonra tekrar sıkı sınırlamalara tabi tutmak yarardan çok zarar getirecektir. Bu durumda Türkiye serbest kur rejimine devam etmeli, ancak yüksek faiz / değerli TL ikilisi yerine makul faiz / makul değerli TL ikilisini seçmelidir. Bu neticeye ulaşabilmek için devlet döviz rezevlerini artırmalı, bu sayede TL’nin aşırı değerlenmesine mani olmalıdır. Döviz alımlarının yaratacağı olası enflasyonist etkiyi dengelemek için maliye politikası her zaman çok sıkı tutulmalıdır. Merkez bankasına enflasyonla mücadelede ilave imkanlar verilmeli, örneğin Hazine TL’de mümkün olduğu kadar uzun vadeli borçlanarak bir yıla kadarki vadeleri Merkez Bankası’na hareket alanı olarak sunmalıdır.

Vergi politikaları bugün sanayide istihdamı caydırıcı yönde etki yapmaktadır. Bunu önlemek için asgari ücret yöresel olarak belirlenmeli, tedrici olarak da vergi dışı bırakılmalıdır. KDV ve ÖTV gibi dolaylı vergiler ilk bakışta adaletsiz görünüyorsa da istihdam etkileri göz önüne alındığında bugün için gelir ve kurumlar vergileri çok daha adaletsizdir. İmalat sanayii ve organize hizmetler (bankacılık ve telekom gibi) dışındaki sektörlerden de vergi alınabilir hale gelene kadar bu sektörlere aşırı yüklenmekten kaçınılmalıdır.

Türkiye 1923-1975 döneminde 1975-2001 dönemine oranla çok daha hızlı büyümüş, sanayileşmiştir. Ekonomik liberalizasyon ve dünyaya açılmanın olumlu etkileri göz önüne alındığında bu durum şaşırtıcıdır. Bu çelişkinin sebebi 1975’ten, özellikle de 1980’lerden sonra kalkınma politikasının gündemden düşmüş olmasıdır. Türk sanayileşmesi negatif reel faiz ve devletin imalat sanayiini değil vergilendirmek, sübvanse ettiği bir ortamda gerçekleşmiştir. Bugün negatif reel faiz ve imalat sanayiinin diğer sektörler tarafından sübvanse edilmesi mümkün değildir. Ancak reel faizin aşırı seviyeden normal seviyeye çekilmesi ve imalat sanayii üzerinde kayıt içi olmaktan kaynaklanan adaletsiz yüklerin kaldırılması mümkündür.

Aşırı değerlenmesine engel olunmuş bir kur ve makul seviyelere çekilmiş bir faiz Türkiye’nin sanayi kapasitesini artırmasına yardımcı olacaktır. Buna ek olarak eğitim, sağlık, finans ve turizm gibi emek yoğun sektörlere de ağırlık verilecektir. Türkiye nasıl ki otomotiv ve tekstil alanında dünyanın önde gelen bir mal üreticisi haline geldiyse eğitim, sağlık, finans ve turizm sektörlerinde de dünyanın önde gelen bir hizmet üreticisi haline gelebilir. Kurumlar vergisi ve asgari ücretten alınan gelir vergisinin azaltılması bu tür emek yoğun sektörlere katkıda bulunacaktır. Ayrıca bu sektörlerde yerli ve yabancı özel sermayenin yatırım yapabilmesinin önündeki engeller kaldırılacaktır.

Sanayide kapasite artırımı için tasarruf oranının artırılması da şarttır. Bu doğrultuda devlet sıkı bir maliye politikası izleyerek üzerine düşeni yapacaktır. Buna ek olarak hane halkının da tasarruflarını artırmasına yönelik tedbirler alınacaktır. Şili, Kazakistan ve Bezilya gibi ülkelerde uygulanan vergi avantajlı, zorunlu ya da gönüllü tasarruf fonları Türkiye’ye uyarlanacaktır. Bu fonlar sayesinde sanayi kuruluşlarına yeni finansman imkanları sağlanmış olacaktır. Tüketim vergilerinin yüksek tutulması da tasarrufların artırılmasına katkı sağlayacaktır.

Sanayi ve organize hizmetlerdeki kapasite artırımı insan gücünün mobilizasyonu alanında ilk ivmeyi sağlayacaktır. Ancak Türkiye’de işgücüne katılım o kadar düşüktür ki kadınlar ve gençlerin işgücüne katılımı alanında devletin özel önlemler almasına ihtiyaç vardır. Bu çerçevede vatani hizmet sistemimizin kadınları da içine alacak ve askerlik dışındaki alanları da kapsayacak şekilde genişletilmesi gerekir.

Friday, December 16, 2005

NATO in the New World Order

***

The aim of this article is to analyze the current role of NATO from the perspective of citizens and taxpayers of world democracies.

Most politicians, academics and laymen would agree that NATO has been a great success. NATO countries stood firm against the expansionist threat from communism for several decades and won the cold war in the end without major hostilities. Five decades of partnership within NATO has created a historically unparalelled sense of solidarity between a diverse set of countries.

With the cold war over, discussions over the future of NATO have proliferated. The NATO conference in Istanbul in June 2004 was promoted as a forum where NATO leaders would discuss the ideas on what NATO could do next - against the appropriate background of Istanbul, the bridge between continents. Unfortunately, the agreement reached in Istanbul was far from satisfactory. If we carefully read through the 46 articles of the closing communique of the Istanbul summit, we can see that NATO leaders have resolved to:
1. Provide insignificant assistance to US efforts in Iraq and Afghanistan
2. Celebrate the accession of several small Eastern European countries with no military capabilities to NATO, and commit to admit even more of them
3. Assign no concrete role to NATO on terrorism and WMD proliferation

Any honest individual with a minimal grasp of politics would grant that these resolutions are not covering much distance in addressing major security issues of the Western world. It seems, therefore, that the debate on what NATO should be doing next will have to start among individual thinkers before the leadership of NATO countries and the NATO bureaucracy is mobilised.

NATO is currently the only well organised international institution able to play a meaningful role in world security. UN has been a success in human development and social issues, but a complete failure in security matters. EU proves that it takes a very long time for united foreign policy and military capability to be created even in a region where economic and legal integration is very old and advance. Hence, as citizens and taxpayers of world democracies, we have a right to demand more from NATO.

In assessing the mission of NATO in the near future, we need to consider the major political realites of the present day in the areas of geopolitics and security. Two important facts define the post Cold War situation:
The major threat facing democracies is terrorism (including terrorists acquiring WMDs)
The current political alignment in the world does not mirror geopolitical and economic reality; hence it has to change

Terrorism having replaced potential military conflict with another well defined and competitive political regime as the major security threat for democracies obviously requires a significant shift in security analysis. The fact that NATO was created for a very different purpose in 1946 should not deter us from expecting NATO to play a major role in the fight against terrorism. NATO is the forum where the most experienced and talented security experts of Western democracies have been getting together over five decades to devise solutions to major security threats of the day. There is no better place to start than NATO for the fight against terrorism.

On the other hand we need to recognize that a stable and functional international political system is required to accomodate the new geopolitical and economic reality. The US is the only western power able to and interested in taking an active role in world security. Europe, due to its demographics, is keen to just keep out of trouble. China and India are rising industrial powers which are likely to increase their weight in political affairs. Most commodities are in the hands of less developed countries in the former Soviet Union, Middle East, Southeast Asia and Latin America. Most of Africa is decimated by poverty, political instability and AIDS. Most of the Islamic world suffers from a deficit of political liberty and institutionalisation, keeping especially Arab countries at living standards far below their per capita incomes would suggest.

What kind of security structure can be both internally cohesive and externally functional? Most likely, there needs to be two sets of members. An inner core would consist of democracies with universal human rights standards and free markets coordinating their foreign policies and military capabilities to counter security threats and to promote mutually agreed values. This grouping would naturally be led by the United States. Around the inner core, there would be an outer core of major world powers to ensure stability in all regions and to coordinate the fight against terrorism.

NATO is well suited to be the inner core. The United States would be the leading power in NATO, as before. The European Union could join as one entity rather than individual countries, if it chooses. A united EU in NATO would make the functioning of NATO simpler and ensure that Europe is a serious complement as well as an effective counterweight to the US. All stable democracies around the world should be invited to the new NATO – Japan, Australia and New Zealand, Canada and Mexico, Turkey and Balkan countries (if they are not already in the EU), Brazil, Argentina, Chile, South Africa, India, South Korea, Thailand and Malaysia would be natural members. Israel and Palestine should be invited when they manage to agree on a stable two-state solution to their conflict.

NATO could expand the “Partnership for Peace” program to become an effective world body to ensure stabilty in all regions and coordinate the fight against terrorism. Russia, Ukraine, Egypt, Pakistan, Indonesia and China would be the most obvious partners to start with. Iran should be invited if it chooses to join the struggle against terrorism. Countries like Iraq and Afghanistan could be invited as they stabilise and develop their self rule. Any country in the partnership which establishes a stable track record as a democracy would be invited to join NATO.

Once a simple and functional body of world nations to work on security issues exists, we can hope to accelerate progress. The key priorities for all countries taking terrorism seriously should be to reduce the appeal of terrorists on young people of developing countries on one hand, and cut the terrorists’ access to resources on the other. A lot can be accomplished by three very simple measures:
Developed countries completely stopping arms exports (if the world has decided that cutting supply is key in the fight against drugs, we should be honest and do the same on the security front – major exporters US, Russia and France would need to take the lead)
Global free trade to be established in agriculture and textiles immediately. Getting the world’s poor the benefits of free trade is more important than subsidizing rich farmers of developed countries. Rather than subsidizing rich farmers around the world and spending money on expensive anti-terrorist measures at the same time, we could cut the first and reduce the second, saving very large sums at once
Investing in alternative energy to reduce dependence on oil. Higher oil prices means transfers from democracies and poorest countries to the Middle East and former Soviet Union. On one hand, this flow feeds opressive regimes in countries where terrorists do most of their recruiting. On the other hand, some of this money inevitably finds its way into the hands of terrorists. The less the world depends on oil, the easier will be the fight against terrorism.

The political structures focused on world security clearly need to change to respond to changes in the environment. NATO is the strongest tool we currently have. Therefore, it is natural from the prespective of citizens and taxpayers of world democracies to expect more from NATO. Leaders of NATO countries and NATO bureaucracts should make it a priority to adapt NATO to the new environment so that it can play the best possible role. Otherwise, we will all suffer.

Monday, January 17, 2005

Avrupa Birliği ve Türkiye - 17 Aralık 2005 Sonrası

***

17 Aralık 2004 Türkiye tarihinde çok önemli gün olarak anılacaktır. Bu tarih itibarıyla Avrupa Birliği Türkiye için bir hayal olmaktan çıkıp gerçeğe dönüşmeye başlamıştır. Türkiye’nin bir gün AB’ye tam üye olup olamayacağını kestirmek hala kolay değildir. Ancak tam üye olsun olmasın, artık Türkiye’nin Avrupa ailesinin bir parçası olduğu tescil edilmiştir.

Bu yeni durum Avrupa Birliği’nde Türkiye üzerine ciddi bir tartışma başlatmıştır. Türkiye hakkındaki olumsuz düşünceler Türkiye’nin üyeliği ciddiye alınmazken nezaket ya da gereksiz tartışmalara girmeme uğruna, genelde saklı tutulumaktaydı. Türkiye’nin üyeliğinin ciddi bir olasılık haline gelmesi Türkiye karşıtlarını fikirlerini açıklıkla ortaya koymaya zorlamıştır. Türkiye karşıtı eğilimlerin bir bölümü sahiplerinin başta ırkçılık olmak üzere çeşitli önyargılarından kaynaklanmaktadır. Ancak bir bölümünün samimi ve gerçekçi nedenlere dayandığı söylenebilir. Türkiye büyük ve nev-i şahsına münhasır bir ülkedir. Türkiye’nin AB’ye katılması AB’nin kendi iç meselelerini Doğu Avrupa ülkelerinin katılmasının yol açmadığı şekilde açığa çıkarmaktadır.

Türkiye-AB dinamiğini anlayabilmek için AB’nin yapısını ve süreçlerini iyi analiz etmek gerekir. AB’nin atası olan Avrupa Ekonomik Topluluğu (“AET”) ilk başta bir barış projesi olarak düşünülmüştür. Kalıcı barışın ekonomik entegrasyondan geçtiği şeklinde çok isabetli bir gözlem yapan 1950’lerin Avrupa liderleri bu yolda ilk adımları atmışlardır. Zaman içinde ekonomik entegrasyon derinleştikçe, önce hukuki sonra da siyasi entegrasyon ihtiyacı hissedilmeye başlanmış ve AET önce Avrupa Topluluğu, sonunda da Avrupa Birliği haline gelmiştir.

AB projesi bugünkü haliyle temelde yasama, yürütme ve yargıdan oluşan siyasi egemenliğin Avrupa ölçeğinde yavaş yavaş birleştirilmesini içermektedir. AB’nin yapısını ve süreçlerini analiz ederken yasama, yürütme ve yargı erklerinin temel fonksiyonlarını hatırlamakta yarar vardır.

Demokrasilerde yasamanın rolü toplumsal alanın ve ekonomik aktivitenin genel çerçevesini çizmek, vatandaşlık tanımlarını oluşturmak ve genel mali kararları vermek olarak özetlenebilir. Yürütme’nin sorumlulukları makro ekonomi, dış politika, eğitim, sağlık, kalkınma gibi alanlardaki uygulamalardır. Yargı ise bireyler, kurumlar ve devlet arasındaki her türlü ihtilafı çözmekle uğraşır. AB entegrasyonu bu üç alanda değişik safhalardadır.

· AB yasama alanında büyük ölçüde entegre olmuştur. Toplumsal alanın tasarımı ortak değerler, kurallar ve süreçlere dayalıdır. Ekonomik çerçeve ortaktır. Ulusal vatandaşlıklar gitgide tek bir Avrupa vatandaşlığına dönüşmektedir. Avrupa anayasası ile bu konularda ileri bir adım daha atılmaktadır. Ulusal parlamentolar kamu gelirleri ve kamu harcamaları haricindeki yetkilerini AB organlarına devretmişlerdir. Kamu maliyesi konusunda daha sıkı entegrasyon isteyen ve istemeyenler arasında çetin bir mücadele sürmektedir.

· Yargıda AB tam entegrasyonu başarmış durumdadır. AB ülkeleri artık tek bir hukuk sistemi olarak nitelenebilir.

· Yürütme alanında AB’nin en fazla orta derecede entegre olduğu söylenebilir. Para politikası ortaktır, ancak para birliğine katılmayan üyeler vardır. Göç politikasının ortak hale getirilmesi yönünde adımlar atıldıysa da buna da katılmayanlar bulunmaktadır. Dış politikada anlamlı bir birlik tüm çabalara rağmen sağlanamamıştır. Tarım politikası ortaktır, ancak ciddi problemlerle karşı karşıya olduğu için kökten bir yeniden yapılandırma geçirmesi muhtemeldir. Askeri alanda Avrupa ülkeleri için referans kurum hala bir AB organı değil NATO’dur. Eğitim, sağlık ve sosyal güvenlik politikaları ulusal seviyede belirlenmektedir. Kalkınmada ise AB genelinde ya da ulusal politikalardan ziyade bölgesel politikalara doğru bir trend gözlenmektedir. Genelde yürütme alanında entegrasyon momentumunun yavaşladığı söylenebilir.

AB’nin Türkiye hakkındaki tutumunu yine yasama, yürütme yargı alanları çerçevesinde inceleyebiliriz.

· Yargı alanında Türkiye’nin hali hazırda entegre olmuş AB yargı sistemine katılması konusunda bir muhalefet bulunmamaktadır. Türkiye zaten AB çatısı dışındaki Avrupa yargı organlarına (Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi gibi) katılarak entegrasyon konusunda mesafe katetmiştir.

· Yasama alanında genel ekonomik çerçeveye katılım konusunda emeğin serbest dolaşımı ve tarım dışında ciddi bir muhalefet yoktur. Türk vatandaşlarının ortak Avrupa vatandaşlığa katılması konusunda ise Avrupa kamuoyunda ciddi bir muhalefet gözlenmektedir. Kamu maliyesi konusunda da Türkiye’nin katılımının AB’ne çok fazla yük getireceği düşüncesi hakimdir.

· Yürütmede alanında ise AB zaten kendi içinde entegrasyonun erken bir safhasında olduğu için sadece Türkiye’ye özgü sorunlar azınlıktadır. Entegrasyonu ilerlemiş olan para ve göç politikalarına Türkiye’nin katılması istenmese de bunlar zaten Türkiye’nin önceliği değildir. Güvenlik ise Türkiye için hayati bir konudur. Türkiye’nin AB güvenlik şemsiyesine dahil edilmesi konusunda güçlü bir itiraz göze çarpmamaktadır.

Bu verilerden hareketle, Türkiye’nin AB ile entegrasyonundaki tartışmalı somut noktalar ortak vatandaşlık çatısı, kamu maliyesi (maddi transferler) ve tarım politikaları olarak özetlenebilir. Serbest dolaşım meselesi ortak vatandaşlık tanımının bir parçası olarak düşünülmelidir.

AB içinde Türkiye’nin kültürel olarak “Avrupalı” olmadığı yönünde bazı kesimlerden yoğun itirazlar gelmektedir. Ancak AB resmi organlarının 1999 yılında Türkiye’nin AB tam üyeliğine adaylığını ilan etmesinden, 2002 yılında aynı kararı teyit etmesinden ve 2004 yılında müzakerelere başlama kararı almasından sonra Türkiye’nin AB üyeliğinin kültürel sebeplerle durdurulması pratikte çok zordur. Son beş yıldır Türkiye’nin olası üyeliği konusunda gayet net kararlar alındıktan sonra üyelik müzekerelerinin kültür farklılığı gibi bir sebeple durdurulması AB’nin kendi hukuki ve siyasi yapısında ciddi sarsıntılara neden olacaktır.

Bu nedenle, tam üyelik müzakerelerini değerlendirirken soyut bir “Avrupalılık” tartışması yerine somut müzakere kalemlerine odaklanmakta yarar vardır. Türkiye ekonomik olarak istikrara kavuştukça ve AB ekonomisi ile daha fazla entegre oldukça Avrupa’da Türkiye karşıtı kültürel argümanların savunulması gitgide daha zor hale gelecektir. AET’nin AB’ye dönüşme sürecinde nasıl ki ekonomik entegrasyon siyasi entegrasyonu getirdiyse, Türkiye’nin AB’ye ekonomik entegrasyonunun derinleşmesi de siyasi entegrasyonu kolaylaştıracaktır.

Müzakerelerle ilgili yorum yapmaya başlamadan önce, Türkiye’nin Avrupa’dan olmazsa olmaz beklentilerini gözden geçirmekte yarar vardır.
· Ortak hukuk sistemine tam entegrasyon
· Ortak güvenlik şemsiyesine tam entegrasyon
· Ortak pazara tam üye olmak, yani ekonomik entegrasyona karar alma sürecinde de eşit haklara sahip bir ortak olarak katılmak
Türkiye’nin birinci öncelikleri olmalıdır.

Ortak hukuk sistemine tam entegrasyonumuz konusunda zaten hiç bir sorun yoktur. Ortak güvenlik şemsiyesi’ne Türkiye’nin katma değeri çok yüksek olduğu için orta vadede entegrasyon üzerinde bir uzlaşmaya varılması muhtemeldir. Ortak pazar konusunda ise Türkiye zaten gümrük birliği içinde olduğu için açıkta kalan tek nokta ortak pazarın karar alma mekanizmalarına Türkiye’nin katılabilmesidir. Aslında Hıristiyan Demokrat’ların “ayrıcalıklı ortaklık” şeklinde tanımlamak istediği ilişki bile muhtemelen konunun bu şekilde çözümlenmesine eşdeğerdir.

Avrupa ile ilişkilerimizde olmazsa olmazlarımız karşılanabiliyorsa, herhangi bir sebeple AB’ye tam üye olmasak da olumsuz bir senaryo ile karşı karşıya kalmayacağımız rahatlıkla söylenebilir. Bu durumda, müzakere masasına zaten makul bir pozisyonda ve zayıf sayılamayacak bir elle oturduğumuzu kavramalı ve kendimize güvenmeliyiz. Yukarıdaki analizde başlıca sorunlu alanlar olarak ortaya çıkan ortak vatandaşlık çatısı, kamu maliyesi ve tarım politikaları konularında karşılıklı menfaatler çerçevesinde mesafe almamız kuvvetle muhtemeldir.

AB’nin geldiği noktada Türkiye hemen yarın tam üye olabilse bile önemli bir kaynak aktarımı olmasını beklemek maalesef gerçekçi değildir. Türkiye, Yunanistan ve Portekiz’in avantajlı konumunu elde etme şansını 1970’lerde AET’ye tam üyelik başvurusu yapmayarak kaybetmiştir. Bu durum zaten geçen yıl tam üye olan ülkeler için de geçerlidir. Zaten doğrudan transferler AB üyeliğinin getireceği maddi menfaatlerin sadece bir bölümüdür. Kurumsal gelişmenin hızlanması, AB çatısı altında ortak projeler yürütme fırsatları ile bunun getireceği bilgi ve deneyim transferi, hukuk sistemine güvenin artması, yabancı sermaye girişlerinin artması, uluslararası yatırımcıların risk algılamasının iyileşmesi sonucunda borçlanma maliyetlerinin azalması ve Türk şirketlerinin Avrupa piyasasında eşit “yerli” oyuncular olarak rekabet edebilmesi gibi faktörler Türkiye’nin büyüme trendine doğrudan transferlerden çok daha fazla katkı yapacaklardır.

Serbest dolaşım konusu müzakerelerin hararetli bir alanını oluşturacaktır. Ancak Avrupa kamuoyu bugün demografik perspektiften Türkiye’yi gerçekçi olarak değerlendirememektedir. Demografik göstergelerin zaman içinde Türkiye lehine değişmesi kuvvetle muhtemeldir. On ya da onbeş yıl sonra göç yönünün Türkiye’den Avrupa’ya değil, Avrupa’dan Türkiye’ye olması dahi mümkündür. Türkiye nufusunun uzun vadede 90-95 milyon civarında dengeleneceği varsayılırsa Türkiye’nin nufus yoğunluğu Avrupa’nın çok altında kalacaktır. Türkiye’de kişi başına milli gelir 10,000 euro civarına ulaştığında bireyler açısından Avrupa’ya göçün riskleri getirilerini aşmaya başlayacaktır. Buna karşılık pek çok Avrupalı Avrupa’nın en önemli (ve en ucuz) metropollerinden biri olan Istanbul’da yaşamak isteyecektir. Avrupalı emekliler ucuz ve güneşli Akdeniz sahillerimize yerleşmek isteyeceklerdir. Bu nedenle zaman içinde serbest dolaşım ve göç meselesinde insiyatifin Türkiye’ye geçmesi mümkündür.

Türkiye’de kişi başına milli gelirin 10,000 euro’ya ulaşması da varılması zor bir hedef değildir. Milli gelir hesaplarında AB kriterleri kullanılınca zaten Türkiye’nin kişi başına milli geliri yüzde 30-35 yükselmiş görünecektir – İspanya, Portekiz, Yunanistan ve Doğu Avrupa da bu aşamadan geçmişlerdir. AB kriterleri çerçevesinde şu anki satın alma paritesi bazında kişi başına milli gelirimiz zaten 6,000 ila 7,000 euro civarında hesaplanmaktadır. Bu durumda 10,000 euro’yu 10 yıl içinde yakalamak çok zor değildir.

Tarım alanındaki müzakerelerin seyrinde de Türkiye’nin performansı belirleyici olacaktır. Tarımda verimliliğin artırılması ihtiyacı Türkiye’nin önemli bir sorunudur ve Türkiye bu konuda AB sürecinden bağımsız olarak ciddi bir insiyatif almak zorundadır. Eğer tam üyelik müzakerelerine paralel olarak tarım alanında makul bir gelişme sağlanabilirse, on yıl içinde tarım sektörünün entegrasyonu öncelikli bir konu olmaktan çıkabilecektir.

Türkiye bir yandan AB ile tam üyelik müzakerelerini yürütürken bir yandan da kendi içinde uzun vadeli politikalar geliştirmek zorundadır. 2001’de başlayan IMF destekli program sonuçta bir krizden cıkış ve normalleşme programıdır. Bu program başarıyla tamamlanmıştır. Önümüzdeki dönemde yola sadece bir isitkrar programı ile devam edemeyiz. Sıra eğitim, kalkınma ve istihdam gibi sorunların kapsamlı olarak ele alınmasına gelmiştir. AB’ye tam üye olduğumuzda da bu alanlarda kendi politikalarımızı geliştirme ihtiyacımız sürecektir.

AB artık Türkiye için bir hayal olmaktan çıkıp gerçeklik kazanmaktadır. Çok uzak olmayan bir gelecekte AB’ye tam üye olmamız artık ihmal edilecek derecede küçük bir ihtimal değildir – belki de tam üye olma ihtimalimiz olmama ihtimalimizden yüksek hale gelmiştir. Tam üye olsak da olmasak Avrupa ailesi içindeki yerimiz bellidir. Bundan sonra asıl mesele kalkınma mücadelemiz olacaktır. O konuda da top Avrupa’da değil bizdedir.

Saturday, December 04, 2004

Özelleştirme için Radikal Bir Öneri

***

Türkiye 1980’lerden beri özelleştirme yapmaya çalışmaktadır. Yirmi yıldır yaptığımız ve yapmayı hedefleyip yapamadığımız özelleştirmeler yan yana konduğunda özelleştirme alanında çok başarısız olduğumuz açıklıkla ortaya çıkmaktadır.

Özelleştirme alanındaki başarısızlığımızın bir nedeni şüphesiz siyasi irade eksikliğidir. Ancak sadece siyasetçileri suçlamak haksızlık olur. Zira devlet içinde, hem bürokraside hem de yargıda özelleştirmeye karşı çok kuvvetli bir reaksiyon daima var olagelmiştir. Bunu aşabilmek için belki de özelleştirmeyi yeni yüzlerin değil, devlet mekanizmasını çok iyi tanıyanların yapması gerekirdi.

Gelinen noktada artık özelleştirme süreci kredibilite kaybına uğramıştır. Küçük özelleştirmelerde başarılı sonuçlar alınsa da büyük özelleştirmeler sürekli tıkanmaktadır. Bu noktada büyük işletmelerin standard stratejik satış süreçleri ile özelleştirilmeleri çok zordur, çünkü alıcılar artık devletimizle vakit kaybetmek istememektedirler.

Türkiye Cumhuriyeti küçük bir devlet değildir. Küçük devletler sadece dış dinamikler ile kalkınabilirler, zira büyük bir şirket ölçeğinin çok üzerinde değildirler. Ancak Türkiye büyüklüğünde bir ekonominin kalkınması sadece yabancı sermaye yatırımlarına endekslenemez. Başarısız Arjantin örneği ile başarılı Doğu Asya örnekleri bu gerçeği ıspatlamıştır. Elbette yabancı sermaye imkanlarından azami olarak faydalanılmalıdır. Ancak kalkınma için iç kaynakların doğru organize edilmesi ve mobilize edilmesi şarttır.

Türkiye’nin büyük ölçekte bir devlet olması başka bir gerçeği de beraberinde getirmektedir. Ülkemizin halkı da, siyasetçisi de, bürokratı da, iş dünyası da en büyük kamu şirketlerinin blok olarak yabancılara satılmasından psikolojik olarak rahatsızlık duymaktadır. Bu tercihten utanç duymaya hiç gerek yoktur – İspanya, İtalya, Brezilya, Kore gibi Türkiye ölçeğindeki ülkelerde de aynı tecrübeler yaşanmıştır.

Öte yandan Türkiye’de finans sektörü dünya standartlarına göre çok gelişmiştir. Şu anda kamunun yüksek borçlanma ihtiyacının getirdiği baskı nedeniyle finans sektöründeki bilgi ve beceri yeterince kullanılamamaktadır. Çok ciddi bir yetişmiş insan gücünü bünyesinde barındıran finans sektörüne yeni alanlar açmak gerekmektedir.

Serbest piyasa ekonomisinin ülkemizdeki uygulama şeklinde önemli bir eksiklik vardır. Çağdaş serbest piyasa ekonomilerinin şirketler ve bankalar kadar önemli bir parçası fon yönetimi kurumlarıdır. Türkiye’de fon yönetimi kurumları şeklen mevcutlarsa da ekonomide oynadıkları rol çok sınırlıdır.

O halde ne yapmalıyız? Somut çözüm önerimiz nedir? Tıkanıklığı aşmak için önce kamu kesiminin kendi içinde hızlı bir yeniden yapmalı, ardından da büyük KİT’lerin alıcısı olacak bir fon yönetim sistemini kurarak piyasa oyuncularının devreye girebileceği bir ortam yaratmalıyız.

Öncelikle büyük bir sosyal güvenlik fonu kurulur. Bu kurumun yönetimi kurumun varlıklarını değerlendirecek fon yöneticilerini bulma, varlıkları fon yöneticileri arasında paylaştırma ve fonların yönetimini denetleme işlevini üstlenir. Fonların yönetimi rekabetçi ihalelerle belirlenen özel sermayeli fon yönetim şirketleri tarafından yapılır.

Başta Türk Telekom, Tüpraş, Petkim, THY, Tekel, Erdemir, Halkbank, Vakıfbank, elektrik üretim ve dağıtım şirketleri olmak üzere özelleştirilmesi hedeflenen tüm büyük KİT’ler hızla borsaya kote edilir ve tüm hisseleri SPK kaydına alınır. Ardından tüm bu hisseler sosyal güvenlik fonuna devredilir. Ayrıca sosyal güvenlik fonuna sabit gelir sağlamak ve hisse senedi piyasasına paralel olarak bono piyasasının da geliştirilmesi için borçlu olmayan KİT’lerde bir miktar hisse senedi / uzun vadeli tahvil takası yapılabilir.

Fon yönetimi için yeterlik kriterleri zaten SPK tarafından belirlenmiştir. Sosyal güvenlik fonunun elindeki hisse senedi ve tahvillerin hepsi ihaleyle fon yönetim şirketleri arasında paylaştırılır. Bir ya da iki yılda bir başarıya göre yeniden dağıtım yapılabilir.

Hisselerin mülkiyetinin sosyal güvenlik fonuna, yönetiminin de fon yöneticilerine devredilmesinin ardından şirket yönetim kurullarını fon yöneticileri belirler. Stratejik satış, birleşme gibi kararlar şirket yöneticilerinin önerisi ve hissedar temsilcileri olarak fon yöneticilerinin onayı ile alınır.

Şayet devlet bazı KİT’lerin yönetim şekli ile ilgili prensipler koymak istiyorsa bunlar devir öncesinde şirketlerin ana sözleşmelerine yazılır. Bu sistemin çalışmaya başlamasından sonra devlet sadece denetim görevi yapar.

Bu şekilde özelleştirme süreci çok kısa sürede tamamlanır. Aynı zamanda finans sektörüne müthiş bir derinlik kazandırılmış olur.

Sistemin başarıyla çalışması halinde ikinci safhada Ziraat Bankası, mülkiyeti TMSF’ye geçmiş şirketler, TMSF’nin alacakları, Hazine arazileri gibi varlıklar da aynı yöntemle özelleştirilebilir.

Sosyal güvenlik sistemi bu fon kullanılarak yavaş yavaş tamamen fonlanmış hale gelir. Çalışanların prim ödemeleri fona aktarılır, emeklilere maaş ödemeleri fondan yapılır.

Zaman içinde sosyal güvenlik sisteminin bireyselleştirilmesi ele alınabilir. Bu durumda üyelere birikmiş varlıklarını alarak devletin sosyal güvenlik fonundan özel fonlara geçme seçeneği verilebilir.

Özelleştirme alanında radikal bir çözüme ihtiyacı olduğu açıktır. Zorluklarla dolu oldukları bilinen eski yöntemlerde ısrar etmektense ülkenin iç dinamiklerini harekete geçirecek yeni ve yaratıcı bir model geliştirilmelidir. Önerdiğimiz modelin bu konuda geniş kapsamlı bir tartışmayı başlatmasını ümit ediyoruz.

Tuesday, June 01, 2004

Siyasette Tarihi Uzlaşma

***

Türkiye son 40 yıldır ekonomik, siyasi ve sosyal alanda arzuladığı gelişme performansını yakalayamamıştır. Bunun nedenlerinin tartışılması hem Türk siyasetinin hem de Türk fikir hayatının gündeminde 2001 krizinden beri birinci sırayı almış durumdadır.

Arzuladığımız performansı neden yakalayamadığımız sorusunun cevabını ararken bize en fazla ışık tutacak verilerden biri aynı dönemde daha başarılı performans göstermiş olan benzer ülkelerin tercihleri olacaktır. Bize benzediği halde bizden daha iyi performans göstermiş olan ülkeler hangileridir? İlk akla gelenler muhtemelen İspanya, Portekiz ve Yunanistan olacaktır.

1960’lı yılların başında Türkiye ne kişi başına milli gelir gibi nicel kriterler, ne de insan hakları, hayat kalitesi gibi nitel kriterler bakımından İspanya, Portekiz ve Yunanistan’ın fazla gerisinde değildi. 1980’lerde bile, bu üç ülke Avrupa Birliği üyesi olduğu halde aramızdaki farklar azdı. Oysa bugün, bu üç ülke dünya ekonomik gelişme sıralamasının üst sıralarına tırmanmış iken Türkiye birinci ve üçüncü dünya arasında bir yerlerde sıkışmış durumdadır.

Bütün bu ülkelerin gelişme sürecini hızlandıran temel faktör toplumsal uzlaşmalarını sağlanmış olmalarıdır. Toplumsal uzlaşma kavramını en iyi tanımlayan ifadelerden biri “değişik yönlere koşan insanları birbirlerine engel olmadan bir sistem içinde tutabilmek” olabilir. Bu çerçevede, rejim tartışmasını geride bırakmak isteyen ülkelerin atması gereken ilk adım genellikle çoğulculuk ilkesi üzerinde anlaşmaktır.

İspanya Franco rejimi sonrasında toplumsal uzlaşmayı bir hamlede yakalamayı başarmıştır. Portekiz de Salazar’dan sonra benzer bir performans göstermiştir. Yunanistan Albaylar Cuntasi’nın devrilmesinden sonraki ilk denemede ancak yarı yola gelebilmiş; uzlaşma sürecini on beş sene ağır aksak ilerledikten sonra 1990’ların başında tamamlayabilmiştir. Doğu Avrupa’nın hemen hemen bütün ülkelerinde de komünizmin yıkılmasından sonra hızlı bir şekilde (ve ciddi bir dış destek ve yönlerdirme altında) demokrasi ve serbest piyasa ekonomisi ekseninde yeni bir toplumsal uzlaşmaya ulaşılmıştır.

Toplumsal uzlaşmanın ekonomik, sosyal ve siyasi gelişme üzerinde bu kadar büyük etkisi olmasının nedenlerini dikkatle irdelemekte yarar vardır. Bilimden sanata, ticaretten spora, hukuktan mühendisliğe pek çok alandaki ilerlemelerden açıkça anlaşılıyor ki insan aklı uygun fırsatlar verildiğinde gerçekten mucizeler yaratabilmektedir. Ancak insanlar akıllarını ancak sınırlı sayıda faaliyete odaklayabilirler. Bu nedenle de toplumsal uzlaşmayı yakalayamamış, hala rejim tartışması yapmakta olan ülkelerde bireylerin ekonomik gelişmeye odaklanması çok zor olmaktadır. En değerli insan kaynağını rejim tartışmalarına ayıran bir ülkenin uluslararası rekabetçi ekonomik düzen içinde arzuladığı performansı gösterememesine de şaşmamak gerekir.

Türkiye'de toplumsal uzlaşma eksiğinin hissedildiği temel alan dinin devlet düzeni ve siyasetteki yeridir. Her ülke toplumsal uzlaşmaya ulaşma arayışında öncelikle önündeki temel engele odaklanmalıdır. Bazı ülkelerde bu engel sınıflar arası dengesizliktir. Bazı ülkelerde etnik veya ırk ayrımcılığıdır. Türkiye’de ise dinin toplumdaki yeridir. Türkiye dinin toplumdaki yerinin temel kırılma noktasını oluşturduğu tek ülke değildir. İngiltere ve Fransa başta olmak üzere pek çok batı ülkesi demokrasilerinin erken dönemlerinde aynı sorunları yaşamışlardır.

Dinin toplumdaki yeri sorusu hem siyasi, hem de sosyal hayatta pek çok vesileyle karşımıza çıkmaktadır:
- Genç kızların türbanla öğrenim kurumlarına devam edip edemeyeceği tartışması
- İmam hatip liselerinin sayısı, müfredatı ve mezunlarının üniversiteye devam hakları tartışması
- Siyasi partilerin kapatılma koşulları tartışması
- Dini eğitimin kim tarafınan, nasıl ve ne koşullarda verileceği tartışması
- Diyanet İşleri Başkanlığı’nın rolü ve yetkileri tartışması
- İktidardaki siyasi partinin rejim değişikliği yolunda çalışıp çalışmadığı tartışması

Aslında bütün bu tartışmaların temelinde devletin niteliği ve yetkileri konusu vardır. Laikliği bugünkü şekliyle savunan taraf (“Cumhuriyetçi” kanat olarak adlandırılabilir) Türkiye’de bazı kesimlerin rejim değişikliği çabaları olduğunu iddia etmekte ve buna karşı siyasi ve hukuki bütün araçları ile karşı çıkmaktadır. Laiklik tanımını yumuşatma arayışında olan taraf (“Müslüman Demokrat” kanat olarak adlandırılabilir) ise gitgide söylemini bireysel özgürlükler ekseninde tanımlamaya çalışmaktadır.

Türkiye’de bir yandan devlet bireysel alana müdahale ederek modern dünyada kabul edilen yetki sınırlarını aşmaktadır. Öte yandan, sivil toplumun iktidar sahipleri karşısındaki zaafı güçlü iktidarların rejim değişikliği gerçekleştirebileceği endişesine yol açmaktadır. İki sorunun da yanıtı devletin yetkilerinin sınırlanması ve birey hak ve özgürlüklerinin teminat altına alınmasından geçmektedir.

Laiklik kavramı elbette Cumhuriyet’in temel taşlarından biridir. Ancak laiklik kavramını geniş anlamında düşünmek gerekir. Laiklik sadece din ve devletin birbirinden ayrılmasından ibaret değildir. Sade vatandaşın kendi hayat şeklini belirleme hakkıdır. Türkiye’de bu konuda eksikler olduğu çok nettir. Laikliğin tanımının birey hak ve özgürlüklerini çok net şekilde kapsayacak şekilde yapılması gerekir. Sade vatandaşın kendi hayat şeklini belirleme hakkı Osmanlı İmparatorluğu’ndan Cumhuriyet’e geçişin ana temalarından biridir. Dünya demokrasilerinin hepsinde de böyledir.

Vatandaşların kendi hayat şeklini belirleme hakkına yönelik tehditler üç ayrı kaynaktan gelebilir:
- Diğer bireyler
- Cemaatler
- Devlet
- Dış güçler

Türk demokrasisi için çıkarımlar yaparken dünya demokrasi tarihinde bu tehditlere karşı geliştirilen yaklaşımları gözden geçirmekte yarar vardır.

Bir bireyi diğer bireylerin tahakkümünden korunması bütün dünyada iki aşamada gerçekleşmiştir. Birinci aşama köleliğin yasaklanması, ikinci aşama ise sosyal adalet kavramının yerleşmesi ve devletin bu konuda rol üstlenmesidir.

Bireylerin cemaatlerin tahakkümünden kurtarılması süreci batıda laiklik kavramının ortaya çıkması ve gelişmesi ile sağlanmıştır. Ancak batı dünyasında dini cemaatler kilise tüzel kişiliği altında bulunduğu için bu konu basit bir formülle çözülmüştür. İslam dünyasında ise cemaatlerin tüzel kişiliği olmadığından, çözümün çok daha dikkatli şekilde oluşturulması gerekir.

Bireyleri devletin tahakkümünden koruma ihtiyacı önce anayasal rejim, sonra insan hakları, sonra temsili demokrasi, son olarak da katılımcı demokrasi adımları atılmıştır.

Bireyleri dış güçlerin tahakkümünden kurtarma misyonu anti-emperyalizm adı altında yüz yılı aşkın süredir gözlenmektedir. Dünyadaki bağımsızlık mücadelelerinin temeli budur.

Bireysel özgürlüklere dış güçler veya diğer bireylerden gelen tehditler konusunda bir toplumsal uzlaşma eksikliği olmadığı için bu iki konu bu yazımızın kapsamı dışındadır. Bu yazıda ele almak istediğimiz bireysel özgürlüklere cemaatlerden ve devletten gelen tehditlerdir. Türkiye’de Cumhuriyetçi kanadın temel önceliği bireysel özgürlüklere cemaatlerden gelen tehditleri bertaraf etmektir. Müslüman Demokrat kanadın ise temel önceliği bireysel özgürlüklere devletten gelen tehditleri bertaraf etmektir.

Öncelikle yapılması gereken her iki tarafın da diğer tarafın endişelerinin haklı olduğunu kabul etmesidir. Türkiye’de bireysel özgürlükler henüz batı anlamında yerleşmemiştir. Bunun nedenlerini de devletin tarihinde aramak gerekir. Türkiye Cumhuriyeti yenidir, ama devlet kurumları çok eskilere dayanır. Bu topraklardaki devlet felsefesi otoriter Osmanlı İmparatorluğu ve Osmanlı’nın mirasçısı olduğu otoriter Roma, Bizans, İslam ve Fars İmparatorluklarının binlerce yıllık gelenekleri ile oluşmuştur.

Otoriter devlet geleneğine ek olarak Türkiye cemaatçi bir yapı arzetmektedir. Toplumun büyük bölünmünün ekonomik güvenlik endişesi içinde yaşadığı bir ortamda cemaatler sanayileşme ve kapitalizme geçiş sonrasında varlıklarını devam ettirmişlerdir. Cemaatler birey hak ve özgürlükleri diye bir kavrama sahip değillerdir, zira bireylerin grup için fedakarlık yapmaları esasına dayanırlar. Bu nedenle de Türkiye’de birey hak ve özgürlüklerini savunan yakın zamana karşı hep devlet olmuştur. Türkiye’de siyasetin evrimi bu bakımdan batı çizgisinden ayrılmaktadır. Türkiye’deki cemaatler ancak son birkaç yılda birey hak ve özgürlükleri temasını kullanmaya başlamışlardır.

Türkiye’de Cumhuriyetçi ve Müslüman Demokrat alternatiflerin uzlaşmaya varabilmesi ancak birey hak ve özgürlükleri temelinde olabilir. Cumhuriyetçi kanadın cemaatlere, Müslüman Demokrat kanadın ise aktif bir devlete güvenmesi çok zordur. Çözüm ancak devletin üzerinde anlaşılmış bir tanım üzerine bireysel özgürlükleri koruyacak şekilde düzenlenmesi ile yakalanabilir.

Toplumsal uzlaşma sağlanamazsa ne olur? Bu konuda tarih bize ürkütücü örnekler sunmaktadır: toplumsal uzlaşma eksikliği çeşitli ülkelerde bölünme, uzun iç savaşlar ve gelişmeye sekte vuran otoriter rejimler gibi sonuçlara yol açmıştır. Bu seçeneklerden hiçbirini Türkiye için arzu etmiyoruz.

Türkiye'de Cumhuriyet hep tehditlere karşı kendini savunma psikolojisi içinde olmuştur. Tehditlerin kapsamı ve bunlarla mücadele yolları konusunda pek çok defa toplumsal uzlaşma sağlanamamıştır. Sonuçta tehditler ortadan kaldırılmış, ancak bu süreçler çok maliyetli olmuştur. Geçmişte komünizm ve etnik bölücülük tehditleri ile karşı karşıya kalındığında bu tehditlerle mücadele uğruna demokrasiden fedakarlık yapılmış ve otoriter rejimler geçici olarak da olsa kabullenilmiştir. Aynı hataları bir daha tekrarlamak gerekmektedir. Bugünkü laiklik tartışmasında iki taraf da bölünmeye karşıdır. O halde iki taraf da açık fikirlilikle masaya oturmak zorundadır. Açık fikirlilikle masaya oturmanın ilk şartı iki tarafın da öncelikle karşı tarafın temel inançlarını değiştiremeyeceğini kabul etmesidir.

Türkiye’de bugün geniş tabanlı bir uzlaşma için ümit var mıdır? Kanaatimizce vardır. Cumhuriyetçi kanat uzlaşmaya hazırdır, zira Cumhuriyet devriminin amacı zaten cemaatlerin toplumunu yıkıp bireyler toplumunu kurmaktı. Türk toplumu seksen yılı aşkın Cumhuriyet tecrübesi sonrasında artık olgunlaşmıştır. Otoriter devlet anlayışı ile daha fazla fayda elde edilemeyeceğini Cumhuriyetçi kanadın bütük çoğunluğu kabul etmektedir.

Öte yandan Müslüman Demokrat kanat da uzlaşmaya hazırdır. Zira artık bu kanadın da kaybedecek çok şeyi vardır. Bu kesimde dünya ile entegrasyon yolunda çok mesafe katedilmiştir. Bu nedenle de Müslüman Demokrat hareketin tabanında çok ciddi bir bireysel özgürlük talebi ortaya çıkmıştır. Bu arzular şu anda devletin otoriter eğilimleri ile mücadele ihtiyacının öne çıkması nedeniyle şu anda fazla su yüzüne çıkmamaktadır. Ancak gitgide Müslüman Demokrat harekete ağırlığını koyması beklenmelidir.

Her iki kanadın içindeki sessiz çoğunluk uzlaşma istemektedir. Basit bir örnek vermek gerekirse, bir yandan türban yasağının kalkmasını arzı edenlerin nüfusa oranı yüzde 80’in üzerindedir. Öte yandan laik düzene son verilmesini arzu edenler yüzde 15’i aşmamaktadır.

Cumhuriyetçiler ile Müslüman Demokratlar arasında uzlaşma aranırken dünya tarihinden alınacak önemli bir ders vardır. Laiklik Fransız devriminden önce Amerikan devrimi ile kurulmuştur. Amerika Birleşik Devletleri’ndeki laiklik uygulamasını oldukça dindar düşünürler geliştirmiştir. Bu kişiler fark etmişlerdir ki farklı inançlar ve farklı dünya görüşleri birbirlerini ikna edemezler. Bu durumda tek çözüm devletin inançlar ve dünya görüşlerinden bağımsız olarak örgütlenmesi ve toplum ile ilişkilerini gruplar yerine bireyler üzerinden kurmasıdır.

Tarihi uzlaşmanın bireysel özgürlükler çerçevesinde olması gerektiği açıktır. Ancak bireysel özgürlükler hangi ilkeler ile teminat altına alınabilir?
- Bilimsellik;
- Özgürlükçülük;
- Hukukun üstünlüğü;
- Saydamlık ve hesap verme sorumluluğu;
- Katılımcılık;
- Adalet.

Bu ilkeler çerçevesinde somut adımlar ne olabilir? Bu tasarımın üç ana sahası olacaktır. Siyasi mekanizma, hukuk sistemi ve eğitim.

Siyasi süreçler konusunda:
1. Şiddet eylemleri, diğer bireylerin haklarına tecavüz ve toplum düzenini bozan eylemlere getirilen yaptırımlar haricinde düşünce, inanç ve ifade özgürlüğünün önündeki tüm engeller kaldırılmalıdır
2. Partilerin üye kayıtları Yüksek Seçim Kurulu ve İl Seçim Kurulları tarafından tutulmalıdır
3. Genel ve yerel seçimler için aday belirlemede YSK denetiminde ön seçim zorunlu hale getirilmelidir
4. Şiddet eylemlerine neden olmamış ve karışmamış siyasi partilerin kapatılmalarına olanak veren kurallar kaldırılmalıdır
5. Siyasal ve sosyal hürriyetler her durumda cemaat odaklı değil birey odaklı olarak yorumlanmalıdır

Hukuk sisteminde:
1. Yargı sürecinin hızlanması için hakim ve mahkeme sayısı artırılmalıdır
2. Hukuk sisteminde Devlet lehine ve vatandaş aleyhine düzenlemeler kaldırılmalıdır
3. Bireylerin hak arama hürriyeti Anayasal konularda doğrudan aksiyon alma imkanını içerecek şekilde düzenlenmelidir
4. Anayasa’ya "devlet organları anayasa ve kanunlarla kendilerine açıkça verilmemiş hakları hiçbir şekilde kullanamaz" ibaresi konulmalıdır

Eğitim alanında:
1. Bugünkü şekliyle imam-hatip liseleri kaldırılmalıdır
2. İmam ve hatipler üniversite ilahiyat fakülteleri tarafından yetiştirilmelidir
3. Eğer imam ve hatip yetiştirilmesi için uzmanlık eğitiminin üniversite seviyesinde başlaması yeterli değil ise sadece ilahiyat fakültelerine öğrenci yetiştirmek üzere, müfredatları bu amaca yönelik olarak düzenlenmiş sınırlı sayıda imam-hatip lisesi bulunabilir
4. Eğitimin hiç bir seviyesinde din dersleri zorunlu olmamalıdır
5. Devlet okulları isteyen her öğrenciye seçmeli din dersi verebilecek kapasiteye ulaştırılmalıdır
6. Seçmeli din derslerine ek olarak seçmeli İslam kültür, tarih ve felsefesi dersleri de hazırlanmalıdır
7. Özel okulların öğrencilerine seçmeli din dersi vermeleri serbest olmalıdır
8. Hem devlet okulları, hem de özel okullar cumhuriyet, demokrasi ve insan hakları ilkelerine uygun eğitim verme konusunda Milli Eğitim Bakanlığı’nın sıkı denetimi altında olmalıdır
9. Felsefe dersleri lise ve dengi okullarda teşvik edilmeli, edebiyat dersleri dünya fikri gelişme tarihini kapsamlı olarak ele almalıdır
10. Bütün ilköğretim okulları ve liselerdeki vatandaşlık bilgisi dersleri dünya demokrasi tarihini içerecek şekilde hazırlanmalıdır
11. Üniversitelerde türban yasağı kaldırılmalıdır
12. Kuran kursları kaldırılmalı, Kuran eğitimi orta dereceli okullardaki seçmeli din dersleri çerçevesinde ve din eğitimine ek olarak öğretmenlik eğitimi almış kişiler tarafından verilmelidir

Bu reformların bütünsel bir şekilde yapılması durumunda hem herhangi bir iktidarın rejim değişikliği yapacağı endişesi bertaraf edilmiş olur, hem de birey hak ve özgürlükleri önündeki son sınırlamalar kaldırılmış olur.

Seksen yılı aşkın Cumhuriyet tecrübesi ve altmış yıla yakın demokrasi tecrübesinin ardından Türk toplumu siyasi açıdan olgunlaşmıştır. Ekonomik serbestleşme ve küreselleşme sayesinde de Türk toplumunun dünyaya entegrasyonu konusunda önemli mesafe alınmıştır. Türk toplumu artık çoğulcu ve bireysel özgürlüklere dayalı bir sistem içinde yaşamayı arzu etmektedir. Siyasi taban Cumhuriyetçi kanat ile Müslüman Demokrat kanat arasındaki çekişmenin sonra erdirilmesi yönünde irade göstermektedir. Bu noktada toplumun kanaat önderlerine düşen rol bu uzlaşmanın çerçevesinin çizilmesi ve hayata geçirilmesidir. Toplumsal sorumluluk hisseden herkes bu konuda harekete geçmelidir.

Sunday, September 21, 2003

Democracy and Free Markets

***

Observing many developed and developing countries across the globe we can observe that rapid economic development has been achieved both by democracies and authoritarian regimes on the political axis and both by free markets and by state-guided economies on the economic axis. An interesting question to pose in light of this observation is whether there is any reliable relationship at all between the choice of political regime, the choice of economic regime and the resulting economic performance.

Fortunately, almost all possible combinations of economic and political regimes have been tested across the world since World War II, providing us with plenty of data. Without getting into a lot of detail, we can make some basic observations:

- In Latin America, democracy plus state-guided economics resulted in failure,
- In Asia, authoritarian regime plus state-guided economics resulted in success,
- In Africa and the Middle East, authoritarian regime plus state-guided economics resulted in failure,
- In India, democracy plus state-guided economics resulted in failure,
- In post-Communist Europe, democracy plus free markets resulted in success,
- In the post-WWII US, democracy plus free markets resulted in success,
- In the post-WWII UK, democracy plus state-guided economics resulted in failure.

Quick conclusions that can be drawn from this evidence are that:
- neither democracy nor free markets can guarantee success,
- democracy and free markets together work better,
- the performance of authoritarian regimes are highly dependent on the vision of the ruling elite, and most importantly:
- the combination of democracy and state-guided economics is a recipe for failure.

Why may this be? Democracies have often provided good results coupled with free markets, and several authoritarian regimes achieved success under state-guided economics; so putting the blame on democracy or state-guided economics alone is not justified by the data. Then, it must be the interaction between democracy and state-guided economics that creates the problem.

In free-market economies, people accept that the engine of economic growth is private enterprise. The government is responsible to provide the legal infrastructure and macroeconomic stability for free enterprise, but generating growth itself is the responsibility of the private sector. In state-guided economies on the other hand, the government takes on the responsibility of achieving growth, so people measure the success of a government by the country's growth performance. Liberalisation is not only a legal and commercial issue but also an issue of mentality and expectations.

In free-market democracies, as the role of the state in the economy is limited to providing a sound legal infrastructure and stable macroeonomics, governments can focus exclusively on these issue without worrying about micromanaging growth. In state-guided economies, on the other hand, governments have to trade off their actions on legal infrastructure and macroeconomics with sectoral policies. While they still attempt to provide macroeconomic stability, electorates tend to prefer political parties which promise growth over political parties which do not. Political parties which accept this trade-off are bound to lose against political parties which try to allocate resources on both fronts. The extra funds required for these twin goals are raised through either inflation or debt.

After long periods of government activism supported by inflation or debt, countries which try to combine democracy and state guided economics face either hyperinflation or unsustainable debt dynamics. Both under hyperinflation and under very high debt, the economy becomes fragile against shocks. Any internal or external influence which worsens the inflation dynamics or debt dynamics - including domestic political uncertainty, worsening terms of trade or adverse global market conditions - worsens expectations and hence risk premia, creating a vicious cycle that feeds back into worsening dynamics. The result is either the collapse of state guided economics (good outcome) or the collapse of democracy (bad outcome).

Why do democracy and free markets work? It has been established through comprehensive research since the 1950s that the primary factor behind economic growth is technological development. Technological development means producing more output from a fixed quantity of resources. This naturally involves “doing things differently”.

But for the society to do something differently, someone must first try the different, see that it works, and persuade the rest of the people. In societies where dissent is not tolerated, new things are tried only by the very few people at the top. However, for a society to develop, new things have to be tried and tested by large numbers of people. Democracy ensures this on the political front and free market ensure this on the economic front.

To liberalise means not only reducing the state’s control of the economy, but also to persuade people not to expect growth from the government. Otherwise, a government with less tools and but the same responsibility to drive growth is doomed for failure.

There is a common theme between democracy and free markets: both involve giving people more freedom coupled with more responsibility. Under a democracy, people cannot blame the failure of government on anyone but themselves – they elect their rulers. Under a free market, people cannot blame their economic ills on others – they made their own resource allocation decisions.

When democracy exists in absence of free markets, it allows people to escape from responsibility. This, more than anything else, may be the reason why state guided economic policies only work under authoritarian regimes. More importantly, democracy and free markets can be used to reinforce each other. This is a reality no developing nation should ignore.

Wednesday, September 03, 2003

Türk Ulusu için Vizyon ve Yeni Stratejiler

***

Türkiye son birkaç yıldır hem iç politika, hem dış politika, hem de ekonomide oldukça zorlu günler yaşamaktadır.

İç politika alanında halkın siyaset kurumuna ve siyasetçilere olan güveni Cumhuriyet tarihinin en düşük seviyelerine inmiştir. 1990’larda iktidara sahip olan siyasi partiler ve liderlerin büyük bölümü Kasım 2002 seçimlerinde tasfiye olmuştur.

Dış politikada 2002 Kopenhag zirvesinde Avrupa Birliği ile müzakerelere başlamak için tarih almayı hedefleyen Türkiye bunu başaramamıştır. Ardından bir anlaşmaya çok yaklaşılmasına rağmen Kıbrıs sorunu çözülememiştir. Son olarak da Irak savaşı konusunda ABD ile yapılan pazarlıklar karşı tarafın stratejik öncelikleri, niyetleri, imkanları ve planları hakkında yapılan yanlış varsayımlar nedeniyle başarısızlık ile sonuçlanmıştır.

Ekonomi alanında ise 1994 ve 2001’de kamu ve özel sektörü derinden yaralayan iki büyük kriz, 1991, 1998, 1999 ve 2002’de ise ciddi dalgalanmalar yaşanmıştır. 2001 krizinin ardından Cumhuriyet tarihinin en büyük ekonomik yapılanma projelerinden birine girişilmiştir.

İç politika, dış politika ve ekonomideki bu zorluklar Türk insanının hayata bakışını ciddi şekilde etkilemiştir. Türkiye, dünya ülkeleri arasında aile dışındaki kurumlara güven açısından en alt sıralara düşmüştür. Türk gençliğinin büyük bir yüzdesi yurt dışına göç etme hayalleri kurmaktadır.

Gelinen noktada kimi çevreler sorunu siyasetçilerin yetersizliğinde, kimi çevreler toplumdaki ahlaki çöküntüde, kimi çevreler ise vatandaşların duyarsızlığında aramaktadır. Ancak teknik hatalar bir yana, Türkiye Cumhuriyeti devletinin iç, dış ve ekonomi politikalarında ciddi bir yön belirsizliği olduğu açıktır. Zira sıkça yaşanan krizler, keskin politika zigzagları ve toplumsal konsensus eksikliğini başka türlü açıklamak zordur.

Türkiye'nin şu anda karşı karşıya olduğu en büyük sorun vizyon belirsizliğidir. Türkiye 1980'lerde ciddi bir ekonomik transformasyon gerçekleştirerek dünyaya entegre olurken bu değişimin devletin kurumları ile iç ve dış siyaset arenasında gerektirdiği yeniden yapılanmayı başaramamıştır. Bir yandan 1923-1980 döneminde bütün eksikliklerine rağmen genelde başarılı olmuş bir genel strateji ve yapılanma modeli günümüzün gereklerine yanıt verme gücünü gitgide kaybetmektedir. Öte yandan 1980'den beri yavaş yavaş ortaya çıkan yeni ekonomik ve sosyal düzenin önde gelen oyuncuları sağlıklı bir kurumlaşma ve net bir iç ve dış politika vizyonu ortaya koyamamışlardır.

2001 mali krizi ülkenin ekonomik örgütlenmesindeki aksaklıkları gözler önüne sermiş ve bir yeniden yapılanma arayışını tetiklemiştir. 2002 seçimlerinde yaşanan siyasi tasfiyenin iç politika alanında, son altı aydaki dış politika krizlerinin de dış politika alanında benzer bir yeniden yapılanma arayışını tetiklemesine ihtiyaç vardır.

Toplumun ihtiyacı olan siyasi vizyon üç adımda ele alınabilir. Birinci adım, toplumu mutlu ve motive edecek uzun vadeli bir hedefler kümesi, bir başka deyişle bir "ideal" ortaya koymaktır. İkinci adım, bu ideale yönelik olarak dünya siyasi, ekonomik, sosyal ve entellektüel konjonktürü içinde bu ideale ulaşmayı sağlayacak stratejiler geliştirmektir. Üçüncü adım ise bu stratejileri uygulayacak kurumsal yapıyı kurmaktır.

Atatürk devrimi tarihte ilk defa bir grup ya da zümre için değil bütün Türk ulusu için bir ideal ortaya koymuştur. Bu ideal kısaca "çağdaş uygarlık seviyesine ulaşmak" olarak özetlenebilir. Bu idealin ülkenin iç ve dış işleri ile ilgili iki yanı vardır. İçeriye yönelik yanı, Türkiye Cumhuriyeti devletinin asli görevinin Türk halkının dünyanın birinci sınıf ülke vatandaşlarının ortalama refah seviyesine eşit veya daha yüksek bir refaha erişmesini sağlamak olarak tanımlanmasıdır. Bu refah tanımının içinde sadece maddi ihtiyaçlar değil insan hakları, siyasi özgürlükler, güvenlik, sosyal uyum ve dayanışma, kültürel imkanlar gibi parametreler de dahildir. Dışarıya yönelik yanı ise dünyada pek çok ulus olsa da tek bir uygarlık olduğu gerçeği ve Türkiye'nin bu uygarlık içinde eşit bir ortak olarak yer alması gerektiği ilkesidir.

Atatürk devriminin ideali tamamıyla insan odaklı bir idealdir – Türkiye Cumhuriyeti devletinin içeride ve dışarıda bir takım dogmatik hedefler için değil sadece vatandaşlarının mutluluğu için çaba sarfetmesi gerektiğine işaret eder. Bu ideal ortaya konduğu dönem için son derecede öngörülü olmasının yanında, bugün için de yerinde ve yeterlidir. Ancak ideale ulaşmak için gerekli stratejinin oluşturulması konusunda aynı derecede olumlu gözlemler yapmak mümkün değildir.

Türkiye Cumhuriyeti 1920'lerin liberal ve hümanist ortamında kurulduğu için Cumhuriyet’in kurucu iradesi yola bu eksende bir model ile çıkmıştır. Ancak Türkiye’nin stratejileri önce 1930'lı yıllarda Dünya'yı saran içine kapanık ve faşist modellerden, ardından da soğuk savaş döneminin anti-komünist siyasi ve merkezi planlamacı ekonomik akımlarından etkilenmiştir. Sonuçta:
- merkeziyetçi,
- katılımcılıktan uzak,
- esneklikten uzak,
- çoğunluğun iradesini birey hak ve özgürlüklerinin üzerinde tutan,
- ulusal konsensusu eğitim ve katılımcılık ile değil propaganda ile sağlamaya çalışan,
- ekonomik kalkınma sorumluluğunu devlete yükleyen,
- hiç bir bölge ülkesi ile yakın ilişkisi olmadığı halde kendine bölgesel liderlik rolü biçmiş
bir genel strateji ortaya çıkmıştır.

Dünyada son birkaç on yılda çok ciddi siyasi değişimler yaşanmıştır. Bu ciddi değişimler karşısında Türkiye Cumhuriyeti’nin politikalarının ufak tefek uyarlamalarla güncel kalma şansı kalmamıştır. Bütünsel bir yeniden yapılanma zorunlu hale gelmiştir.

İdeallerimize ulaşmaya yönelik olarak yeni bir strateji oluştururken dünyadaki trendlerin kapsamlı olarak anlamamız ve Türkiye’deki gelişmeleri bu trendler ışığında değerlendirmemiz gerekir.

Analizimize dış politikadan başlayabiliriz. Dünya siyasi gündeminde son birkaç onyılda yaşanan değişimde üç temel nokta ön plana çıkmaktadır.
1. Karar mekanizmalarında ekonomik refah hedefinin önceliğinin artması
2. Uluslararası hukukun etki alanının genişlemesi
3. Dış politikanın felsefi temeli olarak “toplumun bütünün menfaati” diye bir muğlak kavram yerine toplumun tümünden bireye kadar irili ufaklı tüm ünitelerin tercihlerinin dengeli olarak dikkate alınması

Bu ciddi değişimler çerçevesinde Türkiye’nin yeni bir dış politika stratejisi geliştirmesi gerektiği açıktır. Türkiye Cumhuriyeti’nin dış politikası hangi temel ilkeler çerçevesinde oluşturulabilir?
- Duygusal, hayalci ve statükocu değil akılcı, gerçekçi ve sürekli değişime açık olunması
- Ekonomi, ticaret ve kalkınmaya odaklanılması
- Evrensel liberal demokratik değerlerin savunulması
- Konu ile ilgilenen bütün vatandaşların katılımının sağlanması
- Sadece Silahlı Kuvvetler ve Dışişleri Bakanlığı değil uzman sivil toplum örgütlerinin katkılarından da yararlanılması
- Farklı siyasi görüşlerdeki vatandaşların dış ilişkiler alanında üzerinde birlikte çalışabilecekleri bir ortak payda oluşturulması
- Her Türk vatandaşının her konuda dünyanın diğer medeni toplumlarının üyeleri ile eşit haklara sahip olması ilkesinin benimsenmesi
- Bölgesel liderlik arayışının askeri ve siyasi alandan önce ekonomik ve kültürel alana yöneltilmesi
- Ülkelerin tek sesle konuşmadığının bilincinde olunması ve herhangi bir ülke ile bütünsel bir anlaşma olmasa da konu bazında yapıcı diyaloglar kurmaya açık olunması

Bu dış politika ilkelerinden hareketle yapmamız gereken değişikliklere somut bir örnek vermek yerinde olacaktır. Bu noktada son günlerde gündemi en fazla işgal eden konu olan Irak sorununa eğilebiliriz. Irak konusunda Türkiye nasıl tavır almalıdır?
- Irak'ın geleceği hakkında karar verme hakkı sadece Irak halkına aittir.
- Irak halkı ortak iradesiyle üniter bir devletten federal bir devlete dönüşmek isterse bu karara saygı gösterilmelidir.
- Irak halkının bir bölümünün dış güçlerle işbirliği halinde ve diğer bölümünün rızası olmadan Irak hakkında kararlar alması kabul edilemez.
- Kuzey Irak geçmişte Türkiye'ye yönelik terörist eylemler için kullanılmıştır. Böyle bir risk tekrar ortaya çıkarsa Türkiye silahlı müdahale hakkını saklı tutar. Ancak somut bir risk ortaya çıkmadan silahlı müdahaleden bahsetmekten kaçınılmalıdır.
- Türkiye hem insani nedenlerle, hem de kendi ekonomik çıkarları itibarıyla Irak’ın ekonomik alanda Dünya’ya entegrasyonu ve serbest piyasa ekonomisini benimsemesini desteklemeli ve mümkün olduğunca yardımcı olmalıdır.

Dış politikanın ardından aynı analizi Türkiye’nin iç siyasi sistemi için yapabiliriz. Burada da göz önünde tutmamız gereken en önemli husus ne kurumların, ne kuralların, ne de stratejilerin değişmez olduğudur. Ortaya koyduğumuz ideale ulaşmak için yeni stratejiler oluşturmaktan korkmamalıyız.

Toplumların yaşamını belirleyen 4 paralel süreç vardır:
1. Teknolojik gelişme süreci,
2. Üretim araçları ve kapasitesinin gelişim süreci,
3. Toplumsal yapı ve toplumsal ilişkiler süreci, ve son olarak da
4. Günlük siyasi, sosyal ve ticari olaylar.

Bu süreçler arasındaki etkileşim kısa vadede büyük ölçüde tek yönlüdür - yani teknolojik gelişim diğer üç süreci, üretim toplumsal yapı ve günlük olayları, toplumsal yapı ise sadece günlük olayları etkiler. Karşı yönde belli oranda bir geri besleme olmakla birlikte bunun vadesi temel etkiye göre çok daha uzundur.

Siyasi gelişmeler, makroekonomik gelişmeler ve piyasanın durumu hep güncel olaylar kümesinin içindedir. Ama güncel olayları sadece kendi içlerinde ve kendi geçmiş çizgilerine bakarak incelemeye çalışırsak yanılırız. Zira sürücü koltuğunda diğer üç süreç vardır.

İç siyasi sistemin çerçeve ve kurallarını belirlerken bu basit model bize ışık tutabilir. Toplumda uzun vadede huzur ve istikrarın sağlanması toplumsal yapı ve ilişkilerin üretim ilişkilerine paralel olarak kurulmasına bağlıdır. Yani siyasi ve toplumsal gerçeğin ekonomik gerçeğe göre sürekli dönüşümüdür.

Türkiye’de son zamanlarda yapılan analizler günlük olaylarla sınırlı kalmaktadır. Ancak uzun vadeli performansımızı iyileştirmek için odaklanmamız gereken konu günlük olaylar değil (hem devlet hem de sivil toplum alanında) toplumsal örgütlenmedir.

Türkiye’nin dış politikası gibi iç politikası da 1923-1980 dönemindeki ana çerçevenin dışına çıkamamıştır. Halbuki Türk toplumu son yirmi yılda çok ciddi bir dönüşüm geçirmiştir. Kentleşme oranı yüzde 30’lardan yüzde 70’lere çıkmış, gelir ve servet dağılımında ciddi değişimler olmuş, çevre merkeze karşı kültürel alanda varlığını hissettirmeye başlamış, 1970’lerdeki ideolojik çatışmalar sona ermiş, kapitalizm toplumun bütün katmanlarına nüfız etmiştir. Türkiye’nin iç siyasi düzeninin bu dönüşüme paralel olarak yeniden yapılanmasına ihtiyaç vardır.

Cumhuriyet’in başından beri Türkiye’nin siyasi yapısı devrimin altı ilkesine dayandırılmıştır. Temsil ettikleri ideal bakımından bu altı temel ilke bugün de günceldirler. Ancak somut anlamlarının ve uygulamalarının günün koşullarına göre yeniden tanımlanması gerekir.

Cumhuriyetçilik ilkesi, eskiden olduğu gibi bugün de devletin millete hesap vermesi ilkesini temsil etmektedir. Tanrıdan, aileden veya gelenekten kaynaklanan bir meşruiyet yerine halk iradesine dayanan bir meşruiyete işaret etmektedir. Devletin meşruiyetinin millete hesap vermesi kavramı zaman içinde rafine edilmiştir: yüz yıl önce mutlakiyetten meşrutiyete, seksen yıl önce meşruiyetten cumhuriyete, elli yıl önce de tek partili sistemden çok partili sisteme geçiş bu nedenle gerçekleşmiştir. Son elli yıldır da temsili demokrasiyi tüm kurumlarıyla uygulama mücadelesi verilmiştir. Ancak devletin millete hesap verme ilkesinin son adımı temsili demokrasi değildir. Bugün dünyada artık temsili demokrasiden katılımcı demokrasiye geçiş gündeme gelmiştir. Türkiye’de de bu doğrultuda gerekli düzenlemelerin yapılması gerekmektedir.

Halkçılık ilkesi, devletin herhangi bir elite değil toplumun bütününün menfaatlerini gözetmesini ifade eder. Bugünkü somut yansıması devletin gelir ve servet adaleti (eşitliği değil) için gayret etmesi olmalıdır. Devlet, hiçbir grup ya da zümreye kaynak transferi yapmamalıdır. Örneğin piyasa kavramı bütün vatandaşları içine alacak şekilde tanımlanmalıdır. Piyasa adı altında bankacılık ve sermaye piyasası alanında faaliyet gösteren bir azınlığın çoğunluğa politikalar dayatmasına imkan tanınmamalıdır.

Laiklik ilkesi sekülarizm, yani din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılmasından ibaret değildir. Çoğulculuk ve yönetime katılım kavramlarını da içerir. Laiklik, kelime anlamı itibarıyla “sade vatandaş taraftarlığı” demektir. Sade vatandaşların kendi hayatlarını nasıl yaşayacaklarına karar verme haklarının teslim edilmesi demektir. Bireyin kendi kaderini tayin hakkına engel olan bütün müdahaleler laikliğe aykırıdır – bu çerçevede sadece dini baskıları değil sınıf, yöre, ideoloji, etnik köken veya cemaat mensubiyetinden kaynaklanan baskıları ortadan kaldırmak da devletin amaçları arasında olmalıdır. Bu çerçevede laiklik ilkesi “vatandaşlar kendileri için karar veremez, onlar için uzmanlar karar vermelidir” iddiasının, yani vesayetçiliğin ortadan kaldırılması demektir.

Milliyetçilik ilkesi, Türk milletinin kendisine dünya milletleri ailesi içinde biçtiği rol ile ilgili olarak ele alınmalıdır. Esasen Türk milleti milliyetçilik kavramı ile çok geç tanışmıştır. Türk milliyetçiliği Balkan ülkeleri milliyetçiliklerine karşı bir reaksiyon olarak ortaya çıkmıştır. Balkan uluslarının birer birer Osmanlı İmparatorluğu'ndan ayrılması ve bu bölünmenin yarattığı travmadan doğan Türk milliyetçiliği Osmanlıcılık, Pan-İslamizm ve Turancılık aşamalarından geçtikten sonra Atatürk'te nihai şeklini bulmuştur. Atatürk milliyetçiliğinin içe ve dışa dönük iki temeli vardır. İçe dönük temeli “Ne Mutlu Türküm Diyene” sözüyle özetlenebilir. Bu özlü söz, Türk vatandaşlığının temelinin etnik veya dini köken değil vatan ve kader birliği olduğunu ifade eder. Atatürk milliyetçiliğinin dışa dönük temeli ise Türk devletinin ve Türk vatandaşlarının dünyanın en ileri uluslarının devletleri ve vatandaşları ile eşit koşullarda masaya oturabilmesidir. Türk milletinin herhangi bir milletlerden üstün olduğu değil hiçbir milletin Türk milletinden üstün olmadığı inancıdır.

Devrimcilik ilkesi değişimi ifade eder. Cumhuriyet kurulurken, Türkiye devletinin kurumsal yapısı binlerce yıllık otoriter bir rejimin kurumsal mirasını yansıtıyordu. Bu nedenle değişimin yukarıdan aşağıya yapılması doğaldı. Ancak aradan geçen 80 yılda Türkiye çoğulcu bir toplumsal düzen oluşturmayı büyük ölçüde başarmıştır. Cumhuriyet’in kazanımları artık yerleşmiştir. Bu nedenle, bundan sonra değişim demokratik yöntemlerle yapılmalıdır. Türkiye de diğer demokratik ülkelerde olduğu gibi yukarıdan aşağıya devrim safhasını geride bırakıp, temsili demokrasiyi hazmetmeli, bir yandan da katılımcı demokrasiye geçişin altyapısını kurmalıdır. Devrimcilik ilkesi de bu çerçevede değişime açık olma şeklinde yorumlanmalıdır.

Devletçilik ilkesi bütün Atatürk ilkeleri arasında belki de en fazla yanlış anlaşılanıdır. Batı dünyasında devletin toplumda ağırlıklı bir rol oynaması sınıflar arası mücadelenin bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. 19. yüzyıla damgasını vuran bireysel kapitalizm talep yaratma sıkıntısı içine düşünce yerini işçi sınıfının alım gücünün artırılmasına ve sermayenin tabana yayılmasına dayanan kamusal kapitalizme bırakmıştır. Bu çerçevede devletler ekonomide geniş kapsamlı bir rol oynamaya başlamışlardır. Türkiye’de ise Cumhuriyet’in kuruluş döneminde Batı dünyasına benzer bir sınıfsal yapılanma yoktu. Osmanlı toplumunda ve daha sonra Türk toplumunda temel ayrım aristokrasi / burjuvazi / proleterya arasında değil kapıkulları ile köylüler arasında olmuştur. Türkiye’de devlet idaresi hiçbir zaman bir sınıfın egemenliği altına girmemiş, devlet daima kendi yönetici sınıfını kendi yetiştirmiştir.

Cumhuriyet döneminde Türkiye’yi liberal demokrat bir ülke haline getirme hedefi de Atatürk liderliğindeki devletin yönetici kesimi tarafından konmuştur. Bu hedef konulduğu zaman toplum cemaatlerden oluşmaktaydı ve toplum bilincinde bireysel haklar diye bir kavram mevcut değildi. Devlet ile sivil toplum arasındaki mücadele Batı’daki gibi sivil toplumun devlete karşı bireysel haklar talep ettiği bir mücadele değil, cemaatlerin devlete karşı kendi varlık ve otoritelerini savundukları bir mücadele olmuştur. Bu çerçevede Türkiye’de devletçiliğin karşıtı bireycilik değil cemaatçilik olmuştur. Birey haklarını savunmaya devlet cemaatlerden daha yatkın olduğu için Türkiye’de devletçilik kavramı Batı’dakinden farklı olagelmiştir. Türkiye’de devletçilik devletin ülkeyi çağdaş uygarlık seviyesine ulaştırmada aktif rol oynaması ve birey haklarını cemaatlere karşı savunması anlamına gelmektedir. Devletçiliğin Türkiye’deki anlamı ekonomik değil sosyaldir.

Bu nedenle de Atatürk devriminin devletçilik ilkesi serbest piyasa ekonomisine karşı olarak yorumlanmamalıdır. Sosyalist ekonomi, karma ekonomi ve serbest piyasa ekonomisi arasındaki karar ideolojik olarak değil kendi ülkemizin ekonomik gerçekleri ve dünyanın çeşitli ülkelerinin tecrübelerinden hareketle verilmelidir. Dünyada serbest piyasa ekonomisinin alternatiflerine karşı üstünlüğü ortaya çıkmış olduğuna göre, Atatürkçü felsefe çerçevesinde Türkiye’nin benimsemesi gereken model budur.

Altı Atatürk ilkesini günümüzün Türkiye ve dünya gerçekleri ışığında yorumladıktan sonra şu sonuca varabiliriz: Atatürk ilkelerinin bugün işaret ettiği yönetim tarzı katılımcı demokrasidir. Nasıl ki 1920’lerin koşullarında Türkiye için hedef o anki dünyanın ortaya koyduğu en iyi model olan temsili demokrasi ise 2000’lerin Türkiye’si için hedef bugünkü dünyanın ortaya koyabildiği en iyi model olan katılımcı demokrasi olmalıdır.

Genel ilkeleri ortaya koyduktan sonra bu ilkelerin Türkiye’nin üzerinde ciddi fikir ayrılıkları yaşanan iki önemli konusu olan türban ve Kürtçe konularına uygulayabiliriz.

Türban konusuna eğilirken olayı iki perspektiften incelemeliyiz: bireysel ve kamusal. Bireysel perspektiften sormamız gereken soru şudur: türban ile kamusal alana girmek insan hakları arasında sayılabilir mi? Kamusal perspektiften sormamız gereken ise şudur: Türkiye Cumhuriyeti’nin kadınların sosyal gelişimi için hedefleri nedir ve bu hedeflere uygun strateji nedir?

Bireysel perspektiften sorduğumuz sorunun yanıtı basittir. Bir bireyin özgürlükleri başka bireylerin özgürlüklerinin başladığı noktada biter. Bir genç kızın türbanla kamusal alana girmesinin herhangi başka bir bireyin yaşamı üzerinde bir etkisi yoktur. Özel kıyafet gerektiren hizmetler bir yana bırakılırsa, türbanla kamusal alana girmenin bir bireysel hak olduğu söylenebilir.

Kamusal perspektiften sorduğumuz sorunun yanıtı da basittir. Türkiye Cumhuriyeti’nin temel hedeflerinden biri kadınların toplumda teoride ve pratikte erkeklerle eşit haklara sahip olmaları olmuştur. Türbanlı genç kızların kamusal alana girememelerinin sonucu onların bireysel gelişimlerinin sınırlanmasıdır. Türbanla kamusal alana giremeyen bir genç kız kendi çevresindeki erkeklere karşı haklarını savunacak bir güce ulaşamaz. Yani devletin politikası temel amaca aykırı bir sonuç ortaya çıkarmaktadır. Bu durumda, bu politikanın revize edilmesinde yarar vardır.

Kürtçe’nin kullanımı konusunu da aynı şekilde bireysel ve kamusal perspektiften inceleyebiliriz. Bireysel perspektiften bakıldığında herhangi bir kimsenin Kürtçe konuşması, yazması, sanat icra etmesi, eğitim alması ya da vermesi, yazılı ya da görüntülü yayın yapması başka vatandaşların hayatını etkilemez. Bu bağlamda Kürtçe’nin herhangi bir ortamda kullanılmasının bireysel bir hak olduğu söylenebilir.

Kamusal perspektiften bakıldığında üzerinde durulması gereken nokta Türkiye Cumhuriyeti’nin temel amaçlarının vatandaşlarının mutluluğunu sağlamak ve ülkenin birliğini devam ettirmek olduğudur. Kürtçe kullanımının sınırlandığı bir ortamda ülkenin bütün vatandaşlarına eşit davrandığı söylenemez. Bütün vatandaşlarına eşit davranmayan bir devlet de bütünlüğünü tehlikeye atmış olur. İngilizce, Fransızca, Almanca, Arapça ve Rusça’nın serbestçe kullanılabildiği ülkemizde Kürtçe’nin serbestçe kullanılmaması için bir neden yoktur. Devletin tek bir resmi dili olması çok doğaldır – hemen tüm ülkelerde durum böyledir. Ama devletin işleyişi dışında iki bireyin istedikleri dilde iletişim kurmalarını normal karşılamak gerekir.

İç siyasi sistem konusunda son olarak üzerinde durmamız gereken konu da devlet – birey ilişkilerindeki temel yaklaşımdır. Türkiye’de yüzlerce, hatta binlerce yıllık otoriter rejimlerin mirası toplumda açıkça serbest olmayan er şeyin yasak olduğu görüşüdür. Halbuki liberal demokratik rejimlerin temel felsefesi toplumda açıkça yasak olmayan her şeyin serbest olduğudur. Açıkça serbest bırakılmayan her şeyin yasak olması ilkesi vatandaşları sürekli devletin ne yaptığını izlemeye sevkettiğinden toplumun gelişmesini ciddi oranda sekteye uğratır. Bu nedenle hem kanunlarda hem zihniyette de yasakçı yaklaşımı geride bırakmamız gerekmektedir.

Diş politika ve iç politikadan sonra ekonomi alanına odaklanabiliriz. Ekonomi alanında uzun vadeli bir stratejinin net olarak ortaya konması koşullara göre değişen politikaların tutarlılığını ve etkinliğini sağlayacaktır.

Bu bağlamda göz önünde tutulması gereken temel ilkeler şu şekilde özetlenebilir:
- Ekonomi bir sıfır toplamlı oyun değil katma değer yaratma üzerine kurulu bir süreçtir
- Kalkınma bir kaynak sorunu değil bir tasarım sorunudur
- Hızlı kalkınmanın en temel şartı iyi çalışan bir hukuk düzenidir
- Hızlı kalkınmanın ikinci şartı insan kaynağının doğru kullanılmasıdır. Bir ülke için en temel amaç ne olursa olsun en hızlı sonuç en nitelikli insan kaynağı seçilen amaca yönlendirmektir
- Çoğunluğun görüşü her zaman doğru değildir. Ne devlet, ne de herhangi bir başka kişi ya da kurum her zaman doğru yapamaz. Fikirde çoğulculuk ve serbest bir tartışma ortamı sistemdeki aksaklıkların onarılmasının vazgeçilmez şartıdır
- Çoğulculuk ve rekabet ekonomik gelişmenin temelidir. Hızlı kalkınma için ekonomik büyümenin motoru devlet değil özel girişim olmalıdır
- Devlet büyüme hızını artıramaz, sadece büyümenin önündeki engelleri ortadan kaldırabilir
- Demokratik serbest piyasa ekonomileri uzun vadede otoriter rejimlerden daha başarılı olurlar, zira insan kaynağının hepsinin birbirlerine engel olmadan paralel olarak çalışmasına imkan tanırlar.
- Devlet özel girişimcilerin potansiyellerini değerlendirebilmeleri için gerekli olan güvenilir hukuk düzeni ve istikrarlı makroekonomik ortamı kurmaya odaklanmalıdır

Bunun dışında bazı önemli teknik unsurlar gözden kaçırılmamalıdır. Türkiye ekonomisinin bugünkü gündemi çerçevesinde önemli birkaç teknik noktaya değinebiliriz: Türkiye’nin AB ile ekonomik entegrasyonu, faktör piyasaları, yüksek devlet borçluluğu altında para politikası ve teşvikler.

Ekonomi politikaları geliştirilirken göz önüne alınması gereken en önemli noktalardan biri Türkiye’nin Avrupa ile ticari entegrasyonun tamamlamış olduğudur. Türk ekonomisi artık artık geri dönülemez şekilde Avrupa ekonomisi ile kader birliği yapmıştır. Bu bağlamda Avrupa ile anlamsız restleşmelerden kaçınılmalıdır. Ancak elbette ki AB’ye katılım sürecinde en etkin şekilde pazarlık yapılmalı ve ilişkilerde sadece devlet, şirket ve kurumlarımızın değil vatandaşlarımızın bireysel haklarına da dikkat edilmelidir.

Faktör piyasaları ile mal ve hizmet piyasaları arasında çok önemli bir fark vardır: mal ve hizmet piyasalarında ürünler arası ikame imkanı çok genişken faktör piyasalarında girdilerin sabit olmasıdır. Örneğin, tüketiciler tereyağı yerine margarin tüketebilirler, ya da halk müziği konseri yerine sanat müziği konserine gidebilirler. Ancak ülkenin emek ve sermaye miktarı kısa vadede sabittir. Emek ve sermaye piyasalarında arz ve talebin dengelenmemesinin sonuçları çok daha ciddidir. Bu nedenle, devletin uzun vadede sermaye miktarı ve emek kalitesini artırmak, kısa vadede de emek ve sermayenin atıl kalmasını önlemek için politikalar geliştirmesi gerekebilir. Dünyanın bütün önde gelen kapitalist ülkelerinde kısa vadeli faizler ile istihdam ve eğitim politikalarını devletin belirlemesi bu nedenledir. Türkiye’nin de bu çerçevede tutarlı bir faiz politikası ile kapsamlı istihdam ve eğitim politikaları oluşturması gerekir.

Borcu çok olan bir ülkenin para politikası olamaz. Para politikası, devletin para yaratma hakkını kullanarak ekonomiyi yönlendirme çabasıdır. Modern kapitalist ekonomilerde devletin para politikası yapma hakkı genelde bağımsız Merkez Bankaları tarafından fiyat istikrarını sağlama amacına yönelik olarak kullanılır. Para politikası, sistemdeki borç alanlar ve borç verenler arasındaki arz, talep ve fiyat dengesini etkiler. Ancak devlet borçları yüksek olan bir ülkede bu parasal dengelerde diğer faktörlere ağır basan bir faktör vardır: para piyasası yakın güçteki alıcı ve verici toplulukları arasında değil tek bir büyük alıcı ile pek çok verici arasındaki bir ilişkiyi içerir. Bu durumda Merkez Bankasının politikaları temelde diğer ekonomik oyunculardan ziyade devlet hazinesini etkiler. Aslında amaç bu değildir – para politikası kamu dışı sektörü kontrol etmek için kullanılan bir araçtır. Ancak büyük alıcının devlet olduğu bir ortamda para politikası kararları herkesten fazla devleti etkiler. Sonuçta bu tür ülkelerde yüksek reel faiz uygulayarak enflasyonu düşürme planı yüksek reel faiz daha ziyade kamu maliyesini zora soktuğu için başarılı olmaz.

Olması istenen bir gelişme olmuyorsa bunu teşviklerle sağlamaya çalışmak beklenen faydayı getirmez. Teşvik kavramı temelde rüşvet kavramından çok farklı değildir. Çeşitli nedenlerle gerçekleşmeyen bir hedefin gerçekleşmesi için üste para vermeye teşvik denir. Bu üste para verme işi vergi indirimleri, ithalat/ihracat kolaylıkları ya da doğrudan mali yardım olarak yapılabilir, ancak sonuç değişmez. Ekonominin normal işleyişi içinde gerçekleşmeyecek olan bir ticari işlem devletin müdahale edip kaynak transfer etmesi nedeniyle gerçekleşir. Ancak teşviklerin ciddi bir maliyeti vardır. Genelde, ekonominin normal işleyişi içinde gerçekleşmeyen bir ticari işlem, ekonomik oyuncular kaynakları daha etkin şekilde değerlendirdiği için gerçekleşmiyordur. Devletten kaynak transferi yapılarak ekonomik oyuncuların kararlarının etkilenmesi ülkenin ekonomik dengesini bozabilir. Teşviklerden ziyade arzulanan ticari işlemin gerçekleşmesinin önündeki engelleri kaldırmak gerekir. Bütün olası ticari işlemleri kolaylaştıran müdahaleler (genel vergi veya faiz indirimleri, bürokrasinin azaltılması gibi) tercihi ekonomik oyunclulara bırakarak ekonominin genelinde bir optimizasyon yapılmasına imkan tanımaları nedeniyle teşviklerden daha yararlıdırlar.

Ekonomi alanında Türkiye 2001 krizi ile ciddi bir kırılma noktasından geçmiştir. Ekonomi politikalarında hayalciliğin yerini gerçekçilik almaya başlamıştır. Ekonominin gidişatında o günden beri gidilen yön doğru, ama tempo yavaştır. Hükümetlerin aynı yönde daha hızlı gitmek için gerekli kararlılığı göstereceğini ümit ediyoruz.

İç siyasi sistem, dış politika ve ekonomi alanlarında altını çizdiğimiz stratejilerin başarıyla uygunlanması devletin yüksek performans göstermesine bağlıdır. Devletin yüksek performansa ulaşabilmesi için bütün icraatında bazı temel ilkelere uyması gerekir:
- Hukukun üstünlüğü
- Saydamlık
- Hesap verme sorumluluğu
- Katılımcılık
- Etik

Son olarak ısrarla vurgulamak gerekir ki iç politika, dış politika ve ekonomi alanındaki stratejiler AB üyeliği hedefine uygun olarak oluşturulmalıdır. Unutulmamalıdır ki AB ilkeleri Türk insanı için hayati önemde ilkelerdir ve Atatürk’ün ortaya koyduğu çağdaş uygarlık hedefi tamamen uyumludurlar. Türkiye AB’ye üyelik perspektifine sahip olmasaydı da zaman içinde bu ilkeleri benimseyecekti. Türk insanı için Atatürk devriminin 2000’li yıllardaki devamı AB’ye tam üyelik sürecidir.

Türkiye için gerekli siyasi vizyonun ortaya konması sadece siyasetçilerin sorumluluğu değildir. Vatanını seven her Türk vatandaşının bu sürece katkıda bulunması gerekir. Elbette ki eğitimli ve tecrübeli vatandaşların sorumluluğu daha fazladır. Bütün vatandaşlarımız bu sorumluluklarına sahip çıkarlarsa Türkiye’nin iç politika, dış politika ve ekonomi alanında gerekli atılımı gerçekleştireceği kesindir.